29 Ekim 2013 Salı

Yüzsüz

"...Bugün 'özgürlük' diye böğürerek olay çıkaranlar, cam çerçeve kırıp kundakçılık yapanlar, tamamen dış mihrakların ajanı ve piyonudurlar. Kendi arkadaşları tarafından öldürülen 'sözde devrim şehitleri' de öyleydiler! Ülkemiz hiç şimdiki kadar özgür olmamıştı! Adeta refah içinde 'yüzüyoruz'. Bütün dünya bize saygı ve korku besliyor! Bunu hazmedemeyen dış güçler ise, 'üniversite öğrencisi' kılığındaki teröristleri kullanarak, milletimizin huzurunu bozmaya, hatta Sayın Devlet Başkanı'mızı (ki Allah onu korusun) devirmeye çalışıyorlar! Bir kısım vatan haini basın mensubu ise, sanki ülkemizde bir baskı ortamı varmış gibi göstererek, bu kirli oyuna alet oluyor! Bilinmelidir ki bu kirli oyunları tezgahlayanlar, asla emellerine ulaşamayacaklardır! Milletimiz,Sayın Devlet Başkanımızın yanındadır!"

Son noktayı koyduktan sonra derin bir nefes aldım ve arkama yaslanıp monitörde parıldayan yazımı okumaya başladım. Güzel yazmıştım. Herhangi bir hata veya eksik olmadığını anladığımda gazetede yayınlanması için e-postaladım. Kapı vuruldu, genç ve güzel asistanım Aslı içeri girdi. Sarışın ve mavi gözlüydü. Gözlerim önce göğüslerine, sonra kısa eteğinin altındaki bacaklarına kaydı. Akşam beraber bir yemeğe çıkıp, iki-üç kadeh parlatsak fena olmazdı. Belki sonra da... Ben onun sütun bacaklarını izlerken "Onur bey, bugün Kanal Y'de canlı yayınınız var, yoksa unuttunuz mu?" diye sordu. "Aah, doğru." dedim. "Kaçtaydı?" "İki saat sonra başlıyor" cevabını alınca ceketimi kapıp asansöre koştum.

Kanalın arabası beni almaya gelmişti. Arka koltuğa geçtim. Yolda, yazımın son paragrafındaki cümleler beynimde yankılanmaya başladı. Muhakkak yine çok eleştiri gelecek, mail kutum "Yazıklar olsun"larla, "Kaç paraya sattın kendini"lerle, hatta küfürlerle dolup taşacaktı.

Eylemcilerin cam-çerçeve kırmadığını, kundakçılık yapmadığını ben de biliyordum. Bu konuda yapılan bütün araştırmalara, sunulan sahte kanıtlara rağmen, bu iddia 'maalesef' yanlıştı. Tek bir eylemcinin arkasında bile yabancı bir örgüt yoktu. Ölenler kendi dava arkadaşları tarafından değil, polis kurşunuyla öldürülmüşlerdi. Ekonomi çökmüş, halk bölünmüş, Sayın Devlet Başkanına karşı olan bütün gazeteciler hapsi boylamıştı.

Evet, lanet olsun, evet, bunları ben de biliyordum. Fakat, şu 46 yıllık hayatımda öğrendiğim bir tek şey varsa, o da güçlü olana yakın, zayıf olana uzak durmak gerektiğiydi! İnsan hep güce entegre olmalı, kazanan tarafı tutmalıydı! Aksi takdirde, etine-buduna bakmadan kahramanlık taslamanın sonu sefalet, yoksulluk, ezilmek ve toplumdan dışlanmaktı. Çok zor bir çocukluk geçirmiştim. Küçük bir köy, fakir bir aile, ayyaş bir baba ve çocuklarının karnını doyurmak için çırpınan anne... Bulunduğum yere gelebilmek için kıçımı yırtmıştım. Artık toplumun üst katmanındaydım, geldiğim bataklıktan çok uzakta... Elimdekileri, sahip olduklarımı kaybetmeyi göze alamazdım.

Program gayet iyi geçti. Kuliste konuştuğumuz gibi, sunucu benim istediğim soruları sormuş, ben de istediğim cevapları vermiştim. Zemin kata indiğimde kapının önünde bir kargaşa olduğunu farkettim. "Satılmış medya istemiyoruz!" sloganları bana kadar ulaşıyordu. Kapıya yöneldiğim sırada biri kolumu tuttu ve "Şimdi çıkmayın efendim, dışarısı kalabalık." dedi. "Olur mu canım! Evimize de mi gitmeyelim?!" diye çıkıştım ve adamı iterek kapının önüne çıktım.

Elleri rengarenk dövizlerle, pankartlarla dolu yüzlerce kişi binanın önünde toplanmıştı. Gözlerde derin bir öfke ve nefret vardı. Yuhlamalar ve ıslıkların arasından uzaktaki siren sesleri duyuluyordu. İster istemez ürktüm tabii, ama bozuntuya vermedim. Kalabalığı yaracak ve ilerideki arabama ulaşacaktım. İki adım atmıştım ki, orta yaşlı başörtülü bir kadın önüme çıktı. "Beni tanıdın mı beni? Ben polis kurşunuyla katledilen Mehmet'in anasıyım!" dedi. "Yirmi yaşındaydı daha benim evladım! Hiçbir günahı yoktu yavrumun! Öyle senin yazdığın gibi kominist ajan falan değildi!" Yakama yapışan ellerini sertçe indirdim ve "Hanım hanım! Kendine gel!" diye çıkıştım. "Senin oğlunun Rusya kaynaklı komünist bir örgütle bağlantısı bulundu! Ben yalan yazmam!" Kadının gözleri doldu, kalabalık etrafımı sarmaya başladı. Bir kanal görevlisi "Efendim, arka kapıdan çıkalım, arabayı oraya çağırırız." diye fısıldadı kulağıma. Ben içeri girerken "Şuna bak!" diye bağırdı kadın. "Hem suçlu hem güçlü! Hiç mi utanmadın ölmüş oğlumun arkasından kara iftira atmaktan! Kaç şimdi de kaç! Şerefsiz, haysiyetsiz, yüzsüz herif seni!"

Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı sayesinde uyandım. Komodinin üstündeki telefonuma uzanıp baktım. Saat 11'di. Gerinerek ayağa kalkıp küçük adımlarla banyoya girdim. Elimi-yüzümü yıkamak için lavaboya eğildim. Aynadaki aksime baktığımda çığlık atarak geriye savruldum. Arkamdaki dolaba çarpan sırtımın acısını hissettim. Aynada gördüğüm adamın yüzü yoktu. Ne ağzı, ne burnu, ne gözleri! İnanamayarak aynaya yaklaştım. Titreyen ellerimle tahta gibi dümdüz olan suratımı yokladım. Bir kabustu bu! Evet! Henüz uyanmamıştım! Hala görebilmemin, nefes alabilmemin ve çığlık atabilmemin başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki? Kendimi çimdiklemeye, hatta tokatlamaya başladım. Darbeler arka arkaya yüzüme inerken gerçek dünyaya uyanmayı ve "Oh, kabusmuş..." diyerek derin bir nefes almayı bekliyordum. Olmadı. İçimde bir panik dalgası yükseliyordu.  Birden gerçek tüm ağırlığıyla üzerime çöktü: bu bir kabus değildi. Bir sebepten, Allah beni cezalandırmış, böyle yaşamaya mahkum etmişti. Kimsenin görmek istemeyeceği bir yüzsüz, bir kimliksiz olarak yaşamaya... Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Birkaç hırıltılı nefes sonunda bir yumruk darbesiyle aynayı kırdım. Dizlerimin üstüne çökerek avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım: "Aaaaaahhh!"

28 Ekim 2013 Pazartesi

Gerçek Kan Acı


‘Bana gidelim’ dedi kulağıma efsunlu, davetkâr bir fısıltıyla. ‘Boş ver’ dedim kafamı çevirmeye bile tenezzül etmeden, onlarcasını yaşadığım tek gecelik aşklarıma bir yenisini eklememeye kararlı bir yılgınlık ve bıkkınlıkla. Gözbebekleri gözlerime kırık bir ok gibi saplandığında aniden, her şey için çok geçti. Karşı konulmaz bir önünde eğilme, itaat etme, en çok da güzelliğini yüceltme isteğiyle benliğimin amansızca gözlerine esir olduğunu fark ettiğimdeyse yol, artık geri dönülemezdi.
Çok umursamaz, çok kendine güvenen, çok küçümseyen bir bakış attı, dolgun dudaklarını alaycı bir biçimde tüm evreni aşağılarcasına kıvırdı. Zaman unutuldu, an dehr oldu ve onun gözlerinin dışında, tüm evren karanlığa gark oldu. Zehirli bir örümceğin ağına takılmış biçare bir sineğin ürpertisiyle kavradım amansız gerçeği.   O, Dünya’ya, onu aşağılamak için gönderilmiş kadınlardandı. Ve tüm varlıkları kıskançlıktan çıldırtmak, ona sahip olmak uğruna dağıtmak, güzelliğine tapınmak uğruna yıpratmak…  Ama hiç kimsenin olmamak, hep dağları delse bile hiçbir mahlukatın ulaşamayacağı bir yıldız olarak kalmak için…
‘Gidelim’ diyebildim sadece dizlerim titreyerek ayağa kalkarken. Sanki ben gitmek için saatlerdir yalvarıyormuşum da o bana acıyıp lütfediyormuş gibi bir edayla, yavaşça kalktı eski bar taburesinden. Dimdik başı, dimdik vücudu, delici bakışları ve çevresinde gümüş bir hale gibi dolaşan sigara dumanıyla eski çağlardan gelen bir masal prensesi olduğunu söylese, hemen inanabilirdim pekâlâ kendi isteğimle. Dibi görünen derin sular gibiydi güzelliği, uzattığımda elimi, değecekmişim gibi ama sonsuza dek erişemeyeceğim kadar uzak aynı zamanda.
Köhne barın ahşap kapısına doğru yan yana yürürken, bardaki tüm erkeklerin, istisnasız bütün erkeklerin çaresiz bir iç çekişle bakışlarını ona yapıştırdığını fark ettiğimde hepsinin gözlerini korlarla dağlamak istedim. O, hiç şüphesiz yanınızdayken başınızı belaya sokacak, hatta belaya sokacak baş bırakmayacak kadınlardandı. Ona tek başına sahip olmak için onun var olduğu zamanda ve mekândaki tüm erkekleri aynı anda kör etmek lazımdı.
Evinin kapısında kilidi döndürürken duraksadı, saçlarını kızıl bir kırbaç gibi yüzüme savurarak gülümsedi. ‘Gerçek, kan, acı’ dedi boğuk bir sesle. Cevap vermedim çünkü kalbimi göğüs kafesimde, ruhumuysa bedenimde tutmak için sarf ettiğim çabaydı tek derdim. Eve girdiğimizde üç kalp atımı süre boyunca olduğum yere çakılı kaldım. Her şey, her yer kırmızı ve siyahtı. Simsiyah duvarlar, parlak kırmızı ayaklı abajurlar, siyah deri koltuklar, kırmızı uzun tüylü halılar… O an fark ettim. Üzerinde siyah bir elbise vardı; dudakları, tırnakları ve saçlarıysa kan kırmızıydı.
Arkamdan yavaşça yaklaşıp işaret parmağını ensemde gezdirdiğinde tüm hücrelerim, tüm duyularım ve duygularımla ürperdim. ‘Kırmızı kandır, siyah da acı’ diye fısıldadı ‘ve tek gerçek bunlardır.’ Algılayamayacak, düşünemeyecek, hatta nefes bile alamayacak kadar düşmüştüm dehşetin beni bir ağ gibi saran güçlü kollarına. Dönüp gözlerine baktığımda, güzelliği ve asaleti şiddetli bir tokat gibi sarsarak beni, yankılandı tüm bedenimde. Ona âşık olabileceğimi, hatta onu Mecnun gibi sevebileceğimi, daha da ötesi benim olması uğruna sefil bedenimden vazgeçebileceğimi hissettim. ‘Şarap?’ diye sordu yarı alaylı, aklımdan geçenleri okuyup bana acırcasına. Başımı salladım. Birkaç saniye sonra elinde iki şişe kırmızı şarapla geri döndü, birini bana uzattıktan sonra oturdu ve bir sigara yakıp dumanını umursamazca havaya savurdu. Her bir devinimindeki ahenk, çaresiz benliğimi onun yüce varlığına biraz daha esir edip onun dışında var olan tüm kâinatı anbean unutturdu. ‘Sen neredeydin?’ diye sordum yenilmiş bir sesle. ‘Aşk için, güzellik için sabahlara kadar çırpındığım gecelerde sen neredeydin?’ Soruma değil sadece bakışlarıma karşılık vermeye tenezzül ederken tek kaşını soru sorar gibi kaldırıp hafifçe gülümsedi. O an onunla sevişmek, bütünleşmek ve birleşmek için içimde, en derinimde duyduğum şehvet zayıf ahlakımın geride kalan son normlarıyla beraber kâinatın tüm boyutlarını ve katlarını da sorgusuzca deldi geçti.
Ancak onunla sevişmeden önce tek bir soru kalmıştı geriye, sevişmeyi baştan kutsamak üzere. Her istediğini bir saniyede elde edebilecek böylesine olağanüstü bir kadın neden kan ve acıyla doldurmuştu hayatını, evini, hatta gözlerini? ‘Neden acı çekiyorsun?’ diye sordum ürkek bir tınıyla, bedeninin derinliklerinden önce benliğinin derinliklerine ulaşmak arzusuyla… Önce sırrına vakıf olabilirsem bedenine sahip olurken ruhunu da ele geçirebilirim umuduyla…  Ama boşuna… Birden gözlerine öyle ani bir nefret yerleştirdi ki dokunabilsem koyu, yoğun bir kan pıhtısı gibi avuçlarımı dolduracağını zannettim korkuyla; lal oldum, sustum.
Şarabından bir yudum alıp şişeyi yere bıraktı. Teni öylesine şeffaftı ki yutkunduğunda şarabın kırmızısı yansıdı uzun, beyaz boynuna. Tüm korkularımı ve kaygılarımı unutup oturdum yanına ve usul usul okşarken saçlarını, ömrümün sonuna kadar hiç kimseyle sevişmesem, hatta başka kadınları görmesem bile onun sevgisinin, güzelliğinin ve bedeninin bana yeteceğini hissettim. Başını teslim olurcasına göğsüme yasladı ama teslimiyetinde bile bir asilik vardı.
Kor gibi dudakları şehvetle dans ederken dudaklarımın üzerinde kollarım bedenini sardı, elbisesini şevkle yırtan ellerim teklifsizce keşfe çıktı. İnleyen sesinin, dağılan saçlarının ve ateş gibi gözlerinin içinde eriyerek ürperdim. Teninin en kuytu köşelerine girdiğimde şehvetle, çığlıklar eşliğinde yüreklerimiz aynı ritimde attı, nefes nefse karıştı, ruhum gök kubbede dolaştı. Zirvedeyse tüm evreni bir anda kül bulutu haline getirebilecek bir yangın vardı. Yine de tüm sevişme boyunca beynimde o üç kelime yankılandı. Gerçek. Kan. Acı.
Aniden, nefes nefese ayağa kalktı, ‘gel’ diye fısıldadı. Kalkıp ışığa koşan pervane gibi ardından yürüdüm. O an ‘öl’ demiş olsaydı eminim onu da yapmayı denerdim. Siyah, parlak bir kapı açtı, ardımızdan yavaşça kapattı, yüzümü kesif, küflü bir koku yaladı. Odadaki tek mobilya upuzun, siyah bir masaydı. Üzerindeyse onlarca küçük, kurumuş et parçası. Yanlarında küçük kırmızı kâğıtlara yazılmış tarihler ve onlarca erkek adı. Gerçek. Kan. Acı.
O gerçek bir koleksiyoncuydu ve evindeki bu karanlık, ceset kokan odada kan ve acı biriktiriyordu.
Merakımın şaşkınlığa, şaşkınlığımın dehşete ve dehşetimin yavaşça katıksız, saf ve som bir korkuya dönüştüğü o anda elindeki keskin bıçağı gözlerinde emreder, itiraz kabul etmeyeceğini belirten bir ifadeyle uzattı. ‘Bir parçanı bırak’ diye fısıldadı, karanlık bir dehlizden gelen bir sesle. Hiç sorgulamadım. Sadece bıçağı aldım. Omzuma dayadım. Para büyüklüğünde bir parça kopardım. Ona uzattım. Gözleri parlayarak aldı. Yüzüne yaklaştırarak kokladı ve gözlerini kapattı. Gerçek. Kan. Acı. Artık benim varlığımın bir anlamı kalmamıştı.
Salona dönüp giyindim, şarap şişesini aldım ve kapıyı çarparak çıktım. Birkaç adım sonra kapı açıldı. ‘Adın ne?’ diye seslendi. Söyledim. Sevgim, yüreğim ve etimle beraber adımı da bırakıp onu sonsuza dek sonsuzluğa terk ettim. O geceden geriye ruhumda ve bedenimde mezarda etlerim çürüyene kadar taşıyacağım bir yara izi, çaresiz bir aşk, kan ve acı kaldı.
Ve tek gerçek bunlardı…

26 Ekim 2013 Cumartesi

At Kafası Dergi

At Kafası Tayfası olarak Aralık ayında çok acayip bir dergiyle dörtnala geliyoruz ve yer altından asi bir kişnemeyle çıkıyoruz.

Göndermek istediğiniz çizimleriniz, yazılarınız, şiirleriniz, hikayeleriniz, vs. varsa 15 Kasıma kadar atkafasidergi@gmail.com adresine bekleriz.

Bizi takip edin https://twitter.com/atkafasidergi

At Kafası Tayfası


25 Ekim 2013 Cuma

Cinayet İçin Bir Özür [Disonans Füg No: 3]

 












Keskin bir bıçağın bağımlılık bahanesi, her bireyin ruhunda belli bir ölçüde tekrarlanır.

Yeni bir esere başlarken, ide’nin müziğe eşlik etmesi gibi, onu sarıp sarmalayan ve bir transparana dönüştüren - dönüştürücü -  örgüsünde dile geliyorum. Aynı Klee’nin resimlerindeki gibi tinsellikle, duygusallığın oluşturduğu, resmin ya da ezginin üzerinde bir yasa. Boşlukta dolanırken yarattığın müzik, artzamanlı, bazen dramatik ve neşeli hatta Don Giovanni ile kol kola girdiğimiz o gecenin son sahnesinden önceki sahne gibi gerilimli ve tanrısal...
 
Yeniden açmış olduğun çukurdan içeriye girme girişimim, geriye doğru bir hareket gibi. Aynı yaşadığımız yapay seçilimli hayatın, fragmanlara ayrılmış gerçekliğini bütünleme girişimine benziyor.
 
"Her cinayet bir norm’dur aslında." Kim istemez ki, cinayetini tamamladıktan sonra birkaç derin soluk almak ve her şeyin yoluna girdiğini yaşamak. İşlediğin cinayet bir geometrik çizgi örüntüsüdür. Orada ışık ve renk bütünlüğü maddeden sıyrılmıştır. Homo-faber olduğunu ispatlayan elindeki nesne, kökeninden kopardığın; örneğin füğde temayı oluşturan notaların değerlerini değiştirme biçimidir. Küçülür ya da büyürsün, ---kendin tarafından. Ama asıl tema, elinden soğuk parkelere kan damlarken, ritim değişikliğine uğramamaktır.
 
Zevk, son derece geniş kapsamlı bir dönüşümdür.

Yatakta ölüm anında kaydedilen her ses inişli çıkışlı bir yürüyüşün, birbirleriyle ilintili matematiksel ve üç boyutlu bir grafiğe benzer. Daha önce grafik çizmiş herkesin tahmin edebileceği gibi, seste temanın yatay yürüyüşü, her sesin dikey olarak birbiriyle ilintisi ve uzaklığını görselleştirir. Ses, renkle belirtilebilir. Örneğin çıkardığınız seslerin değerlerini, aynı anda yataktaki sevgiliniz, renkli kareler yardımıyla görselleştirebilir. Tını-renk-sex çemberi, katil bir bestecinin gökkuşağıdır.
Söz-hece, sadece ateşin önünde ve ateşin kontrpuanı halinde söylenirse etkilidir.
Temel gürültüleri düşünün. Her biri, işlenen cinayetin kendini haklı çıkaran görevi adeta. Geleneksel armoniler yerine mekanik aletler ile gerçekleştirilen gürültüler gibi. Gıcırtı, sürtünme, vurma, gürleme, kükreme, mırıltı, inleme, inilti, ıslık, belki orgazm… Fütüristler bu sesleri çıkaran makineler yapmışlardı. “Intonarumori” adını verdikleri bu aletlerle konser veriyorlardı. Kan, yani gürültü müziği, hacme bağlıdır. Seçmiş olduğumuz alet, bizi teozofiye götürür. Giderek soyutlaşan ağaç resimleri gibi karanlıkta bir urgan arar, yüksek bir yer bulamamanın verdiği hayal kırıklığı ile tinselliğe doğru bir evrim izlemeye mahkumuzdur.
Gece ve gündüz, hücrenin duvarlarıdır.
Gecenin ne bok olduğunu biliyoruz da, gündüz bir suskunluk değil, tersine birçok sesin bir arada duyulmasından oluşan, armoninin dışında bir gürültüdür. Müzik bir hacim duygusudur. Kanından aldığım üç renk ve renk-sizlik, yani gürültü karşılığı bir kompozisyon...
Her maktulün, tıpkı hayatın kendisi gibi - hiç birşey kanıtlamama mazareti olduğunu biliyorum artık.
Tanrıların proleteri aşağı iniş anında işkencesini oluşturan şeyin aynı zamanda onun zaferi olacağını bilir.
Üstesinden gelemeyeceği hiçbir yazgı yoktur.  Boşluğa atılan bir adım olarak inişi, neşe içindedir.
Eğer mutlu ölümün kitabını yazma girişiminde değilseniz, saçmayı bir gün keşfedeceksiniz demektir. Sisyphe’nin tüm neşesini ödünç almayı deneyin...
Yaratılmış olanın yazgısının, yani yuvarlanmaya mahkum olan o kayanın, en yaygın cinayet aleti olmayı sürdürdüğünü göreceksiniz.


23 Ekim 2013 Çarşamba

İntikam

Merhaba. Adım Süleyman. Mezarcı Süleyman. Mezar kazarım, ölü gömerim, ölü toprağını sular, çiçek ekerim. Gündüzleri mezarcıyım, akşamları öğrenci. Yazmaya-çizmeye yeteneğim yoktur. Öyle pek de kitap okumam hani. Ama derler ya; kimi okur öğrenir, kimi yaşar öğrenir. O kadar garip bir olay yaşadım ki, “Süleyman sen eline kağıdı kalemi al, bir bir yaz bunları.” dedim kendime. Hatam, kusurum olursa affola…

Her zamanki gibi bi gündü. Hava bulutlu. Meftayı gömmüşüz, imam dua okuyor. Siz deyin 200, ben deyim 500 kişi mezar başında. Ensesi kalınlar, kodamanlar, gazeteciler falan... Rahmetli Çevre Bakanı'ymış. Arkadaşlar söylediler. Akşam evde yemek yerken salatadaki yeşillik genzine kaçmış, tak diye orda düşüp can vermiş. Gençmiş de daha, ellisindeymiş. Ecel işte, gelirken sormuyo ki...

İşim bitmişti. Omzumda kürekle tam dönüp gidiyordum ki "Delikanlı!" diye bir ses duydum arkamdan. Döndüm. Siyah takımlı, badem bıyıklı irice bir adam beni tuttu, kenara çekti. "Sen burda mı çalışıyosun?" diye sordu, "Evet." dedim. Cüzdanından bi yüzlük çıkardı, elime tutuşturdu. "Ağamızın mezarına iyi bakasın." dedi. "Suyunu veresin, toprağını düzleyesin, çiçek ekesin." Benim bu işi yapmaktaki amacım öncelikle sevap kazanmaktı tabii, yoksa başka iş mi yok? Ama bu devirde kim kime durup dururken yüz lira verirdi? Parayı pantolon cebime sıkıştırırken "Sen merak etme abi!" dedim. "Gözüm gibi bakarım evelallah!"

Bir hafta geçti-geçmedi, hem toprağını sulamak hem de hayrına, üç kulu bir elham okumak için bakanımızın mezarına geldim. Gelmez olaydım! Burası ağıtlarla, dualarla rahmetliyi gömdüğümüz yer değildi sanki! Mezarın tamamı zümrüt yeşili, upuzun, kalın ve yapraksız dallarla kaplanmıştı. Bi çeşit sarmaşığa benziyordu. Ne toprağı görmek mümkündü ne de mermerden yapılma beyaz mezar taşını. "Bismillahirrahmanirrahim!” diye fısıldadım yaklaşırken. Rüzgarın altında sarmaşıklar sanki hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Kırbaç gibi dallardan birini kavradığım sırada parmağıma bir acı saplandı. battı. “Ah!” Can havliyle elimi çektim. Şakır şakır kanıyordu. Dalların üstündeki küçük dikenleri işte o zaman farkettim.

Bütün gün bu garip sarmaşıkla uğraştım. Sonunda dalların tamamını kesip, bitkinin gövdesine ulaştım Diz çöktüm. Gövdeyi iki elimle kavrayıp kendime doğru çektim. Değil topraktan çıkmak, kıpırdamadadı bile. Kökler bayağı derindeydi demek ki. Bütün gücümü toplayıp bir daha denedim. Sonra bi daha, sonra bi daha. Faydasız… Sanki ben yukarıdan, rahmetli de aynı anda aşağıdan çekiyordu bitkiyi. Durdum. Derin bir nefes aldım. Kafamı yukarı kaldırdığımda hava kararıyordu. Saate baktım: 18:30. Okkalı bir küfür savurdum. Okula geç kalmıştım. Gövdeyi dibinden kesip mezara biraz kırmızı toprak attım. Üstümü değişip koştum.

Üç gün sonra bir sabah, şeytan dürttü, soluğu bahtsız bakanın mezarında aldım. Daha uzaktan görür görmez bir sıkıntı kapladı içimi. Sarmaşıklar olduğu gibi ordaydı! Sanki hiç kesilmemiş gibi! "Pes artık!" dedim, "Yuh!" dedim. Böyle birşeyi daha önce hayatta görmemiştim! Çocukken çiftlikte, ırgatlık yapan babamın yanında bile! Hemen telefona sarılıp bana cenaze günü numarasını veren abiyi -rahmetlinin kardeşiymiş, adı Seyfi- aradım. Durumu en uygun, en kısa şekilde özet geçtim. Önce tanımadı, sonra ne dediğimi anlamadı, sonra "Beni bunun için mi arıyosun? Kendin halletsene!" diye azarladı. En sonunda "Ben iki saate geliyorum, sen orda kal." deyip kapattı. İki buçuk saat sonra geldi, vaziyeti gördü. "Allah allah?" diye mırıldana mırıldana mezarın etrafında dönüp durdu.

Ertesi gün yanında bir adamla tekrar geldi. Adam botanikçiymiş. İnceledi, Sarmaşıktan örnekler aldı. Bir çare bulamadı. Olay herkesten gizli tutuluyor, iki adam mezarın etrafında hep nöbet tutuyordu. Bana da sağda solda anlatmayım diye bi 200’lük daha verdiler. Sonunda mezarı açıp, bitkiyi kökünden temizlemeye karar verdi aile meclisi. Bir gece yarısı rahmetlinin karısı, iki oğlu, Seyfi abi, iki ırgat bir de ben; mezar başında buluştuk. Seyfi abi toprağa ışık tutarken biz ırgatlarla başladık kazmaya. Yarım saat sonra mezar açılmış, yanında topraktan bir tepecik oluşmuştu. Hepimiz nefesimizi tuttuk, mezara eğildik. Seyfi abi feneri çukura doğrulttu. Bitkinin kökleri cesede kadar ulaşmış delik deşik etmişti. Cesedi parçalamadan kökleri sökmek imkansızdı. Rahmetlinin eşi ağlayarak kendini yere attı. İki oğlu kollarından tutup düşmesine engel oldular. Seyfi abi “Hassiktir be!” diye fısıldadı. Irgatlar besmele çekerek kaçtılar. Benim de götüm üç buçuk atıyodu, ama belli etmedim tabii. Rahmetlinin hanımı hıçkırıklar arasında “Yeter, kapatın artık!” diye bağırdı. Birbirimizin gözüne baktık. Yapabileceğimiz birşey yoktu. Mezarı ikinci kez kapattık. Üç kulu, bir elham, bir de fatiha okuyup sessizce dağıldık. Seyfi abiyi de, aileden başka birini de bir daha görmedim.

Olaydan sonra merak ettim, internetten biraz araştırdım adamı. Kimse sevmezmiş. Mevkisine, makamına layık biri değilmiş. Güzelim ormanları kestirir biçtirir yerine çirkin binalar diktirirmiş. Eleştirenlere, karşı çıkanlara da hiç kulak vermezmiş. “Vay be!” dedim, “Adamın mezarında başına gelenlere bak. Tabiat Ana intikamını böyle aldı demek ki!” Ölünün arkasından konuşulmaz tabi, günahtır, ama layığını bulmuş bence rahmetli… Yine de Allah taksiratını affetsin... 

 

20 Ekim 2013 Pazar

İnsanımsı Ayin [Dönüş]



"Tatlı ve çok kutsal bir içkidir sevgi,
Tanrım kan olarak duyumsar, bense şarap."
Wagner'in Parsifal'i La bemol major bir temayla başlar, yedi nota boyunca temposuz devam eder, akortsuz bir arpejle yükselir, ritmik, armonik ve melodik bir Do minör ölçüyle sona erer. Bu tema bütün prelüd boyunca gelişerek devam eder ve yaralı Amfortas'ın sunakta sunduğu, sonrasında da ona geri sunulan ekmek ve şarap biçiminde lütuf olarak ortaya çıkar. Temanın prelüd'e hakim olmasının sebebi; Aşai Rabbani'nin anlamı sözlerle ya da eylemlerle değil müziktedir. Müzik dramayı, dışında Prelüd'ün uzun senfonik tefekküründe gelişmiş bir duygu katar.[rS]
 
Otobanın ortasında çakılı kalmaya mahkum olduğumuz an fiksasyonlara benzer.
 
Seyahatin sonuna yaklaşırken aynı Aşai Rabbani ayini gibi "zamandan bağımsız olanın zamanla kesiştiği bir nokta" dayız.
 
Seyahatin her anı, aslında inanç eşiğinden çıktığımız andır. Gişeleri geride bırakırken dünyayı bir cehennem olarak görmeye başlarız; bir cehennem ki insanın başka birinin şeytanı olmak zorunda olması yüzünden Dante'nin cehennemini bile aşar.
 
Arabalı vapurdan Deniz'in öbür tarafına geçerken kıyıdan son bir kez varlığın kalbine bakmışızdır.
 
İşte seyahatin sonlanması budur.
 
Aynı Hıristiyan tasavvuruna göre İsa'nın kurban edilmesinde hayat bulan özlem gibi sözlere dökülemez bir an. Ancak ve belki müzikle fark edebileceğimiz.
 
Seyahatin sonunda müziğin açtığı kesitten agape ilkesine yönelebiliriz. Yani dostluğun zevk verdiği münasip bir sığınak bulmak ve içinde kuytu ve yassı olarak zamanı seyrelemek için.
 
Etrafta kol gezen çılgınlıktan kaçıp düşünmenin mümkün olduğu bir evren bulma hayalidir, vapurun köşesinden sonsuzluğu boylamak.
Ancak şehrin en büyük acısına tanıklık edebilmek için erken aşamalarda öğrendiğimiz şey "var olabilmek kafayı çekmek demektir" ilkesidir.
Geri döndüğünüz beşeri dünyanın en ücra köşeleri dahi keşfedilmiştir.
Fakat ayrıldığım ve geri döndüğüm şehrin aynı olmadığını varsayarak söyleyebilirim ki, kurmaya çalıştığımız sistem ancak yok olmayı seçtiğimizde anlam kazanacaktır. Otobandaki çizgilerin kaydettiğiniz hızdan birbirlerini silmeye başladığı andaki gibi.
Dönüş yolunda unutulmaması gereken, kişiliğimiz un ufak edilirken, dağılan parçaların bir gün birleşip fildişinden bir kule olabileceği ihtimalidir.
Bu noktada "Her birimiz kendi kurduğumuz hayaliz sadece" diyerek geri dönmeyi seçen adam, belki de kendi en yüce dramanın kahramanı olmayı sürdürmek zorundadır.

(LCO!12 bayram trafiği ayini: disonans'a gönderge)

14 Ekim 2013 Pazartesi

Ev Arkadaşım

Demir kapıyı büyük bir öfkeyle açıp eve girdim. Anahtarı girişteki kaseye, elimdeki kitapları da yere fırlattım. "Sikeyim ben böyle hocayı da okulu da dersi de!" diyerek kendimi salondaki tv koltuğuna bıraktım. Ben ağız dolusu söverken elinde sigarayla balkon kapısında belirdi. Sırıtmaya başladı. Hiçbirşeyi umursamaz gibiydi zaten hep. "Dünya yansa yorganı yok içinde" derler ya, aynen öyle. Bu hali beni bazen çileden çıkarıyordu ve seyrek kavgalarımızın sebebi de genelde bu oluyordu. "Hayırdır lan?" dedi gülerek. "Celallenmişin gene?" Öne doğru eğilerek "Ya bırak! Hoca takmış kafayı bana!" dedim. "Ağzımızla kuş tutsak faydası yok anasını satiim! Bittim ben, kalırım bu sene bak şuraya yazıyorum!" Ben aralıksız konuşurken o sakince sigarasını tüttürüyor ve pişmiş kelle gibi sırıtarak bana bakıyordu. "Kötüye bişi olmaz olum, dört ayağının üstüne düşersin yine sen." dedi sigarasını söndürürken. Kısa bir sessizlikten sonra gülmeye başladım. Önce bıyık altından, sonra kahkahalarla. O da güldü. Arkama yaslanıp ayaklarımı uzattım ve üç yıllık ev arkadaşımı izlemeye başladım. 

Karakterlerimiz taban tabana zıttı, -ben ne kadar kuralcıysam, Murat o kadar uçarıydı- fakat çok iyi anlaşıyorduk. Ailesi yoktu. Liseyi zar zor bitirmiş, üniversiteye gitmemişti. -Kendi deyişiyle, "mevcut eğitim sistemini reddediyor"du. Binbir türlü işe girip çıktıktan sonra kendi kendine grafik tasarım öğrenmiş ve şehirde bu alanda aranan birisi olmuştu. Home-office çalışıyordu. Bu iplemez halleri, bir Atlas gibi dünyanın bütün yükünü taşımaya hazır olan beni rahatlatıyordu. Sakinleştiriyordu. Tek bir kötü huyu vardı: Çok içiyor ve sarhoşken ne yaptığını, ne söylediğini bilmiyordu.

İkinci sigarayı da söndürdükten sonra mutfağa gitti. İki şişe soğuk birayla geri döndüğünde yüzünde nispeten ciddi bir ifade vardı. İlginç. Biraları sehpaya bırakırken boğazını temizledi. Karşımdaki koltuğa oturup biralardan birini açtı ve bana verdi. "Daha erken diil mi olum? İyice azıttın lan?" Şişesini benimkine dokundurdu. "Çek kardo çek, önemli bişey konuşmamız lazım." Bu cümleyi en son bir ay önce kumarda para kaybettiğinde duymuştum Murat'tan. Yoksa yine mi... Merakım her saniye daha da artıyordu. "Ben bir ölüyüm, ama sen bunu bilmiyosun." dedi en sonunda. "Daha doğrusu, hatırlamıyosun." "Ne ölüsü, ne diyosun aga sen?" dedim. Sırıttı. Ellerinin arasına aldığı kafasını kaşımaya başladı. Gergindi. Birasından büyük bir yudum alıp ayağa kalktı. Pencerenin önünde volta atarken "Bunu söylemezsem hem seni hem de kendimi kandırmış olurum." dedi. Durdu. "Ama, şunu bil ki, benim için hiç kolay değil." Soru dolu bakışlarıma aldırış etmeden yerine oturdu. Şişeyi bitirip bir sigara daha yaktı. Sigaradan yayılan duman yüzünün etrafında oynaşıyor ve ona daha esrarengiz bir hava veriyordu. "Herşey geçen ay zil zurna sarhoş olup elimdeki parayı kumarda kaybetmemle başladı. Ertesi gün sana anlattım. 5 Ekim Cuma, o günü hatırlıyosun di mi?" Başımı hızlıca evet anlamında salladım. Gülümsedi. " Anlattığımda ağzıma sıçmıştın." diye devam etti konuşmaya. "Nasıl sıçmayasın ki amına koyim! Faturalar birikmişti, aksi gibi de paraya sıkışmıştık o dönem. Umudumuz o gün müşteriden aldığım paraydı. Ama ben aynı akşam..." "Ne diyosun oğlum sen?" diye kestim sözünü. "Geçti bitti, nolmuş ki o güne?" Öne eğildi. Yüzüne ciddi bir ifade yerleştirip "İşte o gün kanka..." dedi. "O gün sen beni öldürdün."

Güldüm. Onun gülmediğini görünce durdum. "Trip mi atıyosun olum bana?" "Hayır kanka, ciddiyim." dedi sakince. Sabrım taşmaya başlıyordu. "Lan git! Nası öldürmüşüm allah aşkına anlatsana bana da bi!" diye bağırdım. Ne yüzünde ne de sesinde en ufak bir değişim olmadan "Gözün dönmüştü resmen." dedi. "Üstüme yürüdün. 'Ne diyosun lan sen!' diye bağırdın. Ben de tabi biraz sert çıktım. 'Bir hatadır oldu, napalım, ölelim mi?' falan derken boğazıma sarıldın. Sonra..." Belli belirsiz görüntüler gözlerimin önünde belirmeye başladı. Öylece durmuş, ev arkadaşımın ayak ucumdaki cesedine bakıyordum. Korkmuştum. Hem de çok korkmuştum. Düşüncelerimi okumuş gibi "Aklını yitirmiştin." dedi Murat. "Ölmemi istememiştin, biliyorum. O kadar zavallı bir halin vardı ki, acıdım sana kanka. Benden başka kimsen de yoktu. Biraz süre istedim yukardakilerden. Sen hafızanı kaybettin, ben de hiç çaktırmadım."

