30 Haziran 2014 Pazartesi

Zihinsel Fışkırtılar - 3

Herkes birbirini sikmek istiyordu. Kadınlar erkekleri, erkekler kadınları, erkekler erkekleri, kadınlar kadınları… Tüm yaşamımız birbirimizi sikmek üzerine kuruluydu. Bense dünyayı sikmek istiyordum. Bu harikulade gezegeni. Bu müthiş canlı organizmayı. İki elimi hafif şişkin olan ekvatoruna koymak, ve hafif basık olan kutuplarına bedenimi dayayarak sikmek istiyordum Dünya’yı. Ona doggy yapmak istiyordum. Tek bir loptan oluşan bir göt olarak düşünüyordum bu gezegeni ve şüphesiz ki her erkek biraz götçüydü. Dünya kesinlikle bir göt olmalıydı. Çünkü içinde bu kadar bok barındırmasının başka hiçbir açıklaması olamazdı. Dünya üzerinde bir delik açıp korunmadan sikmek istiyordum onu. “Ben korunmam ve cüzdanında prezervatif taşıyan adamlardan değilim” dediğimde yataktan kalkan kadınlar gibi, sonsuz boşlukta boğazına sarılıp tekrar yatağa atmak istiyordum –ve içine boşalmak. Dünya’ya kendimden bir şeyler katmak istiyordum kısaca. Tanrı’yı da aramıza alıp üçlü yapmak istiyordum. Baba-oğul-kutsal ruh olarak ensestin dibine vurmak istiyordum. Hangimizin baba, hangimizin oğul, hangimizin kutsal ruh olduğu önemsizdi. Her şey önemsizdi, tek istediğim Tanrı’nın ağzına vermek ve tüm kutsal menimi yutmasını sağlamaktı. Hepsini istiyordum. Her şeyi. Tüm bunları istiyordum. Bir bir ve de aynı anda…

İstiyordum. Ama vakit çok geçti.
- Kadıköy’de bir çatı katı
30 Haziran 2014 / Bir Üstüngel Arı
***

Sen

Tahta penceremden dikizliyorum hayatı güneşsiz günlerde
Evden hiç çıkmadan.
Bir bir geçiyor herkes sokağımdan,
Kalabalıkları daha da kalabalıklaştırmak için.
Koşar adımlarla yok oluyorlar gözden
Bir köşede sensizlikle boğuşuyorum ben de akşama kadar.
Her defasında yüzüstü kapaklanıyorum düşlerime.
Faili meçhul bir halde.
Ölü uyanıyorum sabahlara.

Sen..
Sen derin mavi ayazların serin suları,
Sen yeşil gökyüzünün bize yağdırdığı.
Bütün umutların anavatanı
Zamanın aydınlığı..

27 Haziran 2014 Cuma

Kanser

Normal bir gündü, en azından ben öyle hissetmek istiyordum.Kapı çalana kadar keyfim yerinde sayılırdı, kimdi bu ve neden gelmişti ki ?
Kapıyı açtım, karşımda apartmanın merdivenlerini silen teyze duruyordu.
-Su verir misin oğlum
-Tabii ki bir dakika
Etrafı silmek için eğildi.Tam o sırada memelerine baktım bende.Hiçbir beklentim yoktu ama baktım,çünkü bakmak zorundaydım.Sağ göğsünden bir sıvı akıyordu ve belirgindi.O an birşey sormadan kapıyı kapattım, hem ne sorabilirdim ki.

Aynı gün binaya girip çıkarken etrafdakilerin sohbetine kulağım takıldı.Kansermiş o kandın.Kanser! O sikik merdiveleri silecek kadar kanser.Ve haftada dört beş bina temizleyecek o kanser.

Yöneticinin verdiği üç beş kuruştan kanser,kocası çalışmayıp oğlu okumadığından kanser,erken yaşta evlenip hiç sevilmediğinden belki de bazı geceler aç uyuyup aynı yemeği dört öğün yediğinden.Kemoterapiye yürüyerek gittiğinden.Parasızlığın insanı o denli düşürdüğünden.Veznedeki memurdan ve komşularının acıyan bakışlarından,erken yaşta kaybettiği hayatından.Kış cabuk bitsin diye dualar ettiğinden,odunları kırıp taşıdığından,iki yıldır aynı ayakkabıyı giydiğinden, ev sahibinin evimi çabuk boşaltın dediğinden, çevresinde ki herkesten kanser.

