24 Haziran 2014 Salı

Kulübe No.3: Chopin...

Şayet bir yolculukta büyük bir ormanın ortasındaki bir açıklığa kurulmuş, her birinin bir besteci adını taşıdığı kulübelerde kalınan, bin kişiye yakın bir konser çadırında çoluk, çocuk, gençten oluşan bir senfoni orkestrasının her gün iki posta çalıştığı bir kamptan bahsedilirse, burada yolculuğun ana maksadının eğitim olduğu ortadadır… Yalnız, bu ormanın içine kurulu kampta bir tane piyano vardır sadece ve o da yemeklerin yendiği mekandadır. Yirmiden fazla piyano öğrencisinin diğer kamp öğrencilerinden farkını kampın kapanış günü eğitmen S.M.M açıkça şöyle ifade etmiştir: “Kampta piyano olmadığı için öğrencilerimiz her gün üç kilometrelik patikadan kasabadaki okula gittiler ve döndüler. Hem de günde iki kere. Dolayısıyla piyano öğrencilerimiz toplam kamp süresince yüz yirmi kilometre yol yürüdü.” Yürümeye tabii ki değer çünkü öyle bir patikadan kasabaya ulaşılır ki bu patika kuşkusuz boşboğazlıkla zedelenmeyen bir yürüyüş anlayışına sahip öğrenciler tarafından kat edilir. Hele ki ulaşılan kasaba (bu arada mekan Çek Cumhuriyeti’nde Horni Jeleni isimli bir kasabadır) hakikaten de Croach End’e benzer. Beyaz ahşap evlerden günün hangi saatinde geçilirse geçilsin, sadece arada evlerin bahçesinde bekleyen bir iki köpeğin saldırgan havlamaları dışında bir çıt çıkmaz. Kimse ürpermez de çünkü realitenin koruyucu kalkanı durur: Mesela yirmiden fazla çocuk on küsur kadar yetişkin eşliğinde giderler kasabadaki okula. Kasabadaki okul bir konservatuar değildir ama her sınıfında bir piyano mevcuttur. Daha geniş sınıflarda ise kuyruklu piyanolar durur. Muhtemelen okulların tatil olduğu o yaz mevsiminde kasabaya yoğun bir gürültü saldıklarını düşünmelerine rağmen, öğrenciler daha o yaşta adeta piyano virtüözü oldukları için bu gürültüyü rahatsızlık babında ele almak yanlış olur.

-*-

Sondan bir iki önceki gece gerçekten de korkunçtur. Gece gece ormanın içinde kaybolmacalı, ebelemece gibi bir oyun oynatırlar ve bu oyunun kurallarını anlamak mümkün değildir. Biri kampa nispeten yakın bir yerlerde ''ağaçların arasında oturur beklerim'' diye düşünür ve ''oyundan muaf tutulurum'' umuduyla oturur ağacın dibine ve bekler… Gerçekten başka da bir şey olmaz ama enstantaneleri vardır bu oyunun: İki takım ormanın içinde farklı yerlerde kaybolurlar. Altında beklenilen ağacın arkasındaki çalılardan gelen nispeten daha küçük iki çocuğun sanki yıllar önce ormanda kaybolmuş da hayaletleri ya da kendileri bir şekilde hala ormanda duyuluyormuş, görülüyormuş ve de en korkuncu hissediliyormuş gibi kıkırdamaları bir an önce ebelenip kampa geri götürülme isteğini körükler. İki oyuncu oturup beklenilen ağacın arkasındaki çalılarda rakip takımdan saklanırsa, birilerinin dilinin tutulmasına ramak kalmışken yapılması gereken tek şey, karşı takımın oyuncusunun (hangi takımda olunduğunun bile anlaşılamadığı bir oyundur da) sizi gururla ebeleyip büyüklük taslamasına göz yummaktır. Ama ek olarak sizin de bir miktar yakalanmaktan ötürü üzülmüş numarası yapmanız gerekir ki sonra sizi hayat boyu mütevazı birisi olarak anarlar… Siz kolunuzdan tutulup kampa geri götürülürken, oyundan sonra ikram edilecek yemeklere ve kamp ateşine duacısınızdır.

-*-

Çünkü evini, yurdunu da özler insan bir o kadar ve o on günün sonunda dudak uçuklatan -öyle böyle değil- bir telefon faturası gelir.



Hiç yorum yok: