17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hüstın Bi Problemimiz Var: Büyüyoruz

Rutine bağladık yine, yak bi cıgara. Devlet baba onsekiz diye belirlemiş olsa bile büyümenin yaşı belli değil usta. İnsan ne zaman öleceğinin farkına varır hah işte o zaman büyümüştür artık. Ondan öncesinde omuzları dik tutmanın bi gereği yoktur çünkü zaten çocukluğun getirdiği aymazlıktan dolayı diklerdir hep. Bu farkındalıktan sonraysa sürekli bi dik durma çabaları, sonrası kamburluk, kireçlenme falan filan.

Maymundan mı yoksa akıllı köpek bobiden mi geldik hiç de umrumda değil, esasında nerden geldik nereye gidiyoruz o da pek umrumda değil, değil de şu ayağa kalkmayı akıl eden ilk canlıya fena ayar oluyorum. Daha sudan yeni çıkmışsın bi soluklan, ver sırtını yere. Ne olurdu yatsak çimlere, bakmasak sağa sola, bi gördüğümüz gökyüzü olsaydı, sonra yarım ömür mavi, yarım ömür yıldızlı geceler. Kar, dolu yağarsa sıçtık o ayrı. Hoş, dört-beş yüzyıla kalmaz ona da alışırdık bi şekilde. Ha bu yatıştan önce birileri yastığı da icat etse pek fena olmazdı hani.

Mülksüzlük en güzel iş! Yirmi dört yılda kendi edinimlerimle sahip olduğum hiç bişey yok diye ısrarla iddia edebilirim ama ısrar etmemi gerektirecek bi durumun olacağını da pek sanmam. Bir ara çocukken çalışmışlığım var, o sıra haftalıklarla aldığım şekerli leblebileri de saymıyorum çünkü işe hatır gönülle girmiştim, zaten yaptığım da bişey yoktu. Dişe değer, yaptığım en kayda değer şey ayak altında dolanmamaktı. Başkaları üzerinden edindiklerimden dolayı kayıplarımsa azımsanmayacak kadar; Sprite’ın enbiey yıldızları serisi teneke kutularım, asteriks ve ten-ten’lerden oluşmak üzere iki takım çizgi roman seti, bi sevgili ve uğruna bi süreliğine kaybedilmiş büyük miktarda akıl sağlığının ufak bi kısmı, tonla çakmak (çoğunluğu, içinden “ulan benim çakmağım kayıp” deyip usulca çakmaklarımı cebe indiren arkadaşlarımca), beş- on tane uçlu kalem, cüzzi bi miktar para, iki tane kol saati ve oturup uzun uzun konuşulması gereken, bizlere göre zamansız yaratana göre tam zamanında göçüp giden bi abi ve daha hatırlayamadığım bi dünya, anneme göre atılacak ıvır zıvır bana göreyse yangında ilk kurtarılacak, şey.

Mülksüzlük güzel iş dedik, güzel iş tabi. Her kaybında insan aslında aidiyetin ne de kürek bişey olduğunun azar azar da olsa farkına varmakta. Aidiyet için kullandığımız en önemli iki ödeme şekli; Para, sevgi. “Saygı da var ulan” diyip ellerini hafif nazi selamı çakar gibi, hafifse mangal yeller gibi kaldıranlar olabilir tabi ki, normaldir. Tam burda araya çok severek kullandığım bi vecize girer; Ha siktir ordan! Bu da esasında saygı denen şeyin hiç var olmadığını gözler önüne biraz da olsa serer umarım, en azından insan ilişkileri açısından. “Var ulan işte” diyenlerinize iki satır yukarı bakmanızı “saygıyla” öneririm ki bu da var dediğimiz saygının esasında ne kadar osuruktan teyyare bi şekilde bizler tarafından yaratıldığını anlamanıza umarım yardımcı olur, yok anlamadınızsa bu da en az “maymun – akıllı kuçu bobi” ikilemi kadar ilgi çekecektir.

Ödemezsen alamazsın, sevmezsen sevilemezsin! Sistemin en basit izahatı. Ha emek de var tabi ama ,zaten seve seve olmasa da başka yollardan emek sarf etmen gerekeceği için lafını etmeye pek gerek yoktur diye zannediyorum. Misal ekmek; farz etki ödemedim öyle çıkarken marketten yakaladılar ve bende şöyle bi açıklamaya giriştim : Bak güzel abim, bu ekmeği nerden aldın, fırın. Fırında bunu neyden yaptılar, un. Unu nerden aldılar ,fabrika. Fabrika bunun buğdayını kimden aldı, çiftçi. Çiftçi bu buğdayı nerden elde etti, toprak. E be daltarrak benim olanı almak için bide para mı vericektim üstüne. Beni Allah yarattı da seni zembille mi indirdiler bu dünyaya. Toprak aynı toprak, bi o kadar da çok; Alayı senin, alayı benim.”. Bence dinlemezler, dinleselerde kayda değer bulacakları tek kelime “daltarrak” olacağı için ufağından büyük çaplısına kadar geniş bi yelpazede arbede yaşamamızın olasılığı anlaşılma ihtimalimden bi hayli yüksek olacaktır.

Sevgi meselesiyse apayrı, bazen seversin karşılığında sevgi görürsün, bazen göremezsin. Bazense sevilirsin de ,ama zerre umrunda olmaz, bu arada ocağına incir ağacığını dikip, hayatının geri kalanını psikolog seanslarıyla harcayıp ve kutu kutu pense’ den kutu kutu zanax’ a dikey geçiş yapan hayatın ne holivud, ne de avrupa sinemasında ilgileri üzerine çekebileceğini pek sanmam. Bolivud’unsa bunun yerine Kama- Sutra’yı anlatan bi film çekmesini sadece ben değil, büyük bi çoğunluk zaten çok zamandır beklemekte. Tabi ki kaygılarımız tamamiyle sanatsal ve sağlıklı bi yaşam adına.

Bütün bunları yazdıktan sonra gidip yatacağım yer psikoloğumun koltuğu yerine çimler olsaydı tabi ki daha güzel olacaktı ama herkesin elinden gelen bi yere kadar. Sonuçta gidip çimlerin üstüne yatsam uzun uzun, muhtemelen “deli” diye bi belediye ekibi yollarlar üstüme. Tabi bunların olmaması için psikoloğa gidiyorum ki kimse beni deli sanmasın, sadece modern çağın sorunlarını aşmak için profesyonel yardım için para ödeyen ( bu arada zengin falan olduğumu da anlasınlar tabi, psikolog parası bu boru değil, çok daha kalını) über-modern bi insan olduğumu anlasınlar.

Bütün bunlar başıma neden geldi peki? Sırasıyla cevap vereyim; Sevdim, umursanmadım, sevildim, umursamadım, tekrar sevildim, karşılığında bende sevdim, elde etmeye çalıştığım şeyler oldu, bazılarını elde ettim bazılarını edemedim sonra elde ettiklerimden ya sıkıldım yada kaybettim. Bütün bunlar yerine gidip uzansaydım çimlere, zaten tam da büyüdüğümü fark ettiğim andaydım, tam da sudan çıkmış balığa dönmüşüm. Durup bi nefes alsam, sırtımı yere versem.

Şimdi, siz naparsınız bilemem ama ben psikoloğumun koltuğuna osurmak için yapılan yolculuğuma sağ yada sol adımlarımdan birini atarak başlamak üzereyim. Ha eğer toplu bi halde sırtları yere verip bi daha hiç kalkmayalım diyenleriniz olursa erken haber verin, öncesinde gidip bi tekel’e uğramam gerek.