17 Nisan 2014 Perşembe

Ötekiler Hapishanesi'nden Kaçış

Bu öykü ilk kez At Kafası Dergisi'nin 2. sayısında yayınlanmıştır.

Adım Zakaryas. Bu mektubu nemli ve ışıksız bir yeraltı galerisinden yazıyorum. Yazıyorum... Yaklaşık on gündür, günde yirmi dört saat, yazıyorum. Ve şöyle bir okuyup çöpe atıyorum beğenmeyerek. Ama bu sefer kararlıyım hikayemi anlatmaya. Daha doğrusu hikayemizi. Ötekiler'in hikayesini... Yazıyorum, gelecek nesiller okusun diye...

2700 yılına gelindiğinde, devletler yıkılmış, sınırlar aşılmış, yaşlı ve yorgun dünyamız binlerce eyalete sahip bir ülke-gezegen haline gelmişti. Bu ülke totaliter bir başkan tarafından demir yumrukla yönetiliyordu. Tek partili bir meclis, milletvekilleri ve bakanlar vardı ama bütün güç doğrudan başkanın elinde bulunuyordu. Hukuk iktidara bağımlı hale gelmiş, basın susturulmuş, halklar korkutularak sindirilmişti. Küçük çaplı isyanlar son teknoloji silahlarla donatılmış askerler tarafından en ağır şekilde bastırılıyor, kimse muhalefet yapmaya cesaret edemiyordu.

15 yıl önce sona eren nükleer savaş sonrası iktidara gelen başkan, "Hatalarımızdan ders çıkararak yepyeni ve kusursuz bir uygarlık kuracağız!" demişti konuşmasında. "Bu uygarlık yolunda yürürken bizi yavaşlatan ve geciktiren herşeyi safdışı bırakmalıyız!" Bu kusursuz uygarlıkta engellilere, eşcinsellere, siyahilere, çingenelere, fahişelere ve evsizlere yer yoktu. Bu fikir, başkanın emri üzerine yürürlüğe konan "Dezavantajlı Gruplar Yasası" ile de resmiyet kazanmıştı. Böylece bu "dezavantajlı gruplar"a dahil olan herkes, önce teker teker, sonra toplu olarak tutuklanmaya, gezegenin çeşitli yerlerindeki hapishanelere yollanmaya başlandı. Doğduğum andan beri Atlas gibi sırtımda taşıdığım kamburum ve topal ayağım yüzünden, ben de çok geçmeden tutuklandım. Ay'da bir hapishane kurulduğu ve oraya gönderileceğimiz söyleniyordu. Basın ise bunun bir çeşit "yaşam merkezi" olduğunu, hatta orada "rehabilite edileceğimizi" iddia ediyordu. Bir sabah, yüzlerce kargo gemisine doluşturulup, Ay'daki Ötekiler Hapishanesi'ne kapatıldık.


Yapay bir atmosfer küresinin içindeki hapishane; mahkumların kaldığı 100'er katlı on bloktan, yönetim, mutfak, depo ve hastane binalarından oluşuyordu. Yüksek duvarlarla çevriliydi ve son teknoloji ürünü silahlarla korunuyordu. Mükemmel insan formlarındaki androidler binalarda nöbet tutuyor, devriye geziyor, kısacası kuş bile uçurtmuyorlardı. Kaderimize razı olmuş, “sektör” denilen 50'şer kişilik kafeslerde suni oksijen soluyarak, suni bir hayat yaşamaya başlamıştık. Ta ki Nika ölene dek.

Bir eşcinsel olan Nika, aslında önemsiz bir konu hakkında tartıştığı android tarafından öldürülmüş, bu olay bir köstebek gibi yaşamını sürdüren benim ve arkadaşlarımın gözlerini gerçeklere açmıştı. Kendi aramızda yaptığımız tartışmalar sonucunda kararımızı vermiştik: Sektörde bir toplantı düzenleyecektik. 