26 Haziran 2014 Perşembe

beylikdüzü (ruhi)

...seni bir semt kadar sevmiştim…bir semti sever gibi…tribünden bir semte bakar gibi bakmıştım sana…oysa sen ne demiştin “siktir lan kim sever beylikdüzü’nü” işte o anda yani tam o anda saat 23.15’te pasajın orada ki köşeden kırmızı magirus'la selim döndü ve kolonlarda bangır bangır “nerden baksan tutarsızlık nerden baksan ahmakça” diye sesleniyordu ahmet kaya …(ve ben önce az önce bana söven yasemin'e sonra sabah ki kuponu 4.ayakta yatıran halis karataş'a daha sonra imla kurallarını bilmediğimden yine kazanamadığım öss'ye daha sonra magirustan inmekte olan selim'e ve daha kimler kimlere tatlı tatlı tatlandırıcı laflar ediyordum. )hem afili dergi izdiham'ın dediği gibi "küfür serserinin sadakasıdır"

(spoiler)“beylikdüzü istanbul il sınırları içinde bulunan güzide bir ilçemizdir.bitki örtüsü binalardan oluşan bu semtimiz grilik bakımından ankara’yı  andırsa da istanbul’dadır. beylikdüzü’nün tarihi m.ö. (metrobüsten önce) ve m.s. (metrobüsten sonra)  olmak üzere ikiye ayrılır. bağzı kendini bilmez muavinler otobüslerine adam toplamak için hala istanbul diye çığırtkanlık yapsa da siz o densizlere kanmayın orası zaten istanbuldur.(yersen)”

"seloo bağlasan bir sigara aslan" "şlaaak(buraya görsel gelecek)hadi başka kapıya" "yaaa sikicem hadi be oğlum zaten fitilim kıtipiyozluk yapma sende hatta bi jantilik yapta iki çay söyle köşeden"....

bazen kendimi yozgattan ldp ye çıkan tek oy gibi hissediyorum

24 Haziran 2014 Salı

Kulübe No.3: Chopin...

Şayet bir yolculukta büyük bir ormanın ortasındaki bir açıklığa kurulmuş, her birinin bir besteci adını taşıdığı kulübelerde kalınan, bin kişiye yakın bir konser çadırında çoluk, çocuk, gençten oluşan bir senfoni orkestrasının her gün iki posta çalıştığı bir kamptan bahsedilirse, burada yolculuğun ana maksadının eğitim olduğu ortadadır… Yalnız, bu ormanın içine kurulu kampta bir tane piyano vardır sadece ve o da yemeklerin yendiği mekandadır. Yirmiden fazla piyano öğrencisinin diğer kamp öğrencilerinden farkını kampın kapanış günü eğitmen S.M.M açıkça şöyle ifade etmiştir: “Kampta piyano olmadığı için öğrencilerimiz her gün üç kilometrelik patikadan kasabadaki okula gittiler ve döndüler. Hem de günde iki kere. Dolayısıyla piyano öğrencilerimiz toplam kamp süresince yüz yirmi kilometre yol yürüdü.” Yürümeye tabii ki değer çünkü öyle bir patikadan kasabaya ulaşılır ki bu patika kuşkusuz boşboğazlıkla zedelenmeyen bir yürüyüş anlayışına sahip öğrenciler tarafından kat edilir. Hele ki ulaşılan kasaba (bu arada mekan Çek Cumhuriyeti’nde Horni Jeleni isimli bir kasabadır) hakikaten de Croach End’e benzer. Beyaz ahşap evlerden günün hangi saatinde geçilirse geçilsin, sadece arada evlerin bahçesinde bekleyen bir iki köpeğin saldırgan havlamaları dışında bir çıt çıkmaz. Kimse ürpermez de çünkü realitenin koruyucu kalkanı durur: Mesela yirmiden fazla çocuk on küsur kadar yetişkin eşliğinde giderler kasabadaki okula. Kasabadaki okul bir konservatuar değildir ama her sınıfında bir piyano mevcuttur. Daha geniş sınıflarda ise kuyruklu piyanolar durur. Muhtemelen okulların tatil olduğu o yaz mevsiminde kasabaya yoğun bir gürültü saldıklarını düşünmelerine rağmen, öğrenciler daha o yaşta adeta piyano virtüözü oldukları için bu gürültüyü rahatsızlık babında ele almak yanlış olur.

-*-

Sondan bir iki önceki gece gerçekten de korkunçtur. Gece gece ormanın içinde kaybolmacalı, ebelemece gibi bir oyun oynatırlar ve bu oyunun kurallarını anlamak mümkün değildir. Biri kampa nispeten yakın bir yerlerde ''ağaçların arasında oturur beklerim'' diye düşünür ve ''oyundan muaf tutulurum'' umuduyla oturur ağacın dibine ve bekler… Gerçekten başka da bir şey olmaz ama enstantaneleri vardır bu oyunun: İki takım ormanın içinde farklı yerlerde kaybolurlar. Altında beklenilen ağacın arkasındaki çalılardan gelen nispeten daha küçük iki çocuğun sanki yıllar önce ormanda kaybolmuş da hayaletleri ya da kendileri bir şekilde hala ormanda duyuluyormuş, görülüyormuş ve de en korkuncu hissediliyormuş gibi kıkırdamaları bir an önce ebelenip kampa geri götürülme isteğini körükler. İki oyuncu oturup beklenilen ağacın arkasındaki çalılarda rakip takımdan saklanırsa, birilerinin dilinin tutulmasına ramak kalmışken yapılması gereken tek şey, karşı takımın oyuncusunun (hangi takımda olunduğunun bile anlaşılamadığı bir oyundur da) sizi gururla ebeleyip büyüklük taslamasına göz yummaktır. Ama ek olarak sizin de bir miktar yakalanmaktan ötürü üzülmüş numarası yapmanız gerekir ki sonra sizi hayat boyu mütevazı birisi olarak anarlar… Siz kolunuzdan tutulup kampa geri götürülürken, oyundan sonra ikram edilecek yemeklere ve kamp ateşine duacısınızdır.

-*-

Çünkü evini, yurdunu da özler insan bir o kadar ve o on günün sonunda dudak uçuklatan -öyle böyle değil- bir telefon faturası gelir.



Zihinsel Fışkırtılar

Sanırdım ki bazen güzel şeyler de olabiliyor hayatta. Ama olmuyor. Güzel şeyler ya güzel insanların ya da az okumuşların başına geliyor. Ben o sıralar çirkin bir insanım albayım. Albayını siksinler afedersin. Olmuyor. Deniyorum, olmuyor. Geriye dönüyorum, dönmüyor. Hayat bazen gerçekten de boktan. Fena hem de. Fahişeler mesela fazladan bir 20 liranın pazarlığını yapıyor lan bu hayatta. Yapacak tabi. Yapacak ki sikesin onu hocam. Sikesin ki eve gittiğinde karınla olmaya devam edebilesin. Evin, yuvan, ocağın… Her ne sikimse işte, dağılmasın diye var o fahişeler. 10 liranın 20 liranın lafını yapmayacaksın o yüzden. Neyse ederi vereceksin. Ki bir fahişenin verdiği hizmetin ederlenmesi bile, ki bir insanın fahişe olması bile bu dünyanın ne kadar boktan olduğunun bir göstergesi. O yüzden vereceksin. Herkes verecek. Herkes, önce kendinden verecek abi. Kendinden vereceksin bazı şeyleri. Gururundan vereceksin. Kalbinden, ruhundan, kıskançlığından falan –ama vereceksin. Bir şeyler vermeden bir şeyler alınmıyor bu hayatta. Hatta çoğu zaman birçok şey versen de bir şey alınmıyor. Ama insan alınıyor sonra. Allah’a alınıyor insan, trip atıyor mesela. Eğer inançlıysa. “Allah’ım” diyor, “duy sesimi.” Cevap gelmiyor. “Neyse” diyor sonra kul “sen mşgulsn glba”

- Kadıköy’de Bir Çatı Katı
19 Haziran 2014 / Bir Üstüngel Arı

***

İlk şurada yayınlandı: http://benideoku.com/2014/06/19/zihinsel-fiskirtilar

23 Haziran 2014 Pazartesi

Affedilmeyen

Sabaha karşı beş gibi siktiğimin uykusu en az iki kere bölünmüş ve küllük ağzına kadar dolu bir haldeyken, tek gözümle iki aydır kirasını ödeyemediğim evime bakıyordum.Bir sigara daha sarıp eşyalarımı toplamaya başladım.En son aynı sebepten evsiz kaldığımda yazdı sorun olmadı pek parttime olarak çalıstığım yerde uyumak.Ama şimdi hava eksi sekiz derece, koca götlü müdürümüzde benden hiç hoşlanmıyor.Gidip kalayım desem durumu öğrenir öğrenmez beni kovar ve ilk defa orgazm olmuşcasına rahatlar.İşimi de kaybetmek istemem zaten.Neyse eşyalarımı topladım tam gitmek üzereyken ev sahibim geldi.
-Nereye gidiyorsun
-Bilmiyorum
-Para mı ne zaman verirsin
-Bir hafta içinde
Bir hafta mı.Haftada 500 lira kazanan alkolik ve sigara bağımlısı bir adam için verilebilecek en saçma sözdü o an.Ortamı sakinleştiricek en iyide yalandı.
Kime gitsem diye bir lüksüm yoktu zaten.Her zaman ki gibi iş arkadaşım,eski sevgilim,en iyi dostum yani bütün şahsi vasıfları tekelinde toplamış kişiye Zeynep'e gittim.
Kapıyı çaldım uzun uzun açmadı,ulan son paramla simit aldım amına koduğuma bak evde yok.Biraz daha vurdum kapıya.Neyse ki sonunda actı kapıyı,yüzümden önce çantama baktı.
-Yine mi kovuldun ?
-Hayır üçüncü ayın kirasıda götüme kaçmasın diye ben çıktım
-İyi gel
-Gidicek başka bir yerim yok biliyorsun
-Tamam burda kalırsın bir süre
-Sağol
Bu kızdan da ben ayrıldım,benim gibi birine çok fazlaydı çünkü.Ben hiçbir şeydim şuan ve her zaman olduğu gibi.
Gidip uyumaya devam etti,pazar sabahı yapılabilecek en iyi şeydi zaten.
Mutfakta oturdum bende bir süre sigara içip balkondan baktım,hayatımda beş yıldır degişmeyen tek şey buraydı bir süreliğine sığındığım yedek yaşamım.
Yine gidip salondaki koltukta uyudum,üzerimde yarım asırlık bir battaniyeyle.Yine uyandım bir şekilde.Düşünme vaktiydi artık para yok, ev yok,tanıdık yok,hiçbir şey o kadar yokki dayanılır gibi değil.Bu şehir de bana ait birşey yokken gitmek için bir sebebim vardı en azından.Tek çıkar yol buydu.
Otobüs bileti alabilmek için son kez işe gittim,satıp o an paraya çevirebileceğim bir bok kalmamıstı çünkü, olsaydı çalışmazdım.Telefonumu ve fotoğraf makinemi satıp içki almıştım.Akşam olunca tekrar eve gidip Zeynep'i bekledim.Çantamı kapıda görünce,nereye diye sordu.Dedeme gidiyorum.Ne yapacaksın peki orada.Bilmiyorum.Nasıl bu hale geldin sen,deyip sarıldı bana.Uzun bir sessizlik oluştu kal dese kalırdım belki de sadece onun için bile kalırdım.Yaza gelirim belki dedim.Gel dedi,ağlak bir ses tonuyla.O an sonkez sımsıkı sarıldık birbirimize.Ve ben ikici hayatıma doğru yola çıktım.