Gözlerimde biriken yaşlarla, başımı iki elimin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladım. Kafatasımın içinde beynim sanki parçalanıyordu. "Öl lan!" diyordum Murat'ın boğazını sıkarken. "Madem bu boku yedin, öl amına kodumun evladı!" Başımı kaldırıp tükenmiş bir sesle "Ceset.. Cesedin nerde?" diye sordum. Elini omzuma koydu. Şefkatle bana baktı. "Sen görmeyesin diye kaldırdım kanka. Odadaki yüklüğün içinde." dedi. Ayağa kalktı. "Bi cenaze töreni yapıp onu da defnedersen sevinirim. Senden son isteğim bu." O kapıdan çıkarken "Gitme lan..." diye fısıldadım. "Çok yalnızım oğlum. Senden başka kimsem yok!" dedim gözyaşları içinde. Döndü, gülümsedi. "Gitmem lazım kanka. Yukarıdan çağırıyolar. Yoksa ben de isterdim kalmak..." Kısa bir sessizlikten sonra "Neyse, eyvallah." dedi. "Şşş, hakkını helal et ha!"

Gözlerimden akan yaşlara rağmen gülümsedim. "Helal olsun lan... Helal olsun! Yazdır beni de kapıya."

13 Ekim 2013 Pazar

çek şu ağzımda ki namluyu

neden 
neden sorusunu kime soracağım ben
neden o fiyakalı kadınlar adım atmaz topraklarımıza
neden omuzundan öpüp uyuya kalamam ben
neden ellerim çirkin

Rabbim ve yerel yönetimler 
Ben kanamak üzere kurulu bir saat olmaktan azat edilmek istiyorum
Ben
Hata yaptım
"Göz yaşlarımızı bitti mi sandın"

biz edebiyata ayna tutan çocuklar
realizme hoşgeldiniz ey turistler ve çocuklar
bilek kesilsin dünyanın yaratılışına
kirli sakalımız ve halsiz gözlerimiz ile burada dikilip dururken
neden
neden sorusunu kime soracağım ben
inan bana
inan güzelim
ben belimde kelebek ile geldim
bak kanatları mor
çeliği keskin

Lokman
gel kendimizi şu ağaca asalım
ve ağaca yürümesi için yalvaralım
çünkü ölümüz görülmesi gereken bir mevzu olabilir
eğer sırıtmayı unutmazsak

bir
eki
ve uç

ben huzurun kesiğinden
bakire bir orospunun rahmine
ölü bir adamın dölü olarak düştüm
bu başka kainat
ve ben katillerin ellerini öpüyorum hala bayramları

ben ayda ki saksafoncunun yalancısı
ben halsiz ve dilsiz kulların dua kitabını yazdım

ama neden
neden sorusunu kime soracağım ki ben

medet ey katip
medet
bir de meydey
insanız
fazla inanç sual sordurmaz

ben neden hala
omuzundan öpüp uykulara dalamıyorum
bana bunu anlat

11 Ekim 2013 Cuma

hikayeye giriş dersleri -2

okumaya başlamadan önce/hikayeye giriş dersleri-1 i okumak için buyrun

"29 yaşındayım dayıyım istanbul'da ikamet ediyorum. Hafta sonları yalnız hafta içi canı sıkılan 5 ablamın beni paylaştığı üzere yaşıyorum pazartesileri Müyesser abla'm geliyor hem de ne gelmek sabahın 12'sin de burada insan üşenir filan yok her pazartesi işe gider gibi üsküdar'dan kop gel beylikdüzü'ne...pazar akşamları eve misafir getirememe sebebi 1 tane ev var 5 tane abla  5 tane anahtar çıldırırsınız.yahu burası bekar evi ne işi var dantelin diyorum dinlemiyor.her hafta p.tesi gelip evin eksiklerini ihtiyaçlarını planlayıp bir mühendis edasıyla hazırladığı iş bölümünü buzdolabına yapıştırıyor.bütün hafta planımı o listeye göre yapmak kalıyor. sorsanız düzenli işim yok ama düzenli ablalarım var. bana da kim ne zaman neden gelecek hangi akşam misafir gelebilir hadi geldi kaçta gidecek falanlar filanlar...gece geç mi gelmişim, bütün gece projeyle mi uğraşmışım, bunlar önemsiz ayrıntılar pazartesi oldu mu elektrikli süpürgeyle uyanmak denen bir gerçek var. hadi pazartesi yine elektrik süpürgesi ya salıları ya salıları napıcan müge anlı'yla uyanıyorum küfür kafir kalkıyorum her salı müge anlı lan(gülmeyin olm içinizden) ablam işte naparsın müyesser'in bir küçüğü mürüvvet salıları onda...."

-
nasıl başlangıç
+yahu iyi de bil bakalım aklım da ne var
-nerden bileyim lan aklında ne var dallama müneccim miyim ben,
+diyorum ki aslında bu hikayeyi senaryo mu yapsak
-eee oldu paşam en son yaptığımız turizm öğrencilerini hatırlıyon mu ne oldu
+ne olmuş oğlum canavar gibi fikirdi kışın okul yazın staj tüm seneye yay canavar gibiydi kışın karasal iklim aşk filan yazın deniz rus alman meşk filan
-yav he he ulan o yaz için yazdığın ilk 3 bölümü bir kanal yanlışlıkla çekip yayınlasa rtük kanalı kapatır lan.neymiş efendim gayet masummuş anıymış o senaryoyu sansür görse kendine lanet ederdi daha ne diyeyim
+aslında roman olsa fikir güzel oradan kesin diziye gider ama
-tamam lan şöyle devam edelim....

10 Ekim 2013 Perşembe

Kaybet


Kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Tüm döngü bundan ibaret. Ve at yarışlarından, kahverengi bira şişelerinden, sigara kağıtları üzerine yazdığın kitap fikirlerinden, cebindeki 20 kuruştan, söylenen yalanlardan, şans oyunlarından, tükenmeyen kabuslardan, raflarda dizili boktan ‘çoksatan’ kitaplardan ve kendi kendini kovduğun mekanlardan.

Bilinen tek sona ulaşmanın binlerce yolunu öğren. ‘O’ yere çıkan farklı yolları. Sonra yine küfret ve kaybet.

İnsanları merak et. Adamları, kadınları, sevişmelerini, fikirlerini, işemelerini, öldürdükleri düşlerini, sarhoş olduklarında anlattıkları hikayeleri, ağlarken yüzlerinin aldığı ifadeyi, renklerini, kırılmış hayallerini ve yapmak istediklerini. Yaz. Ama en sonunda yine kaybet. Sonra yeni baştan kur ve yaz. Yık ve Kaybet. Ve kendini bile isteye bu döngüye hapset.

Dolaptaki son peynir parçası. Pencere kenarındaki ölü çiçek. Altı delik ayakkabılar. Yırtık kitaplar. Yapmak istediğin şeyle aranda duran kıvrımsız beyinler. Bozuk bulaşık makinesi. Sürekli çalan şarkı. Para imparatorluklarının hiç bitmeyen telefonları. Ve tüm bunların arasında akıp giden kelimeler, cümleler, tasvirler, öyküler. Yitik zaman.

Sonra yine de kur. Yaz. Yık. Ve kaybet.

Sefaletin en boktanı. Ama sefaleti sev. O bir şey kaybettiğinde içinden kopup giden keskin parça gibi değil ama. Tutmaya çalışma. Geri almaya, telafi etmeye uğraşma. Yok olması için bildiğin tüm Tanrılara dua ederek sev. Kaybolmasını isteyerek sev.

Beynine lanet et. Düşlere. Kurgulara. Kalem ve kağıtlara. Plastik tuşlara. Hatta kitaplara. Zihinlerine dokunduğun insanlara. Sonra bunlara rağmen ya da bunlar yüzünden yine kaybet.

Kendini ehlileştir. Yeryüzünün varlığı buna bağlıymışçasına. Ortalama bir hayatta, sıradan bir yaşamda, boktan bir günün en sıkıcı anındaymışçasına. İçindeki vahşiyi öldür.

Gökdelenler, arabalar, takım elbiseler, camdan kafesler, kocaman bir tabakta sunulan minicik yemekler, simli rujlar, kravat iğneleri, üç-beş parça giysi satan devasa mağazalar, özenti dekorasyonlar, siteler, bahçeler, maviye boyalı havuzlar, bembeyaz, ruhsuz mutfaklar, geniş balkonlar ve her yerde kameralar. Güvenlik yalanı. Sanki istesem kendimi öldürmemi engelleyebilirlermiş gibi. Hepsi bir sanrı. Klonlanmış birer dayatı. Ve işe yaramaz birer yaratı. Bu boktan simülasyonu siktir et.

Sadece kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Ve lanet et. Alt alta cümleler halinde yazılan komik şiirlere, duygularını vıcık vıcık sömüren ‘edebi’ öykülere, altına dipnot düşülen sözde eleştirilere, uyduruk sorular ve baştan savma cevaplardan oluşan sıkıcı röportajlara, kimsenin sikine takmadığı haberlerden oluşan dosyalara, yazılarını bir-iki kişi paylaşınca paha biçilemez eserler ürettiğini sananlara, adını kimsenin duymadığı ucuz dergilerde yazısı yayımlanınca ya da hiçbir yayıncının sallamadığı kitabını bir şekilde bastırınca ‘yazar’ olan üst-insanlara. Sonra yine kaybet. Ama bu sefer kaybetmeyi gerçekten sev.

Nefret et. Güzellik dayatmalarından, para kazanma hırslarından, ünlülere yapılan yalakalıklardan, taklit parfümlerinden, pahalı ama boktan giysilerinden, ayakkabı koleksiyonlarından, sahip olmayı ve mülk edinmeyi bi bok sanmalarından, tozpembe reklamlardan, kuşe kağıtlardan, ‘akıllı’ cihazlardan, popüler kültürün dayattığı tüm uyduruk sanrılardan  ve televizyonun yuttuğu zamanlardan.

Hepsinden, tümden ve birden kaç. Bir gün her şeyi bırak. Kendini hayattan kov. Yol kenarındaki ıssız bir benzinciye sığın. Ya da eski bir karavana. Devasa bir ağacın kovuğuna. Çıplak ayaklarınla. Cenin pozisyonunda. Ya da prangalardan kurtulmayı başaramazsan kendi zihninin kıvrımlarına. Yarattığın kurgulara.

