12 Ocak 2014 Pazar

-şu hint elleri

uyandım
uyanmanın meyalini anlayamıyorum
tam olarak uyandığım
-marlboro
kırmızı
kutudan çıkar
fakiriz, sağlam kroşeler için bekleyiniz
boş zamanlarda kulak arkasına kadınlar koyarım
bir haremim var
onu her gece dizlerimde sallarım
kafesin kapısını kapatmaz isem
kafes bile kaçar benden
bilirim
uyandım
bir virgül koyup
küfürlerin legal olduğu bir anayasa için iç çekiyorum

7 Ocak 2014 Salı

46

birkaç kitap okudum ve kendimi gördüm,
sıkıntımı; aslında hiç de yalnız olmadığımı anladım.
fakat kainatta yalnız olmayışım, şu evde yalnız oluşumun yanında,
1 puana razı olmak gibi hissettiriyor.

beşiktaşlı olan anlar.

6 Ocak 2014 Pazartesi

mesaj yok


Uyumayı gerçekten seviyorum. Ama bazen -tıpkı şu an olduğu gibi- ipin ucunu kaçırdığım da oluyor. Gerekli olan tüm kontrolleri yaptım ve evet, evimdeyim; yalnızım, vücudumda bir acı, kesik ya da herhangi bir dikiş izi yok. Cep telefonumu bulamıyorum. Önemi yok. Kahvaltı yapmam lazım çünkü uyanır uyanmaz yakılan sigaraların lezzeti konusunda baş ağrılarım ve ben genelde aynı fikirde olmuyoruz. Mutfağa geçip çaydanlığa musluktan su dolduruyorum, demliğin içindeki bayat çayları lavabonun içine boşaltmam lazım. Ama bu iş sanıldığından daha zordur. Demliğin kıçına birkaç kez okkalı bir şekilde vurmazsanız, o çaylar yapıştıkları yerden ayrılmazlar. Ben demliğe vurmak yerine onu birkaç kez musluğa geçirmeyi tercih ediyorum. Gürültülü ama temiz iş. İçini boşalttıktan sonra kalan artıkları da birkaç kez suyla çalkalayarak tekrar boşaltıyorum. Eskiden bu evdeki en şiddetli gündüz kavgaları, demliğin içindeki bayat çayı bir çöp poşetine değil de musluğun içine boşaltmayı tercih etmemden dolayı yaşanırdı. Ailecek en korktuğumuz şey tıkanacak olası bir boruydu.

Güzel çay: 5 çorba kaşığı çay, iki tatlı kaşığı bergamot.

Kahvaltılarımda hafta içinde ruh halime göre patates kızartması, patates kızartmalı omlet ya da sadece omlet olarak değişen bir menüm vardır. Hesabını yapmayacak kadar kazandığım zamanlarda ise pizza söylerim. Mozzarella peyniniri, mısır, ve sucuk (kalın hamur). Derinlerden telefonumun titreşimi geliyor, yatak odasından, büyük ihtimalle yatak ve duvarın arasındaki her tür eşyanın düşebildiği fakat yalnızca elimin giremediği o muhteşem boşluktan. Titreşim duruyor, yatağı yerinden oynatıp boşluğa elimi sokarak telefonuma kavuşuyorum. 11 cevapsız arama, mesaj yok.

Kahvaltıma geri dönüp henüz kaynamış olan suyu demliğe boşaltıp, çaydanlığa tekrar musluktan su çekip ocağı en düşük seviyeye getiriyorum. Evde ekmek olmadığı için omletimi büyük ihtimalle iki günlük olan poğaçalarla beraber yiyorum. Yemek fiili benim için yalnızca hayatın geri kalanına devam edebilmek için yapılması gereken bir rutin. Bu işe büyük anlamlar yükleyen insanları anlayamam ve onlardan pek hoşlanmam. Hayatımda hiç rezervasyon ile çalışan bir benzin istasyonu, menü dağıtan bir pompacı görmedim. Ya da dostlarıyla istasyonda randevulaşan bir otomobil.

Telefon titrer
İstanbul'un en fiyakalı gettolarından birinde, eskiden ailemle beraber şimdi ise tek başıma oturduğum bu evde o kadar uzun süredir mutsuzluğun nasıl daha da arttırılabileceği üzerinde kısa zamanlı çalışmalar yapıp, düşüncelerimi canı sıkılan bir komşu edesıyla gizlice dinliyorum. Onaylanma ihtiyacım tamamen kaybolmuştu ve yalancı bir arkadaş gibi kendime başarılı olamayacağım konularda ciddi derecede gaz veriyordum. İyi bir şekilde kurgulayıp, pratiğe geçirdiğim yalanların tümü, (sanırım 17 yaşından itibaren) yalnızca kendime söylediğim yalanlardı. Mesela bir dönem gerçekten başarılı bir astronot olabileceğimi düşünmüştüm. Özgüvenimi arttırabilecek şeyleri kendime tıpkı penis büyütücü, performans arttırıcı ürünler gibi pazarlıyordum.
Şimdi kendimi şu an televizyonda dün akşam oynanmış Sivas - Karabük maçını yorumlayan adamlar ile aynı şekilde hissediyorum. Meseleyle uzaktan yakından alakası olmayan, her biri farklı bir üç büyük takım taraftarı ama yine de konuşarak doldurması gereken 45 daikaları olan şu üç adam gibi, yabancı.

Bir kahvaltının ya da herhangi bir öğünün sizin için nasıl bir önemi olabilir. İnanması güç ama bu kahvaltı benim için gerçekten önemli. Bu benim geride bırakacağım sikik hayatın son kahvaltısı. Bu, evde yudumladığım son çay, bu evde son kez şu küçük televizyona bakıyorum, bu evde son kez dün gece kafayı çektim, bu evde son kez dişlerimi fırçalayacağım yaklaşık 15 dakika sonra.
Telefon titremeye devam ediyor...
13 cevapsız arama, mesaj yok.

Bu titreşim sesi hayatım boyunca beni hep tedirgin etti. Hep korkarak yaşadım, ya bir emir içeriyordu ya da nefret söylemleri; ölüm haberleri, ayrılık konuşmaları, yol ayrımları, banka borçları, kirasını isteyen ev sahibi... Ama şimdi, bu ses benim zaferim. Ben kazandım ve beni asla yakalayamayacaksınız.

Odaya geçip son çağrı da biter bitmez sim kartı telefondan çıkartıp telefonun üzerinde küçük bir dans gösterisi yapıyorum. bir yandan da sim kartı ısırıyorum. Tüm kalıntılar klozete. Uzun paltom, siyah güneş gözlüğüm ve içi para dolu çantamla beraber evden çıkıyorum.




3 Ocak 2014 Cuma

pasifik trenini kaçırırsan aklında bulunsun

rüyalardayım
bu sabah kalktım
çiçekleri kokladım
Tanrım ne güzel gün

uyanış
sıfır beş çift sıfır 
çift sıfırların hatırına 
şu yatağa uzan
kalçan açık kalsın
bileylenip geliyorum 


kelimeyi bozdum
hayrola mahalleyi yıkmaya mı geliyorsunuz 
şu bozukluklara hiç dayanamıyorsun
demir devri kapandı 
göğüsler yahut internet 
plastik bir mermi ile vurulursam kanayan gururumdur 



iktisadi ve idari bilimler fuck 
saat yedi kırk
sesleniyorum

ey dörtten ve yediden yaratılan
bacak açın yanlış
ışık loş aferin pezevenge
olur da dudağımdan ıssırırsan
kalem tutsun elim 
ben sanayi devrimine gebe bir on üçüncü yüz yıl kaltağı
doğurmam uzun sürdü
,
kıyamadım kuşlara



nah şuramda 
belirli belirsiz acıların açısı 
kafam dingil
soy adım Banhart 

şimdi üstünü ört de gidelim 

1 Ocak 2014 Çarşamba

Kedilerden Korkan Kız

Kediler duyguları konusunda dürüsttür.
İnsanlar ise duygularını gizler.
-ernest hemingway-


Nasıl korkarsın ya!

Gerçekten inanamıyorum sana! Onların o minik pembe burunları, böyle heyecanla oynattıkları kuyrukları, yumuşacık patileri…

Hem hayvanları sevmeyen insanları sevemezmiş…

Bak, kediler cennetin bekçisidir. Satanistler o yüzden kedi öldürür. Kutsal hayvan yani…

50 yaşına geldiğimde, tek başıma, kedileriyle yaşayan bir kadın olmak istiyorum ben. Evlenmek mi? Aman uzak dursun…

Ya ben bütün gün onların şapsallıklarına gülüyorum videolarını izleyip, bak sana da göndereyim bir tane garanti yenersin korkunu, o kadar komik ki…

Tamam! Artık daha fazla bir şey duymak istemiyorum bu konuyla alakalı.

Kedilerden korkan kız, elindeki çatalı yavaşca masaya bıraktı. Etrafını sarmış 3 çift fosforlu göz ile yemek yediği restaurantın bahçesinde, psikolojik bir harp halindeydi. Düşmanlarının doğal güdüleri ile ona doğru sinsice yaklaşmalarını, korkudan doğan bir yetenek ile önceden sezmişti.

Düşmanları yavaşça ona doğru yaklaşıyordu.

Sakin olmalıydı.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

İlk saldırıyı yapmanın kendisine avantaj sağlayacağını düşünmüştü.

Hiç bir şey olmadı.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

Kimseye belli etmemek zorundaydı çünkü kedilerden korkanları, insanlar yadırgardı.

Küçük asalaklar, dedi kedilerden korkan kız içinden.

Önce masamın etrafını sardılar, birazdan içlerinden en iri olanı -ki irilik kendine güvenmek ile doğrudan ilişkiliydi-karşısımdaki boş sandalyeye zıplayacak, oradan da masama çıkıp, burnunu yemeğimin içine sokmaya çalışacak.

Daha önce yaşamıştı.

İşyerinde yemekhane olmadığı için öğle yemeklerini dışarıda yemek zorundaydı.

Çöpler sizin yemeniz için pisliklerle dolu ve evet, yemeğime burnunu sokarken, muhtemelen diğer masalardakiler masama bakıp gülümseyecek, hatta birileri fotoğrafını çekip arkadaşlarına gönderecek.

Peki ben? Sadece bakacağım.

Kimileri için bu durum dünyadaki en tatlı, en zorlu yemeğe ulaşma mücadelesi olsa da, hiç biri Afrika’da insanların acılarını umursamazdı.

Kedilerden korkan kız da öyle.

Yalnız kaldığında dünyaya sadece kedilerden korkmak için geldiğini düşünürdü.

Öyle olmadığına inanmak içinde elinde çok fazla sebep yoktu.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

Olması gereken yine olmadı.

İnsanlar madem hayvanları önemsiyor, bunlar için değil de nesli tükenmekte olanlar için mücadele etsinler, bunlar zaten her yerdeler!

Elini önündeki tabağa götürdü. Daha bir parça bile yiyemediği etini, iki parmağıyla tutup, bütün gücüyle restaurantın en uzak ucuna fırlattı.

B Planı.

En son yaptığı zaman hedefi tam 12den vurmuştu.

Bullseye!

Bu sefer koca et parçası kimseye çarpmadan duvara yapıştı.

BAM!

Tam olarak çıkan ses buydu;

BAM!

Duvara yapışan etin peşinden giden düşmanlarından kurtuldu. Hesabı masaya bırakıp, ofise döndü.

O öğleden sonra duvardaki sos lekesini çıkartması 15 dakika süren garsonun hayatında hiç bir değişiklik olmadı.

O öğleden sonra ofiste gündelik ve sıkıcı işleriyle 4 saat uğraşan kedilerden korkan kızın da hayatında bir değişiklik olmadı.

Tam saatinde işten çıktı, işyerinin servisine bindi, mahallesine geldiğinde servis ışıklardan sola dönmeden indi, dümdüz 173 adım attı, önce yanlış anahtarı kilide sokmaya çalıştı, kendine kızıp doğru anahtar ile kapıyı açtı, 39 basamak çıkıp, katın kuzeybatısındaki evine ulaştı.

Üstündekileri çıkartmadan kanepeye uzanıp, televizyonu açtı. Önce televizyona, sonra halıya, sonra kumandaya, sonra dışarıya baktı.

Sıkıldığını belli etmek için tavana bakmazdı. Sıradan olanı hiç bir zaman sevmezdi.

Kanepede uyuyakaldı.

Bir anda…

Soğuk dedi, Kar var dışarıda. Bir de ses, rüzgar. Bir yerlere çarpan rüzgar.

Bomboş, karanlık bir sokakta tek başına yürürken duyduğun rüzgarın sesi. Tek  başına olduğun zaman seni korkutmak için çıkarttığı ses. Boş bir odada duvarları tokatlar gibi. Ufacık bir dokunuş, kocaman bir gürültü.

Soğuk dedi, Kar var dışarıda.

Her yılbaşında yağmasını beklediğin ama hiç yağmayan, sadece filmlerde gördüğün gibi pürüzsüz ve bakir bir kar. Kardanadamları bile kör edecek kadar beyaz bir kar. Çocukların dışarı çıkıp oynamasına ailelerin izin vermeyeceği kadar uçsuz bucaksız.

Soğuk dedi.