Biletimi aldım ve bekledim.Hayattaki tek akrabam ne olursa olsun bana sırtını dönmeyecek bir tek kisi vardı,dedem di oda.Beni görünce uzunca bir sarılıp ağlayacak ve tek varisi olduğum için elinde ne varsa bana bırakıcağının yeminlerini edecekti tekrar gitmeyeyim diye.Bu sefer gerçekten gitmeyeceğim zaten.Kasabadaki dükkanda akşam edip.Sonrasında bir kaç eski dostla rakı içip,kolu komşu düğünlerinde geçecekti ömrüm, ama olsundu.Üç kuruş para için kimseye boyun eğmeyecek.Sonradan görme orospu çocuğu bir patrona sahip olmayacaktım.

22 Haziran 2014 Pazar

Melek gibi adamdı Ali abi

Herkes kendi hikayesini anlatır. Çünkü herkes, ancak kendi hikayesini anlatılacak kadar iyi bulur. Her hikayenin masum ve iyi kalpli kişisi, anlatıcısıdır. Kısacası: herkes kendine göre "iyi"dir. İyilikle kötülüğün ne olduğu hakkında beni düşündüren, aralarındaki çizginin ne kadar ince olduğunu fark etmemi sağlayan bir hikaye biliyorum. Yıllarca yanında çalıştığım, ekmeğini yediğim Ali abi'nin hikayesi...
Toz duman içindeki bir şehrin, kıyıda-köşede kalmış küçük bir mahallesinde berberdi Ali abi. Kimi kimsesi yoktu. Babam bir halta yaramayacağımı bildiği için, -ama okuluma devam etmem şartıyla- beni ona çırak olarak verdi. Küçücük bir dükkanı vardı. Ama sanırsın kahvedir, giren-çıkan eksik olmazdı. Çevrilen geyiğin, içilen çay-kahvenin haddi hesabı yoktu. Şehrin sıkılmış, boğulmuş insanları 5 dakikalığına da olsa gelir, Ali abi'nin muhabbetiyle deşarj olurdu. Bütün mahalle onu tanır, severdi. O da mahalleyi. Hiç kimse çıkıp diyemezdi ki; "Ali bana şu zamanda şöyle şöyle kötülük yaptı." Yapmazdı. Küsleri barıştırır, fakirleri sevindirir, dertlilere deva bulurdu. Kısacası: melek gibi adamdı lan Ali abi...
O gün öğlene doğru dükkanın kapısı hızla açıldığında anlamıştım kötü birşeyler olacağını. Kabadayı kılıklı üç genç irisi içeri girdi. Yüzlerinde üç günlük sakal, sırtlarında deri ceket, ellerinde tehditkar bir ifadeyle salladıkları tesbihler vardı. İkisi durdu, üçüncüsü ağır ağır Ali abiye yanaştı: "Selamın aleyküm". “Aleyküm selam, buyur genç.” dedi Ali abi. Ben mutfağa geçip çay koyarken konuşma ilerledi. Kısaca özetlemek gerekirse haraç istiyordu herif. “Buraların yeni sahibi biziz!” diyordu. “Bir miktar para karşılığı dükkana göz kulak olmak”tı niyetleri, ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar büyümüştüm. -17 yaşındaydım- Korkuyla dikkat kesildim. "Güzel mekan yapmışsın," diyordu adam, "mazallah, bi kaza-bela gelse, bir tanecik ekmek kapından olursun. İti var, uğursuzu var..." "Bak kardeşim," diye sözünü kesti Ali abi. "ben bu kadar sene namusumla yaşadım, ekmeğimi kazandım. Bende size verecek para yok, varın gidin yolunuza, uğraşmayın benle." "Şak!" diye bir ses duydum, yavaşça kapıyı aralayıp baktım. Adam sustalıyı çekmiş, Ali abinin gırtlağına dayamıştı. "Abi!" diye bağırarak ona koştum ama gerideki iki adam beni kıskıvrak yakaladı. "Tamam, bittik." dedim kendi kendime, "Ali abiyi deşecekler." Tam o sırada mahalleden birkaç abi yetişti imdadımıza. Yumruk yumruğa geçen birkaç dakikadan sonra adamları yaka paça dışarı attılar. Sustalı taşıyan herif ayağa kalktı, durdu, çenesindeki kanı sildi ve öfke dolu bakışlarını Ali abiye doğrulttu. "Bunu sen istedin arkadaş! Benim adım da Adem'se, senin hesabını keserim!"
O gece bağırışlar ve siren sesleriyle bölündü uykum. 5 katlı bir apartmanın zemin katındaki evimiz, dükkanın iki sokak gerisindeydi. Mevsim yazdı. Hava sıcak olduğundan pencereler açıktı. Cep telefonumdaki saat 03:00’ü gösteriyordu. Üstüme bir tişört geçirip sokağa fırladım. Seslerin geldiği yöne doğru koştum. Ali abinin dükkanı, dükkanımız, gecenin karanlığında alev alev yanıyordu. Mahalleli sokağa toplanmıştı. Etliye-sütlüye pek karışmayan annem ve babam da oradaydılar. Ali abi koşarak kalabalığı yardı, dükkana yaklaştı. Gözleri dehşetle büyüdü. İtfaiye gelmişti. Bazı vefalı komşularımız da ellerinde su dolu kovalarla yardıma geliyordu. Bir saat sonra, alevler tamamen söndürüldüğünde, geriye sumanı tüten kapkara bir virane kalmıştı. Kalabalık dağıldı. Sokağa derin bir sessizlik çöktü. Ali abi tek kelime etmeden, kıpırdamadan, kaldırıma oturmuş dükkana bakıyordu. Bu suskunluğu hayra alamet değildi. Birden ayağa fırladı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Seslendim, cevap vermedi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Çaktırmadan peşine takıldım.