Sen en iyisi o son peynir parçasını ye. Kitapları yapıştır, ölü çiçeği çöpe at. Sonra da bu boktan yazıyı yazdığın için kendinden nefret et. En sonunda da kus. Delik ayakkabının içine.
Sonra yine kaybet.

Sonra kur.

Yaz.

Sonra da yık.

Ve kaybet.

Yazma-da bir çığlık vardır: Dışarı! Dışarı! Defolun!

Zihin, kendisinin sorgulanması sırasında, bir başkasını yanlışlıkla kendine buyur eder.
Boşluğa akan kelimeleriniz algınızdaki çarpıklığı açıklayamayacaktır.
Yaratım çığlığı, yazma-trans anı geldiğinde: “Dışarı! Dışarı! Defolun!” diye haykırmaya başlar.
İşte tam bu anda yaratımın tüm yükünü omuzlarınıza almışsınız demektir.  
Bu yükü yüklenen içe-vurumcu blogger olma hayali, bir diğer anlamda zamansızlığı ifade eder. Aynı boyundan akıp vajinaya giden bir haiku gibi, göze hiç batmaz/batmayacaktır.
 
Yaratım sırasında aynada gördüğünüz mevcudiyet, bir sesleniş, adeta bozmak için yok etmekten vazgeçmiş bir kafanın AT!a dönüşümü gibidir.
 
Öğreti: “yazma edimi soyuttur” der. Bu soyutluk duyumsal  bir cinayeti andırır. Cinayet işlendiği anda orada inançlar sona ermiş, suç görünümleri artık bilinçaltına kaldırılmıştır.
Geride bıraktığınız “kelime-izler” bir gösterge işlevi görür. Böylece her şey bir düz/ü/e/lme aşamasına girer.
 
Yazarken daima hafife almanın kıyısında gezinin.
Çünkü yazma edimi, uçmayı başarabilmek için uykusuzluk ile iletişim halindedir.
İkinci büyük öğreti olarak, sersemlemiş halde uzun süre öylece bakakalmayı deneyin.
Uykusuzluk - uykunun - gözetleyicisidir.
Levinas’ın modası geçmiş deyimiyle, uyanık oluşunuz çoktan kendi üzerine kapandığı veya kendi halinin sınırlarında dinginleşerek uyuduğu -sürekli uyandırılan- bir ruhun tinselliğidir.
 
Uyku halinde yazmaya çabalamak, boşluğu yavaş yavaş ve mutlak suretle, içkin bir doluluğa terk etme eylemine dönüşür.
Yani egoizme karşı, uyku ile mücadele etme sanatını deneyin.
Uyurken kelimelerinizden çıkarttığınız imgeleri, sadece sizi gözetleyenin anlayabileceği, panoptik bir obje şekline dönüştürün.
Adeta gün boyunca ördüğünü, geceleri gizlice söken Penelope gibi, her an kurduğunu bozan ve bunu bir güvenlik önlemi olarak almayı seçenlerin tercihi olmak gerekir.
 
Geride bırakılan dışkı, yani yazılan nesne, amatör vicdanın saflığını bozmalıdır.
Kendini yazdıkları ile ifşa etmek, sorumluluktan kaçmanın bir diğer yöntemidir.
Tüm sorumsuzluğumuz, söylemenin eksikliğinin vahametindendir.
Yaratırken karşınızda doğum yapan -nesne düşünce- seyrektir ve kısa sürer.
Emin olmalısınız ki, yazdıklarınıza ve söylediklerinize, tüm her şeye ihanet etmeyi seçmek, yazımın bir görevi olarak size geri sunulacaktır.
 
Şuna kulak verin; söylememde ki korkaklığım nedeniyle, yazmada yalnızım.
Aynı şu cümledeki “yarının, dünün ve sonraki günlerin bugün ile aynı olacağını fark ettiğim anda, bu kaçınılmaz keşif altında ezilmem” gibi…

Yazmak belki özgürlüğün ötesine geçen bir girişimdir. Anımsayamadığınız, temsil edemediğiniz, belki vazgeçtiğiniz her kelimenin, artzamanlı bir öncelik içerisinde yer değiştirmesi gibi.
 
ve bütün bu sancılı mahremiyet, kendini yitirerek yeniden bulma olgusu gibi, bizi hep yaşadığımız şizofrenik yazı(trans) arzuya götürür:
“Sancı ile gelen her ilham, bir abartma melekesinden kaynaklanacaktır."
 

8 Ekim 2013 Salı

Vahşi Hayvan

Canhıraş çığlıklarla gözlerimi açtım. Geceydi. Fakat mağaramın taş duvarlarında koyu kızıl bir ışık oynaşıyordu. Anında ayağa kalktım. Başımı mağaradan dışarı çıkarmamla, yoğun bir sıcak hava dalgasının yüzümü yalaması bir oldu. Orman yangın yeriydi. Ağaçlar, otlar, hayvanlar ve bir ormanda var olabilecek diğer her şey alev almış yanıyordu. Boynuzları tutuşmuş bir geyik belirdi önümde. Birkaç saniye durakladı. Başını benden yana çevirdi. Sonra son bir gayretle devam etti koşmaya. "Kaç" diyordu sanki bana. "Kaç kurtul buradan!" Birkaç metre sonra acıyla yere yığıldı habercim. İnimden çıktım ve nereye gideceğimi bilmeden alevlerin arasında koşmaya başladım. Duman gözlerimi ve genzimi yakıyordu. Sürüngenler toprağa mı gömülseler yoksa ağaçlara mı tırmansalar, karar veremiyorlardı. Bir kaplumbağa, sanki onu koruyabilirmiş gibi kabuğunun içine saklanmıştı. Bir kuş sürüsü kendi dillerinde bağrışarak başımın üstünden geçti. Yanan dalların çıtırtıları, panik içinde kaçışan hayvanların çığlıklarına karışıyordu. Koştum... Koştum... Koştum... İçgüdüsel olarak, yıllardır aynı evi paylaştığım komşularımı takip ediyordum. Bir süre sonra tamamen yolumu kaybettim. Alevlerin arasında etrafa bakınırken, ileride yangından nasibini almamış bir tepe gördüm. Arkamda asırlık ulu ağaçlar birbiri ardına devrilirken, kalan gücümle öne doğru atıldım. Ağaçsız tepeye vardığımda bir kayanın dibine çöküp öksürmeye başladım. Gözlerimde biriken yaşlar yüzünden etrafı bulanık görüyordum. Dönüp hala cayır cayır yanmakta olan ormana baktım. Beni hesapsız-kitapsız bağrına basmış, yıllar boyu korumuş, saklamış, beslemiş, bir anne gibi bana bakmış ve büyütmüş olan ormana... Onu kül eden yangını kalbimin derinliklerinde hissettim.

Sakinleştiğimde, bakışlarımı dizlerimin üzerine yerleştirdiğim, avuç içleri gökyüzüne bakan ellerime indirdim. Derimi kaplayan uzun kahverengi kıllar kısalmaya başladı. Sivri pençelerim kısa tırnaklı, ince-uzun parmaklara dönüştü. Dönüşüm tamamlanmıştı. Ağaçsız tepede çırılçıplak oturan bir insandım artık. Ayağa kalktım. Tepenin yamacında bir şehir uzanıyordu. Hantal adımlarla tepeden indim ve patika bir yolda yürümeye başladım.

Soğuk betona ayak bastığımda bir an nefesim kesildi. Her yanı sarmış parlak ışıklar gözlerimi yaktı. Taşlaşmış bir ormana girmiştim sanki. Ağaç yoktu. Toprak yoktu. Hayvan yoktu. Sadece insan vardı. İnsanların kullandığı büyük metal araçlar, toprağın üstünde kayan sürüngenler gibi hızla geçip gidiyorlardı. Bir tanesinin altında ezilmekten son anda kurtuldum. Yolun ortasında durmuştum. "Şş, adama bak lan!" "Aaa, pis sapık!" "Anadan doğma lan bu!" "Sallandırıcaksın böyle bir iki tanesini bak bakalım bi daha yapıyolar mı!" Bana yadırgayarak bakanları ben de merakla incelemeye başladım. Ormana kaçtığımda henüz bir çocuktum. Buna rağmen insanları ve konuştukları dili unutmamıştım. Sakallı birkaç adam kalabalığı yararak bana doğru koşmaya başladı. Yüzlerinde öfke, ellerinde parlayan bıçaklar ve satırlar vardı. Küçük bir balta beni ıskalayarak arkamdaki bir adamın kolunu sıyırdı. "Irz düşmanı pezeveng! Anamız bacımız var lan it!" "Hayvan"ı uyandırmak akıllıca bir seçenek olmayacaktı. Nispeten daha karanlık olan bir ara sokağa kaçtım. Küfürleri ve silahlarıyla peşimden geliyorlardı. Sırtıma saplanmak üzere olan bir bıçaktan sola kayarak kurtuldum. Şimdi zikzak çizerek ilerliyordum. Sola döndüm. Sonra sağa. Sonra tekrar sola. Bir süre daha koştuktan sonra durdum ve  bir sundurmanın altına saklanıp arkamı döndüm. Yoklardı. İzimi kaybettirmiştim. Derin bir nefes aldım. "Doğa Ana'ya şükürler olsun!" Geceyi geçirecek ıssız bir köşe bulmak için yavaşça yürümeye başladım. İleride, bir sokak lambasının dibinde üç iri kıyım adam, yerde yatan cılız dördüncüyü dövüyorlardı. Müdahale etmeyi düşündüm, vazgeçtim. Zemin kattaki bir evin balkonundan bir pantolon ve ceket aldım. Aynı şeyleri tekrar yaşamamak için kıyafetleri alelacele giydim. İki binanın arasında yere serilmiş kirli bir örtünün üzerine kıvrılıp gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda eski bir parka giymiş bereli bir adam elindeki sopayla göğsümü dürtüyordu. "Burası benim yerim! İkile!"