Toplantı günü 99'uncu sektördeki bütün mahkumlar sandalyelere dizilmiş, meraklı ve sorgulayan gözlerle bana bakıyorlardı. Pencere önündeki genişçe bir masanın başında oturuyordum. Bir yanımda "fahişe" yaftasıyla tutuklanan Roya, bir yanımda siyahi evsiz Zulu. Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. İçimdeki kaygıyı derinlerde bir yere gömerek "Kardeşlerim!" dedim. Çatlak ve cılız çıkmıştı sesim. Durdum, boğazımı temizledim. Bir yudum su içtikten sonra tekrar ettim: "Kardeşlerim! Sözü fazla dolandırmadan konuya gireceğim! Bildiğiniz gibi her birimiz, sahip olduğumuz farklılıklar yüzünden burdayız! Kimimiz fiziksel engeli, kimimiz cinsel tercihi, kimimiz ten rengi, kimimiz ise yaşam tercihimizden dolayı suçlu bulunduk ve mahkum edildik!" Durup dinleyicilerimi şöyle bir süzdükten sonra "Evet!" diye devam ettim. "Mahkum edildik! Esarete, tutsaklığa, boyun eğmeye ve toplum dışına itilmeye! Kardeşlerim! Burası bir yaşam merkezi değil! Burası bir cehennem!" Sektörü dolduran alkış sesleri arasında kapıları işaret ederek "Kardeşlerim," dedim, "Onların gözünde biz, lağım çukurunda yaşayan sefil ve pis farelerden farklı değiliz! Üzerimize basıp geçmeleri sadece an meselesi! Burada hepimizin geleceği, Nika'nınkiyle aynı!" Kalabalıkta bir dalgalanma oldu, arka tarafta bir adam ayağa kalktı ve "Bunları biz de biliyoruz! Önerin ne?!" dedi alaycı bir ifadeyle. Derin bir nefes aldım, öne eğilip ellerimi masaya dayayarak kararlı bir ifade takındım: "Kardeşlerim! Ben bu cehennemden kaçmayı, kendi özgürlüğümüzü ve geleceğimizi yaratmayı öneriyorum! Kendi ellerimizle!"

Bir ölüm sessizliği gelip herkesin üzerine çöktü. Ardından ufak tefek hayret nidaları çıkmaya başladı. Gözlüklü bir adam, tekerlekli sandalyesini ağır ağır sürerek yaklaştı. Adını bilmiyordum, -burada pek çok kişi birbirinin adını bilmez, gerçekten- fakat yazar olduğunu söylemişlerdi. "Hiçbirşey yapamayız!" dedi kelimelerin üstüne bastırarak. Sesinde derin bir keder, umutsuzluk ve belki de öfke vardı. "Biz ötekileriz! Güçsüz, eksik, hasarlı... Buradan asla çıkamayacağız! Bizim kaderimiz bu ve bunu ne kadar çabuk kabul edersek, bizim için o kadar iyi..." "Diyelim ki kaçtık, dünyada bizi çiçeklerle mi karşılayacaklar?!" diye sordu başka bir adam. Siyahi bir kadın ayağa kalktı ve "Neden buradan çıkmamız gerekiyor ki?!" diye atıldı, "Burası bizim için bir tür sığınak! Dış dünyanın kötülüklerinden, açlıktan, sefaletten, şiddetten korunmak için... Hayır... Burası bizim için bir fırsat! Ben hiçbir yere gitmiyorum!" "O zaman otur ve bu teneke yığınlarının seni öldüreceği günü bekle!" diye bağırdı başka birisi. Sesler yükseldi, insanlar öfkelenmeye, birbirlerine sataşmaya başladı. Buna bir son vermeliydim, aksi halde durum hiç iyi olmazdı. Ellerimi havaya kaldırdım ve "Kardeşlerim," diye bağırdım gücümün yettiğince. "Biz burada birbirimizi yerken, orada bir yerlerde, bir hayat akıp gidiyor! Dünya'da... Orası bizim de dünyamız! Zincirlerimizi kırmanın zamanı geldi! Benimle misiniz?"

Sessizlik... Ürkek bakışlar... Çekingen davranışlar... Mırıltılar... Sandalye gıcırdamaları... Ayağa kalkan insanlar... Önce bir kadın, sonra bir erkek, sonra bir erkek daha... Ardı ardına tekrarlanan sözcükler: "Seninleyiz... Seninleyiz... Seninleyiz!" Birkaç dakika sonra mahkumların yarısı ayaktaydı. Tekerlekli sandalyede olanlar ise masanın önüne sıralanmıştı. Yumruklar havayı dövüyor ve sloganlar sektörde çınlıyordu: "Dünya'ya! Dünya'ya!"