Sokak kapısı kapanmadan, son anda kendimi içeri attım ve merdivenleri tırmandım. Burası Ali abinin kaldığı apartmandı. Dairesinin kapısı ardına kadar açıktı. Sessizce içeri süzüldüm. Her yer karanlıktı. Etrafı şöyle bir süzüp tuvalete yöneldim. Kapıyı azıcık aralayıp içeri baktım.
Lavabonun önündeydi Ali abi. Kararlı bir ifadeyle aynaya bakıyordu. Sağ elindeki uzun ve keskin bıçak, tavandaki floresan ışığının altında parlıyordu. Üstü çıplaktı ve kanatları... Kanatları?! Ali abinin kanatları vardı! Kocaman, bembeyaz, tüylü iki kanat! Çığlık atmamak için iki elimle ağzımı sımsıkı kapadım. O ise kolunu sırtına götürüp, büyük bir soğukkanlılıkla güzelim kanatları kesmeye başladı. Dökülen tüyler çıplak ayaklarının etrafında bir yığın oluşturdu. Bağırmadı, ağlamadı, yıkılmadı. En sonunda, kanla kaplı bıçak parmaklarının arasından kayıp, gürültüyle yere düştü. Ali abi duvarlara tutunarak kapıya doğru yürümeye başladı. Hızla koşup gerisingeri aşağı indim. Bir dakika sonra üzerinde siyah bir paltoyla kapının önünde belirdi. Beni teğet geçip ağır aksak yürümeye başladı. "Ali abi!" diye bağırdım arkasından, durdu, dönüp baktı. "Abi sen... Sen ne yaptın abi?" dedim yanına yaklaşırken, "Kanatların... Senin kanatların vardı abi! Nereye... Nereye gidiyosun?" Cevap vermek yerine adımlarını hızlandırarak devam etti yürümeye. Arkasından gittim. Mahallenin sınırına geldiğimizde koluna yapışıp onu kendime doğru çevirdim. "Hala beni mi takip ediyosun?" diye payladı beni. Sonra omzuma şefkatle dokundu ve "Git Kaan," dedi, "git oğlum. Beni de unut. Önünde parlak bir gelecek var. Herşey için çok üzgünüm." Koşarak uzaklaştı ve gecenin karanlığı içinde yitip gitti. O geceden sonra bir daha hiç görmedim Ali abiyi.
Hikayenin devamını ise günler sonra mahalledeki abilerden öğrendim. Adamların kaldığı yeri öğrenmiş Ali abi... Hiçbir yardım talebini kabul etmeden, elinde silah, tek başına mekanı basmış... Heriflerin hepsini yere sermiş, son kurşunu da kendi kafasına sıkmış... Ve geride bana verilmek üzere bir mektup bırakmış. Mektubu kaparcasına alıp eve koştum. Kendimi odama kilitledim, titreyen parmaklarımla kağıdı zarftan çıkardım ve okumaya başladım. "Sevgili Kaan;" diye başlıyordu mektup ve şöyle devam ediyordu:
"Bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım. Sana bu satırları yazmak istemezdim. Üzgünüm, çok üzgünüm.
Oğlum, seninle yıllarca aynı ekmeği bölüşüp yedik. Beraber güldük, ağladık. Sen benim, hiç sahip olamayacağım öz evladım gibisin. Bu sebepten sana gerçekleri anlatmak, kafandaki sorulara cevap vermek zorunda hissediyorum kendimi. Sana en azından bunu borçluyum.
Oğlum, ben uzun yıllar önce dünyaya gönderilen bir melektim. Amacım insanlara iyilik yapmaktı. Bugüne kadar, yolumdan hiç dönmedim. Hedefimden şaşmadım. Bana verilen bu kutsal ve ilahi görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştım. Sandım ki iyilik, tek bir kişiden başlayıp katlanarak artabilir ve dalga dalga yayılıp milyonlarca insana ulaşabilirdi. Yanılmışım. Ben kirlendim Kaan, kötülüğe teslim oldum. Artık melek değilim. Şimdi, herşeyin başladığı yere, evime dönüyorum. Bana verilecek cezaya razı olarak.
Hoşçakal..."
Gözümden akan bir damla yaş elimdeki kağıdı ıslattı. Yatağımın üstüne çöktüm. Sessizce ağlamaya başladım. Ve o günden sonra hiçbir zaman, hiçbir yerde ağlamadım.