Sadece kendi kendine hissedebileceğin kadar soğuk. Bedeninden uzaklaştığın zaman duyduğun özlem kadar soğuk. Öldüm dedirtecek kadar soğuk. Yaşıyorum dedirtmeyecek kadar soğuk.

Bu odayı tanıyorum bir yerden.

Kemirilmiş ahşap duvarlar, pencerelerdeki naylonlar, üzeri yeraltı öykülerinde geçen tüm insan sıvılarıyla dolu bu yatak.

Bu odayı tanıyorum bir yerden.

Bir düş mü? Yoksa birinin anlattığı bir anı mı?

İnsan yaşadığı şeyleri kendine anlatır. Hem de bir an bile duraksamadan, hiç bir ayrıntıyı atlamadan…

Biliyorum, önümde duran dibi kararmış kaşığın ne işe yaradığını.

Mum yanıyor, kaşığın dibi kararıyor, kaşığın içindeki beyaz toz pişiyor, şırıngıya doluyor, turnike damarı belirgin kılıyor, el titriyor, şırınga deriyi deliyor ve damarı buluyor.

Uzun yılların arkadaşlığı, ihtiyacın olduğu zaman yanında olan, kimilerinin hayatları boyunca bulamadığı hem iyi gün hem kötü gün dostu.

Kollarına baktı kedilerden korkan kız.

Bir ismim olmalı dedi. Ne zaman unuttum, hiç var oldu mu?

Şırıngayı koluna yaklaştırdı.

Bunu yapmamalıyım.

Düşlerinde insan istediğini yapabilirdi. İnsanlar bunun için bir sürü kitap okuyup, seanslara katılıyordu.

O zaman bu fırsatı kaçırmamalıydı. Ama kolları çoktan önceki fırsatlarda kullanılmıştı. Canının yanmasından korktu.

Düşünde kolu acırsa, muhtemelen yastığın altına soktuğu kolu, ağırlaşan kafasının ağırlığı altında uyuşmaya başlamış demekti.

Vazgeçti.

Bir kitap okumuştu. O dönemin en popüler kitabı. Kitaptaki kız bağımlıydı. Ailelere yakalanmadan bağımlı olmanın yolunu anlatıyordu;

Ayak parmaklarının arası. Böylece izi belli olmazdı. Kaç kişi ayak parmaklarınızın arasına bakmayı akıl ederdi ki?

İşaret parmağı ve serçe parmağının arasında geçen damara sapladı şırıngayı.

Bekleyiş, kahkaha, gözyaşı, sorular, cevaplar, görüntüler, sesler, soluklar, yoksunluklar, umutlar, bir deniz, bir gökyüzü, bir cennet, bir cehennem, karşılaştırmalar, edebiyat, insan beyni bu kadar hızlı çalışamazdı.

Odanın kapısı açıldı.

Yaraları biliyorum, keloid bunlar. Vücudunda bir yara açılır, iyileşmesi için akyuvarlar, beynin emir ile yaraya müdahale ederler . İşlerini bitirir, yarayı iyileştirirler. Ama bazıları ayrılmak istemez, köyden akrabalarını getirir, yaranın üzerinde köylerinin derneğini kurarlar, mahalle onların geldikleri yerin ismi ile anılmaya başlar, yaranın iyileşmesi durmaz ve yaranın üzerinde çarpık kentleşme olur.

Derinin içinde hapis kalmış dev bir solucan gibi.

Yaralı bir yüz kapının girişinden ona doğru baktı.

Beyaz at, prensten önce gelmişti. Prensesi üstüne almış, sonsuzluklarda son sürat koşuyorlardı.

Prenses, prensine naz yapmayacaktı.

Masallardaki orospu prenseslerden olmayacaktı.

Sikişmek için 40 gün 40 gece sürecek bir düğünü beklemeyecekti.

Beklemedi.

Düğün sonrası boynunda asılı duran kurdeleye takılacak paralar için saatlerce ayakta beklemeyecekti.

Beklemedi.

Prens işini bitirip, avucundaki parayı yatağa fırlattı, beyaz atını prensesiyle bırakıp odadan çıktı.

Prens odadan çıkınca, prensesin damarlarında dolaşan beyaz at huysuzlanmaya başladı. Prensesin vücudundan çıkmaya çalışıyordu.

Bembeyaz yeleli at, sabun köpüklerine dönüşmeye başladı.

Beklediğim bir prens miydi, yoksa beyaz atı mıydı?

Bir anda...

Rüzgar var dedi. Deniz dalgalanıyor. Rüzgar var dedi. Dalgalar kayalıklara çarpıyor. Köpükler…

Ağzından çıkmaya başlayan köpükleri durdurmaya çalıştı.