Uyandığımda biraz ötedeki orta yaşlı bir adam kendini yakmaya çalışıyordu. Bidondaki sıvıyı başından aşağıya boca etti ve diğer elindeki çakmağı tehditkar bir ifadeyle salladı. “Yakklaşşmayın lan! Yakarım kendimi!” Etrafındaki kalabalık git gide büyüyordu. Ayağa kalkıp ters yönde yürümeye başladım. Sağlı sollu dükkanlarla dolu geniş bir caddeye çıktım. Bir vitrinin ardında “televizyon” adı verilen büyük, ışıklı kutular yan yana dizilmişti. Hepsinde aynı görüntü vardı. “Gece yarısı başlayan yangın, on hektarlık ormanı kül etti.” diyordu bir masanın ardında oturan kısa saçlı kadın. “İtfaiye erlerinin saatler süren müdahalesi sonucu, alevler sabaha karşı beş sularında söndürülebildi. Olayda kundaklama şüphesi olduğu belirtiliyor.” Ekranda çok iyi tanıdığım, ama şimdi bir kül yığınına dönüşmüş olan bölge gösteriliyordu. Bazı insanlar konuşuyordu. Altında uyukladığım, sırtımı gövdesine yasladığım yaşlı çınar ağacını gördüm sonra. Devrilmişti. Gözlerim karardı. Ellerim cama yapışık halde dizlerimin üstüne çöktüm. İçimdeki hayvanın uyanmak için çırpındığını hissediyordum. “Kundaklama”... Bu kelime, yangının insanlar tarafından çıkarıldığını gösteriyordu. Ama neden? Beyaz gömlekli bir adam kapının eşiğinde belirdi. Beni şöyle bir süzdükten sonra “Şşş, napıyosun birader?” diye çıkıştı. “Hadi naş!” Televizyondaki görüntü değişti. Şimdi, karısını ve üç çocuğunu doğradıktan sonra evin damından atlayıp intihar eden bir adamın yüzü kaplamıştı ekranı. Dükkandan uzaklaşırken midemin guruldadığını duydum. Acıkmıştım. Burada avlanamayacağıma göre, bir yerlerden yemek bulmak gerekiyordu.

Bütün gün, burnuma çalınan kokuları takip ederek şehirde boşuna dolaşıp durdum. Çöpleri karıştırdım. Lokantaları ve dükkanları dolaştım. Yiyecek bir şeyler istediğim herkesten kesin bir red cevabı aldım. Hatta bazen alaylar, küfürler ve iteklemelerle birlikte. İnsan dilini konuşmakta zorlanıyordum ve bu da işleri daha kötü hale getiriyordu. Hava kararmıştı ve ben açlıktan ölüyordum. Bitap bir şekilde dolanırken, diğerlerinin aksine karanlığa gömülmüş bir dükkanın önünde durdum. Yaklaştım. Cam kapıya “Yatsı’ya gittim dönecem” yazılı bir kağıt yapıştırılmıştı. Etrafıma şöyle bir bakındım. Sokak tenhaydı. Sert bir dirsek darbesiyle camı kırdım ve içeri daldım.

Duvarları kaplayan raflarda renk renk, çeşit çeşit paketler dizilmişti. Küçük, yeşil bir paketi aldım, hızla yırtıp içindeki dikdörtgen bisküvileri yemeye başladım. Birden eşikte genç bir adam belirdi. “Napıyosun ulan sen?” Paketi bıraktım. Hızlı adımlarla yanından geçmeye çalışırken, ceketimin yakalarından tutup beni karşı duvara doğru savurdu. Kafama birkaç kutu düştü. Ben ayağa kalkarken adamın arkasına birkaç kişi toplandı. “N’ooldu Halil abi? Hayırdır?” diye sordu bir tanesi. “N’olacak, bu it benim dükkanı soymaya çalıştı!” diye cevap verdi öndeki. Yüzünde çapraz bir yara izi vardı. “Beni rahat bırakın…” diye fısıldadım nefes nefese. Belinden çıkardığı sustalı bıçağı tek hamlede açtı. “Bırakmazsam n’olacak lan?!” Diğerleri tehditkar bakışlarını bana dikmiş bekliyorlardı. Bıçaklı herif yaklaşırken kaslarım gerilmeye, kalbim daha hızlı atmaya başladı. İçimdeki hayvan uyanıyordu. Yapabileceğim birşey yoktu. Birkaç saniye içinde dönüşüm tamamlandı. Karşılarında savunmasız bir insan değil, vahşi bir hayvan duruyordu artık. “SİZE BENİ RAHAT BIRAKIN DEDİM!”

Gözleri büyüdü, renkleri sarardı. Kaçmaya başladılar. Dükkan sahibini bıçağı tutan elinden yakaladım. Bileğini kırıp, sivri dişlerimi omzuna geçirdim. Dışarı çıktığımda birkaç tanesi kaçmaya devam ediyordu. Peşlerinden koştum. Birinin üstüne atlayıp yere yapıştırdım. Diğerini tişörtünden yakalayıp duvara fırlattım. Bir başkasını diz kapağından ısırdım. Kana, şiddete doymuyordum. Üstüne çıktığım adamın yüzünü parçalamak için, pençemi havaya kaldırdığımda, durdum. Duyduğum siren sesleri yüzünden değil, daha fazla kan dökmek istemediğimden. Adamı bırakıp neredeyse dörtnala koşmaya başladım. Arkamda üniformalı polislerle geniş bir caddeyi geçerken, sırtıma saplanan bir merminin acısıyla durdum. Sırtüstü yere düştüm. Karanlık gökyüzünde bütün ihtişamıyla parlayan dolunayı gördüm. Gülümsedim. Kim bilir kaçıncı kez, yine bir dönüşüm geçiriyordum. Hayvandan insana... Hangisi daha vahşiydi? Hayatta kalmak için kendini savunan "Hayvan" mı; yoksa sırf öyle istediği için doğayı ve hayvanları katleden "İnsan" mı? Peki ama, insan da bir hayvan değil miydi zaten? Yorulmuştum. Düşünceleri zihnimden uzaklaştırıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapadım. Öldüm.       


Şeytan Dedi Ki

Gözlerimden akan yaşlar arabanın ön camını dövenlere karışıyordu. Ağlıyordum, ama üzüntüden değil. Hırsımdan. Beyaz Ford Fiesta'mla karanlık çevre yolunda hızla ilerliyordum. Seyrek aralıklarla dikilmiş sokak lambalarının çoğu bozuktu. Yolumu aydınlatan tek şey altımdaki arabanın güçlü farları ve ard arda çakan şimşeklerdi. Direksiyonun arkasındaki ibreye kaydı gözüm. 200 ile gidiyordum. "Ölmek için yeterli bir hız..." diye fısıldadım kendi kendime. Radyoyu açtım ve çeken bir kanal bulmak umuduyla boşuna tuşlara bastım. Sonunda sinir bozucu cızırtıdan sıkılıp tekrar kapadım. Başımı kaldırdığımda fosforlu bir tabelanın bana doğru geldiğini gördüm. Biraz yavaşladım ve yanımdan geçip giden tabelada yazılanları okumaya çalıştım. Sadece "Nüfus: 1.666" yazısını seçebildim. Biraz ilerde sık ağaçların altında çinko damlı tipik köy evleri görünmeye başladı. Kaç saattir yoldaydım? Nereye gitmeyi umuyordum? Ve nereye gelmiştim? Şimdi bana bir yıl gibi gelen birkaç saat önce, gün batımında -evet sanıyorum o sırada güneş yeni yeni batıyordu- babamla yaptığımız o bilmemkaçıncı kavgayı hatırladım.

Tam bir kavga denemezdi aslında. Bağıran-çağıran, eşyaları tekmeleyen ve kapıyı vurup çıkan hep bendim. O ise meşhur acıklı bakışını atmış, birşeyler mırıldanmış ve bu haliyle beni daha çok çileden çıkarmıştı. Her zamanki gibi. Zekam, becerilerim, parlak eğitim hayatım, hayal ettiğim işi yaparak kendi ayaklarımın üzerinde duruşum... Hiçbiri... Hiçbiri ona yetmemişti. Yetmiyordu. Bana her defasında acıyarak bakmasına engel olamıyordum. Diğerinden 3 santim kısa olan sağ bacağıma büyük bir kederle bakmasına... "Neden?!" diye bağırmıştım ona bu son kavgada. "Neden bana acıyorsun? Neden bana inanmıyorsun? Çocukluğumdan beri, ne zaman sana hayallerimden bahsetsem, o acıklı ifade gelip suratına oturuyor! Neden baba neden?!" Ve birkaç parça eşyamı toplamış, siktir olup gitmiştim. Bu son perdeydi, bir daha ölsem o eve dönmeyecektim. 

Bir meyhanenin önünde park edip, davetkar anason kokusuna dayanamayarak içeri girdim. Salonda sadece üç masa doluydu. Bir yerlerden Zeki Müren'in "Şeytana Uyduk Bir Kere"si çalınıyordu. Pencere kenarındaki beyaz örtülü bir masaya oturdum. Yanıma gelen garsona "Rakı getir!" dedikten sonra başımı cilalı ahşap duvara dayadım ve gözlerimi kapadım. Önce mezeler, ardından 33'lük rakı şişesi, bardaklar ve buz geldi. Yeri göğü aydınlatan şimşekleri izlerken kadehleri arka arkaya yuvarlamaya başladım.