Şimdi onun öldüğü yaştayım. Ve düşünüyorum da, ne yapmış olursa olsun, melek gibi adamdı lan Ali abi. Hatta melekti. Şeytan yaptılar...

Gidemeyenler için

Bu yazı ilk kez at kafası dergi 1.sayısında yayınlanmıştır.


Son kez ceplerimi kontrol ettikten sonra,anahtarı da içeride unutmamanın verdiği mutlulukla çıktım evden
Caddeye yürüyüp bir taksiye binemedim de tabi.
Beyazıt otobüsü bekledim durakta.Orta sınıf burjuvazi cenneti kalabalıkla.
Herkesin suratından belliydi ben dahil orda olan herkes hayata sövüyordu.
Akşam olmadan Taksim'deydim.
Yeterince şarhoş ve sosyalist düşüncelerle doluydu kafam zaten.
Cebimde ki son parayla evime dönmek istiyordum sadece.
Bu kadar insan ne yapıyor burada.
Şu köşede ki çocuk peki...
''Galatasaray lisesin orda akordeon çalan çocuk ne yapıyor burada" Kaç para gerek onun hayatı kurtarmaya.
"Rock barlarda hayatı tadan bu gençlere belki de ilk seks deneyimini yaşayacakları gece"Kaç para gerek ?
"Gece 2'de ömrünü burada çürütmüş sigaradan beyaz bıyıkları sarıya çalan bu büfeciye evine gitmesi için"
Kaç para gerek.
"Talimhane'de herkesin küfredercesine baktığı trans bireylere bu gece sadece evlerinde oturması için"Kaç para gerek.
"Bugün herkesin dilediği gibi yaşayıp sevgilisiyle doyasıya yatabilmesi için"
"Okuldan eve doğru siktir edilen öğrencinin cebine değilde hayatına bakabilmesi için"
"Kendini sisteme köle etmeyip ot içen gitar çalan adam için"
"Tek hayali varken artık hiçbir düşe sahip olmayanlar için"
"3 çocuğuyla tek başına hayatı göğüsleyen anne için"
"Yazdığı kitaplar okunmadığı yada satılamadığı için çok şey vaat ederken beyaz yakalı olan genç adam için"
"Kirasını ödeyemeyip sonradan görme ev sahibi tarafından evden atılan üstatlar için"
"Gay olduğu halde bunu kendine bile itaraf edemeyen zoraki heteroseksüeller için"
"Sabaha kadar müşteri bekleyen bu taksici için"
Kaç para gerek??
Herkesin hissettiği ve dilediği gibi yaşayıp ölebilmesi için

19 Haziran 2014 Perşembe

Meşhur Tablodaki Detay

O meşhur tabloya yansıyan çok ama çok eski zamanları hatırlıyorum. Geceleyin nasıl o karla örtülü tepeye vardığımızı, otlaklarda yuvarlanışımızı… Ama tüm bunlar şimdi o meşhur tabloya yansıyan bir detaydan ibaret sadece...