Rüzgar var dedi. Birşeyler yırtılıyor. Rüzgar var dedi. İçim değil yırtılan. Köpükler.

Rüzgar tüm gücüyle naylonlarla kapatılmış pencereye vuruyordu.

Rüzgarın ve naylonun arasındaki savaş. Dünya tarihinde daha anlamsız savaşlar olmuştu.

Rüzgar, naylonu yendi.

Düşmanın son kalesini ele geçirmiş bir ordu gibi doldu odanın içine.

İntihar ettim, dedi.

Ölmek için güzel bir gün olduğuna inananlar ne kadar ahmak!

Yırtık naylonun rüzgarda sallanışı, savaşı kaybetmiş bir generalin idamı gibi.

Darağacında, boynu kırılmış üniformalı bir beden.

Dışarıyı görebiliyorum.

Ay var, yıldızlar ve gözler…

Fosforlu gözler. Pencereden tırmanmış, bana bakıyorlar.

3 çift fosforlu göz belirdi pencerede. Yavaşca odanın içine girdiler. İri olan en önde -ki irilik kendine güvenmek ile doğrudan ilişkiliydi- diğer 2si arkasından geliyor.

Barış görüşmeleri başlayacak.

Korku hissetmiyorum.

İlk saldırıyı yapan kazanır.

Bizim için bile sert bir kış. Derimizi kaplayan kürk bile yetmiyor bizi korumaya. Senin ise üzerinde hiç birşey yok. Çırılçıplaksın.

İlk saldırıyı yapan kazanır.

Ben bir anneyim, beslemem gereken bir ailem var.

Size verebilecek hiç birşeyim yok, dedi kedilerden korkan kız ağzındaki köpüklerden boğulurken.

Sorun etme, çöpler bizim yiyebileceğimiz bir sürü pislik ile dolu, o yüzden buradayız.

Afiyet olsun.

Önce çocuklarım.

Dişlerinin bu kadar sivri olduğunu bilmiyordum, vücuduma saplanana kadar…

Mutlak yenilgi.

Kedilerden korkan kız, kötü düşünden uyanan biri gibi değil de, geçirdiği kötü günleri düşünen birinin, anıları zihninden uzaklaştırmak için yaptığı kafa hareketi ile uykusundan uyandı.

Kafasının ağırlığında uyuşmuş koluna dokundu, hiç birşey hissetmedi.

Açık televizyona baktı. Saatin fazlasıyla geç olduğunu televizyondaki programdan anladı.

Basit bir dekor önünde, uzun bir masanın iki ucuna oturmuş sunucu ve konuğu bir konu üzerine hararetli bir tartışma içindelerdi.

Ne de olsa sabah – akşam demeden milyonlar televizyon karşında onları izliyordu.

İş ahlakı.

Sunucunun karşındaki konuk, Güney Amerikalı kabileleri kendi tanrısının varlığına inandırmaya çalışan bir misyoner edasıyla konuşuyordu.

- Bakın beyefendi, reenkarnasyon diye birşey vardır. Bedenlerimiz değişse de ruhumuz sonsuzdur.

Sunucu, kabilenin reisidir,

- Hanımefendi olur mu öyle şey? Bunlar boş insan işi.

Misyoner fikri için denizleri aşmıştır,

-  Olur efendim. Her beden ruhumuz için yeni bir başlangıçtır. Bu sonsuzluk içinde, her bedende ruhumuz sıfırlanmak ister. Eski bedenimizin anılarını unutmaya çalışır fakat, mesela fobilerimiz, nereden geliyor? Fobilerimiz, korkularımız geçmiş hayatımızda yaşadığımız kötü tecrübelerimiz yüzünden ruhumuzun yeni hayatında kendine çektiği setlerdir.

Kabile reisi, misyonere barış çubuğunu uzatır,

- Şimdi bir reklam arasına gitmemiz lazım.

Kedilerden korkan kız, uyuşması geçen koluyla sehpanın üzerinde duran kumandayı alıp, televizyonu kapattı.

Kanepede uyuyakaldığı için her yeri ağrıyordu. Güçlükle doğrulup ayağa kalktı. Işığı söndürüp, odadan çıktı.

Yatak odasına gitmek için koridoru geçerken, televizyondaki kadının söylediği şeyleri düşünüp, kendi kendine söylendi;

- Saçmalık! Dünyada kaç kişi palyaçolar tarafından öldürülmüş olabilir ki!