O günden sonra diğer sektörlerden mahkumlarla görüşerek, onları isyana teşvik etmeye çalıştık. Plan belliydi: iki ayda bir gelen büyük kargo gemisi, tesisin bütün ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu gemiyle kaçacaktık! Haber bir ay içinde bloktaki tüm sektörlere yayıldı. Yemeklerde, banyo günlerinde, koridorlarda fısıldaşmalar başladı. Herkes gergin, herkes tetikteydi. Başkaldırının, özgürlük ve eşitlik kavgasının fitili yakılmıştı artık.

Büyük günden bir önceki gece Roya, başını dayadığı camın öte tarafındaki sonsuz uzayı izliyordu. Karanlığın ortasındaki dünya, bütün heybeti ve güzelliğiyle kendini gösteriyordu. Sessizce yanına oturdum. "Sence başarabilecek miyiz?" dedi bana dönerek. Gözleri yaşlıydı. "Başaracağız!" dedim kararlı bir ifadeyle, "Başarmak zorundayız... Canımız pahasına bile olsa..." Sessizlik. Bu sefer soru sorma sırası bendeydi. "Buradan kaçtığımızda..." diye usulca başladım konuşmaya, "yani kaçabilirsek... Dünya'da... Bir şansımız olur mu? Sen ve ben... Yani ikimiz..." “Bilmiyorum Zakaryas,” diye kesti sözümü. Ayağa kalktı. Bir adım atıp durdu ve “Özgür bir hayatta, belki…” dedi. “Özgür bir hayatta…” diye tekrarladım fısıldayarak.

Ertesi gün, yine sabahın erken saatlerinde açıldı 99. Sektör'ün kapıları. Silahlı androidlerden biri içeri girdi ve "Kahvaltı zamanı, yürüyün!" dedi o mekanik sesiyle. Sırtlarımıza dayanmış namluların soğuğunu hissederek, Yemek Sektörü'ne doğru yürümeye başladık. Gemi dün gece iniş yapmıştı. Gün bu gün, an bu andı. Adımlarımı hızlandırdım, başımı kaldırıp, gözlerimi uzaktaki bir noktaya diktim ve beraber yazdığımız Ötekiler Marşı'nı söylemeye başladım: 

Biz Ötekiler'iz
Güçsüz, eksik, hasarlı, güya!
Biz Ötekiler'iz
Yorgun, suskun, küskün, güya!
Biz Ötekiler'iz
Ayaklandık artık
İstiyoruz insanca yaşamak!

"Kes sesini!" dedi arkamdaki robot beni itekleyerek. Durdum. Yumruklarımı sıkarak arkamı döndüm: "Susmayacağım, teneke kafa." Namluyu göğsüme bastırarak "Ne dedin sen?!" diye bağırdı. "Doğru duydun," dedim dişlerimi sıkarak, "teneke kafa!" Tam üzerine atlayacakken, korkunç bir acı vücudumu sardı ve yere kapaklandım. Elektroşok çipleri... Hapishaneye ilk geldiğimizde, cerrahi bir müdahaleyle omuriliğimize birer çip yerleştirilmişti. Küçük kumanda cihazları aracılığıyla bu çipler, vücuda elektroşok verebiliyordu. Acil durumlar için... Mesela bir isyan ihtimaline karşı... Ayağa kalkmam gerekiyordu... İki çift android ayağı bana doğru yaklaşıyordu. Beni alıp tek kişilik bir hücreye kapatacaklardı. Yemek yok, su yok... Üç gün, belki de beş... Amaç beni cezalandırmak, diğerlerinin de cesaretini kırmaktı. Ayağa kalkmam gerekiyordu! Önce başımı kaldırdım. Sonra titreyerek, sallanarak, bilincimi açık tutmaya çabalayarak doğruldum. Herkes donup kalmıştı. Bir anlık boşluktan faydalanarak, karşımdaki robotun silahını elinden aldım ve kabzasıyla kafasına sert bir darbe indirdim. Ve insanlarla makineler arasında kıran kırana bir dövüş başladı. Silahlardan çıkan lazer ışınları etrafta uçuşuyor, insanlar yere yığılıyor, yumruklar, tekmeler ve tokatlar birbiri ardına iniyordu. Bu sırada bir grup arkadaşımız dağılarak diğer sektörlerin kapılarını açmaya başladı. Serbest kalan mahkumlar gruplar halinde koridorlara aktı. Birden pencereler karardı, siren sesleri duvarlarda yankılandı, kan kırmızısı bir ışık her yanı kapladı. Destek birlikler geliyor olmalıydı. 