-*-

''Sana bir şarkı söyleyebilir miyim ?'' demiştin hani; ben de ''bunun için ölürüm'' demiştim ya; kötü bir ses de olsa benim için fark etmezdi ki sesin muazzam tınlar kulakta. Üzerimize kar yağıyor, sen söylüyorsun, ben dinliyorum, şimdi tüm bunlar yine o meşhur tablonun ufak bir detayı...
               
Söylediğin ninni yazılmış müsveddelerle birlikte beni öyle bir hüzne boğmuştu ki, tüm yazılanlar rüyada erişilebileceklerden çok daha kolay yaratılabilirdi sanki. Uyanıkken en hüzünlü esere bile saygım kalmamıştı... Ne gerekiyordu sinirli hallerimizi en derinlere gömebilmek için?...
               
Söylediğin ninni yeni günden umut taşıyordu insana da geceleyin bile halen gündüz düşçülerini oynayıp duruyorduk... El yazmalarımız artık bir hayal kırıklığıydı, işte bu yüzden saygımız da bitmişti hüzne... O son nota aklıma takılıp kalmış bir günah gibi o arsız hüzne kapılıp gitmişti.
               
Müşfiğin temasına rağmen bize başarı ve doyum da getirmişti kuşkusuz, o ninninin türleri bir başkasının hayal edebileceğinden çok ama çok daha fazlaydı. Ritmi gençliğin refahını ve de arazi birimlerini; karlı tepeyi ve de karla kaplı otlakları nasıl da ölçüyordu kusursuzca…  Bu bir sürpriz değildi herhangi birisi için, elden ele dolaşırmış gibi kulaktan kulağa dolaşmalıydı; ağza geldiği an söylenmeliydi.  Geldiği vakit neredeyse artık dinlemenin bile lüzmu kalmıyordu. Burada bir hüzün bırakıyor ve geçici süreliğine bir başarı kiralıyordu dinleyen için –a, ha işte o bendim-, ruh için bir oda, sese eşlik eden hayali enstrüman için bir el veriyordu bu hüzün.   
              
İşte bu detayların hepsi o meşhur tablodaydı...    

-*-

Şimdi tek yapabildiğim şey o resmi seyre dalmak diğer yabancı gözlerle birlikte. Ruhsuz gecelerde üzerlerini çamur kaplamış bunların. Resmin bulunduğu oda bana göre boş ama bir sürü insan tarafından istila edilmiş gerçekte, karlı tepedeki detayı çekiştiriyorlar, terimler ekliyorlar anımıza, resim diyorlar buna, dönem ekliyorlar zamansızlığa. Hele bir de form aradılar mı tehlike kokar bu oda çünkü form ne otlak arar, ne de ezgi. Artık başka bir şeye bakıyorsundur onlar sayesinde. Alakası yoktur bizim gerçeğimizle.
               
Neden bu kem gözler bana bir vanitas'ı hatırlatır oldular şimdi?... Tarlaları hatırlamam gerekiyordu benim, o karlı otlakları, tepeyi. Tüm bu kem gözler ne cürretle çeviriverirler tablonun formunu?... Nereden çıktı bu çürümüş meyveler, el yazmaları, ninniye nazaran telleri kopuk keman?... Kuru kafa ne zamandan beridir orada duruyor? Ne zamandan beridir aklımda?... Tüm bu gözler yanlış esere yoğunlaşmışlar diye mazeret arayadursun kalp; meğerse onlar neyi seyre dalmak istiyorlarsa onu görürlermiş.
               
Zevk anlayışı da körelmiş bunların, kuru kafa ölüm getirir olmuş, kemanın telleri bu yüzden kopukmuş, hem o çürümüş meyveler boşuna konmamış oraya; hayatın da zamanla çürüyeceğini simgeliyorlarmış. Zaten bir sen, bir de ben anlayamadık mevzuyu. Herkes eleştirmen günümüzüde. Formlara ne kadar da düşkünler ama bir de o bakışları yok mu… Nazar değip öldürür ikimizi de. Zaten ölü değil miyiz şu an?... O tablo kaç yüz sene evvel resmedildi. O müzede dolaşan senin ve benim hayaletim değil de ne?... Gel korkutalım herkesi, bir anda resimden fırlayalım gerçeğe diye geçiyor aklımdan da onlar bundan bile korkmazlar diye tereddüt ediyorum. Her biri hakkında bir resim de biz yapalım şimdi, işte o zaman kuru kafayı boşuna koymayız oraya, mutlaka bir anlam yükleriz herkesin anlayacağı dilden. Kemanın tellerini koparalım ki onların çürümeye yüz tutmuş hayatlarını simgelesin, çürük meyveler serpiştirelim her yere. Diledikleri gibi vanitas olarak adlandırabilsinler diye…   

-*-


Bu müzeden çıkaralım bu tabloyu bence, evimizin duvarına asalım. Orada kimse vanitas diyemez ona. En azından biz çünkü evimizin kapıları ziyaretçilere sonsuza dek mühürlü. 