Üçüncü dubleyi bitirirken meyhanenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Uzaklarda bir yere yıldırım düştü. Bir ses "Selamın aleyküm ağalar!" dedi, "ve aleyküm selam!" diye cevap verdi meyhane halkı. Sarışın ve renkli gözlü bir adam masama doğru yürüdü ve tam önümde durdu. "Müsaade var mı birader?" Benim yaşlarımda görünüyordu. Neden benim masama oturmak istediğini merak ettim bir an. Bu kadar boş masa varken... Cevap vermek yerine önündeki sandalyeyi gösterdim. Oturdu. Bir rakı bardağı istedi. Sonra benimle beraber içmeye başladı. Şüphesiz benden hızlıydı. "Sünger gibi" içiyor, yine de bana mısın demiyordu! İkinci 33'lüğe geçtiğimiz sırada "Eee, benim kim olduğumu falan sormayacak mısın?" diye mırıldandım. "Hayır." dedi gözlerimin içine bakarak, "Çünkü seni tanıyorum." Alaycı bir şekilde güldüm. Başka insanları tanıdığını zanneden insanlarla doluydu dünya. "Sen benim hakkımda ne bilirsin ki..." "Herşeyi." diye sözümü kesti birden. "Hayatını, işini, diğerinden üç santim kısa olan sağ bacağını, küçük bir çocukken ölen anneni, babanı." 

Elimde rakı kadehiyle öylece kalakaldım. Bardağı kafama dikip tekrar masaya bırakırken "Peki sen kimsin?" diye sordum. İçkisinden bir yudum aldı. Arkasına yaslanıp yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle bana baktı. "Bana pek çok isim takıldı." dedi. "Kimine göre Diablo'yum, kimine göre Mephisto. Lucifer... Albız... Azazel... İblis veya Şeytan. Sen seç." "Hah, ben de Cebrail! Memnun oldum!" dedim elimi uzatarak. Yüzündeki gülümseme kayboldu. "Hiç sanmıyorum." dedi ciddi bir şekilde. "Cebrail pek az yeryüzüne iner. En son yedinci yüzyılda Arabistan'ın Hira dağında görüldü." Gök gürledi. Bir şimşek çaktı. Kısa bir sessizlikten sonra öne eğildim ve muzip bir ifadeyle "Madem sen şeytansın, ispat et!" diye fısıldadım. Masalara yığılmış mutsuz ayyaşları gözden geçirdikten sonra "Burada mı?" diye sordu. "Evet, burda!" Sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. Öne eğildi, ceketinin yakasını sağ eline siperledi. Şıklattığı parmaklarının arasından cılız bir alev belirdi ve birkaç saniye içinde kayboldu. "Bismillahirrahmanirahim!" diye fısıldadım. Ayağa kalkmaya çalışırken bir zamanlar anneannemin öğrettiği "şeytanı kahreden dua"yı hatırlamak için beynimi zorluyordum. "Dur, dur, sakin ol! Otur." dedi ellerini kaldırarak. Zaten yürüyecek halim yoktu. “Sana anlattıkları kadar korkunç değilim ben.” dedi gülümseyerek. “İnsanoğlu, kendi hataları için bir günah keçisi aramayı tercih etti hep.” Gözlerim kararıyordu. Başım dönüyordu. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Bardağındaki rakıyı fondip yaptı. Bir şimşek çaktı. Sonra bir tane daha. Yağmur meyhanenin camlarını dövmeye aralıksız devam ediyordu. Kalan rakıyı bardaklarımıza boşaltırken “Sorunun ne olduğunu biliyorum.” dedi. “Baban… Seni tüketiyor… Eritiyor…” “Hıh! Babaymış…” dedim gözlerimde yaşlarla. “Babayı eşşekler ziksin!” 

“İster insan olsun, ister melek; hiçbir erkeğin bir ‘baba figürü’ne ihtiyacı yoktur.” diye devam etti konuşmasına. “Birey olma yolundaki ‘Oğul’ ile ‘Baba’ arasında bir gün, bir çatışma çıkması kaçınılmazdır. Baba, erkeğin yolundaki bir engeldir. Ayağına vurulmuş prangadır! Kurtulmak gerekir.” Ellerini iki yana açıp arkasına yaslandı. “Bak bana! Babama karşı geldim. Onun cennetini terkettim. Mutsuz gibi mi görünüyorum?”

Ön koltukta oturmuş, pencereden kayıp giden ağaçları, yolları, evleri izliyordum. Kısa aralıklarla çakan şimşekler aydınlatıyordu manzarayı. Arabayı o kullanıyordu. Benim aksime, zerre sarhoş olmamıştı herif. Yol boyunca hiç konuşmadan ilerliyorduk. Turuncu ışıklı ekranda saat gece üçü gösteriyordu. Köy evlerinin yerini apartmanlar, ormanların yerini yeşillendirilmiş küçük parklar aldı. Yedi katlı eski bir apartmanın -çocukluğumun geçtiği apartmanın- önünde durduğumuzda “Geldik.” dedi. Arabadan indim. Kederli sarhoşluğum yerini öfke dolu bir ayıklığa bırakmıştı. Kararlı adımlarla binaya girdim. Her zaman yaptığım gibi asansörü çağırmak yerine merdivenleri tırmanmaya başladım. “İblis” ise hemen arkamdaydı. Zili “bir alacaklı gibi”, parmağımı hiç kaldırmadan çalmaya başladım. Babam şaşkın bakışlarla kapıyı açtığında okkalı bir yumrukla adamı yere serdim. “Ne oldu baba?” dedim hole girerken. “Zavallı, topal oğlundan hiç böyle birşey beklemiyodun, di mi?” İblis yanıma geldi ve elini omzuma koydu. Belinden bir tabanca çekti, emniyet kilidini açtıktan sonra elime tutuşturdu. Gözlerini bana dikip “Öldür onu!” dedi. Silahı hala yerde olan babama doğrulttum. Elim titriyordu. Üzerinde pijaması ve korkmuş yüz ifadesiyle bana her zamankinden güçsüz, zayıf göründü. Zayıf ve karaktersiz… “O...Oğlum?” diye fısıldadı. Gözü bir kez daha kısa bacağıma kaydı. Öfkem katlanarak arttı. “Yap şunu!” diye bağırdı İblis ve etrafımda daire çizmeye başladı. “Seni hiçbir zaman tam bir erkek olarak görmedi! Seni sevmedi! Saygı duymadı! Hep bir utanç kaynağı oldun onun için! O ve ailesi için! Bakışlarıyla seni kendi bedeninde bir mahkum yaptı! Özgüvenini kırdı! Bir ‘sakat’tan başka birşey değildin sen ve hala da öylesin! Sağlıklı bir babanın sakat oğlu! Tam bir hayalkırıklığı!” “Yeter!” diye bağırdım kısa ayağımı yere vurarak. Koridorda yankılandı sesim. “Yeter tamam! Bunların hepsini ben yaşadım! Kendimi babama ispatlamak için yıllarca ben kıçımı yırttım! Bütün bunlar olurken sen yoktun yanımda! Bu işi de kendim halledebilirim!” Babamın alnına nişan aldım. Terleyen işaret parmağımı tetiğe yaklaştırdım. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım. “Affet beni oğlum.” diye mırıldandı namlunun ucundaki adam. “Yeniden başlayalım, temiz bir sayfa açalım…” “28 yaşındayım, ‘baba’!” dedim öfkeyle. “Çok geç…” Tetiğe bastım. 

Dışarı çıktığımda şafak yeni yeni söküyordu. Kızıl gökyüzünü seyrederken derin bir nefes aldım. Tek başımaydım. Her zamanki gibi. Beyaz Fiesta’ma bindim ve nereye gideceğim konusunda en ufak bir fikrim olmadan gaza bastım.      

7 Ekim 2013 Pazartesi

hikayeye giriş dersleri -1

-haffız naber sigaran var mı? bu ne oğlum yine neler karalıyorsun? ver bakıyım la şu paragrafa

<<< hay aksi dedi. elinde ki kahve çalışma notları na dökülmüştü uyusam mı diye düşündü.neredeyse gün ağarmak üzereydi, sabah kalkar son düzeltmeleri yaparım diye düşünerek yatağa gitti. 37 yaşındayım dedi içinden yatağa girdiğin de 37 yaşındayım ve hala saçma sapan erotik dergilere öykü yazıyorum.
oysa şehre ilk geldiği zamanı hatırladı,19 yaşını. İlk sene pekte alışamamıştı doğrusu iletişim fakültesine başlamıştı, yıl 1996...
>>>

-öff baydı  çok sıkıcı oğlum bir ton bok püsür durağan film gibi lan tek kamera aynı yatak 10 dakika aksiyon yok
+hahaha zaten onun aksiyonluları başka film dalının konusu ama konusuz
-vayy einstein bu zekayı hikayelere de yansıtsan zaten kesin tutar.
 +nabıcaz ressam bob amca gibi burda da bir yeğen varmış filan mı yapacaz
-tabii oğlum bak şimdi senin hikayeyi şöyle alıyoruz madem yeğen dedin oraya bir yeğen koyalım hatta yeğenler önce bir sigara çık bakayım kuru kuruya yazmak olmaz

<<< 29 yaşındayım dayıyım istanbul'da ikamet ediyorum.Hafta sonları yalnız hafta içi canı sıkılan 5 ablamın beni paylaştığı üzere yaşıyorum pazartesileri...(diye gün gün abla abla sayar)
7 yeğen sahibiyim. Erotik derginin birin de saçma sapan hikayeler yazıyorum ama herkes beni reklam ajansın da çalışıyor biliyor. Yalan değil askerden gelince 1 sene ajansın birin de çalıştım ve hala bulursam reklam yazarlığı ve grafik tarzı işler yapsam da asıl geçimimi o iğrenç hikayelerden kazanıyorum...ha bu arada ben hakan, hakan dayı...
>>>

+nasıl oldu? tatsız ketçaplı mayonezli fast food restauranttan bol baharatlı çeşnili ocak başına geçiş gibi hikayeye renk geldi hacı aynı bob amca gibi.
-hasstir lan
+yalan mı oğlum 5 abla 7 yeğen erotik hikayeler yazan bir dayı bunların göç hikayeleri filan da vardır.değil hikaye 3 cilt sıralı roman olur lan ödül almaz ama ihya eder....
-tamam madem başladık şöyle yapalım....