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hiç




bütün gece bayım rüyamdaydınız
paramparça
ama öyle değilmiş aslında
bir kadının bedeninde parçalanmış dudaklarınız

gerçek veya hayal
ya da rüya
hem gerçek nedir ki sonunda?

içine boşaldığınız kadının rahminin içine boşalmak istediğiniz kadının rahminden çıkarılmasıdır
dişlerinizi vahşice batırıp emmek istediğiniz kanla emdiğiniz kanın aldığınız zevkle toplanmasıdır
ellerinizin üzerinde dolaştığı vücudun zihninizin üzerinde kaydığı vücutla çarpılarak midenizi bulandırmasıdır
kozmosa savurduğunuz spermlerinizin varoluşa yaklaşamadan intihar ederken hiçlikte bölünerek kaybolmasıdır

gerçek bunlardır bayım
ben gerçek değilim
hayalim
gerçek sadece o kadın
ben hiç olmadım
var olmak istedim bayım ama
hiç oldum
sonunda

o zaman söylenecek üç kelime kaldı geriye
viva la veda



Karaşapka 

13 Haziran 2014 Cuma

Scarborough Fair'e Gidiyorsanız...

Başkaları büyük duvarların ve muhteşem mimarilerin önünden kem gözlerle geçerken, zihnin çoğu uzvunun okuduklarından ve de tanık olduklarından ne kadar daha fazla işleve geçtiğini, dinleyen kişi; yani artık sokağın sonuna varan kişi ne denli farklı gözlüklerle seyre daldığı gerçeği ile fark eder. Hem kem gözler, hem de irade bütün geçmişini; yaşamadığı ama yaşamış olmayı istediği, edebi eserlerden, halk şarkılarından, ballad’lardan referans oluşturduğu esas geçmişine doğru her gün azar azar siliverir bir saat, hatta bir an uğruna...
              
Anların, dakikaların, saatlerin, günlerin, ayların, yılların, dönemlerin silueti o büyük ve yüksek duvarlara öyle bir yansır ki... Bir anda gözünde öyle bir büyürler ki... Ama bir de koca bir dönem bir anda öyle bir küçülüverir ki... O yaşlanadursun, dönemler kronolojik olarak değil ama simgesel bir ezgide o kadar genç kalırlar ki...
              
Artık ne kendisi, ne de o dönemler hakkında söylenecek bir şey kalmıştır, geçmiş, gelecek ve de bambaşka bir hikaye üzerinden...

-*-

İşte böylece bir halk şarkısında hayat vaat eden geçmişi mümkün olmayan görevlere atfedip bugüne çekerek nasıl da hüzünlenir. Geleneksel ezgi ''Scarborough Fair'e mi gidiyorsunuz?...'' diye sorduğunda siluetin içinde boğulmuş garibin, başkalarının kem gözlerinden sakınması için o yerine getirilmesi istenen görevlerin detaylarına odaklanmasına nasıl da müsaade eder; sanki bir galeride bir resmin tek bir detayına saatlerce bakıyormuşçasına, kapanma saati geldiğinde ve diğer kem gözler odayı terk ettiğinde hala tablonun tek bir detayına bakıyormuşçasına.
              
Garibim ''ona söyleyin bana bir keten bluz örsün (...) dikiş ve nakış işi olmadan'' diye mümkün olamayacak isteklerle artık kem gözlerin yerini onda tutkulu bir bakışın aldığı tüm bir yaşamını nasıl da feda eder o tek bir an ve de işte; o tek bir kişi için.
               
Şimdi gerçekleşmesi mümkün olmayan isteklerde bulunmanın sırası onda ve koskoca bir dönem bir anda gençleşmiştir, onda her şeyi görebilir, hissedebilir, duyabilir ve dahası o istekleri yahut görevleri yerine getirebilir kıvamdadır.
              
Ama bir dakika… Bu böyle olmaz, sokağın sonuna geliyoruz, detaylar tehlikeli… Çok tehlikeli…

Çünkü ''ona söyleyin bana bir arazi bulsun (...) tuzlu suyla deniz kumu arasında'' gibisinden isteklerin gerçekleşmesine müsaade etmemesi gerekiyor ki gerçekleşseler umutlar tüm bir yaşamın feda edildiği o tek bir andan kopacak ve bugünün sevimsizliğinde bir vücut arayacaklar… Kanser gibi yayılacaklar; siluetin yüksek duvarları yamyassı etmesine ihtiyaç duymayacaklar. Duvarlar gittikçe küçülecek. Bu sokak hiçbir yere çıkmıyor.

Son söz: Durum vahim olsa da onun şu ricasını yerine getirin lütfen: Eğer Scarborough Fair’e gidiyorsanız, lütfen ona bildirin ve o tek kişiye onu hatırlatın “bir zamanlar onun gerçek aşkıydı…” diye… O yüksek duvarlara ve mimari harikalara bakın ve o küçücük siluetin duvarlardan nasıl taştığına, büyüdüğüne ve gençleştiğine tanık olun. Sonra sokağın bitiminde hep beraber buluşalım.