Hızla yaralıları alıp, ölü robotlardan topladığımız silahlarla çatışa çatışa ilerlemeye başladık. Büyük bir kapının önüne geldiğimizde, kopardığım robot elini yandaki dokunmatik ekrana dayadım. Açılan kapıdan geçerken hep birlikte, yüksek sesle marşımızı söylemeye başladık.

Biz Ötekiler’iz
Güçsüz, eksik, kusurlu, güya!
Biz Ötekiler’iz
Yorgun, suskun, küskün, güya!
Biz Ötekiler’iz
Ve uyandık artık
İstiyoruz kardeşçe yaşamak!

Yüzlerce ışınlanma kabiniyle çevrilmiş, geniş bir sahanlığa ulaştık. Gruplar halinde kabinlere doluşup, kendimizi giriş katına ışınladık. İndiğimizde yüzlerce kişilik bir android ordusu karşımızdaydı. Silahlar çekilmişti. Karar anıydı ve aynı zamanda dönüm noktası. Robotlardan biri öne çıktı: "İndirin silahlarınızı! Buradan asla sağ çıkamayacaksınız!" Mekanik ses tonundaki endişe fark edilebiliyordu. Lazer silahımın namlusunu yüzüne doğrulttum ve "Asıl siz yolumuzdan çekilin!" diye bağırdım. "Biz bu kavgayı özgürlük için başlattık! Artık ölsek de dönmeyiz!" Sonra, androidler ateş açtılar... Sonra, biz ateş açtık... Sonra, öfkemiz, tutkumuz, hayallerimiz ve diğer her şeyimizle saldırıp, aralarına daldık...

Ne kadar süre savaştık, kaç kişiydik, kaç kişi kaldık, hiç bilmiyorum. Yalnız, bir grup mahkumla birlikte robot ordusunu yarıp, ana kapıdan geçerek, açık havaya çıktığım anı hatırlıyorum. Kargo gemisi hala yerinde duruyordu. Cesetlerin ve robot parçalarının arasında, elimde lazer silahı, arkamda toplanmış olan Ötekiler'e döndüm ve bağırdım: "İleri!"

Robotlar arkamızdan ateş ederken gemiye bindik ve otomatik pilotun rotasını Dünya'ya çevirdik. Hapishanede başka gemi olmadığından, peşimizden gelmeleri imkansızdı. Ama Dünya'ya kaçtığımızı haber verebilirlerdi. Üç saatlik bir yolculuğun sonunda Dünya'nın yörüngesine ulaştık. Gezegenin çevresinde iki tur attıktan sonra, bilgisayarların "ölü bölge" olarak tanımladığı çorak bir araziye iniş yaptık. Yorgunduk, yaralıydık, korkuyorduk ama umutluyduk da. Ürkek adımlarla gemiden indim. Ayak bastığım toprağın kokusunu ve hışırtısını yüreğimde duyumsadım. Dizlerimin üstüne çöküp, mavi gökyüzüne hayranlıkla baktıktan sonra gözlerimi kapattım. Ciğerlerimi taze, temiz ve doğal oksijenle doldurdum.

Yazarın notu: Üçüncü binyılın başında Ötekiler'in önderliğinde başkan devrildi ve Yeni Dünya Cumhuriyeti kuruldu. Yeni devlet başkanının başdanışmanı, Zakaryas ve Roya'nın oğulları Nika idi.

14 Nisan 2014 Pazartesi

ruhi (sahi sizinle tanışmışmıydık)

bir şarkının ucuna tutunmuş insanlarız - hepimizin ağzında yarım bir ıslık – uyuyup- uyanmak, gidip- dönmek, ağlayıp-gülmek gibi hünerlerimiz var. ha bir de hepimiz büyük laflar etmeyi çok severiz . ya ederiz , ya edenlere laf ederiz, ya edenleri taklit ederiz, hayat deriz aah ne garip değil mi
hepimiz her birimiz kendimizden çok başkasının hikayesiyiz aslında
-ben ruhi tanışmış mıydık?

şarkı demişken hepimizin bir sezen aksu şarkısı var biliyorum…hepimizin çokça günahı… hepimizin yara izi….(ne klişe oldu değil mi)ve ne kolay yazıyoruz  hepimiz diye… ben çocuk olsam hiç birimiz derdim,  hiç biriniz, hiç, hiçlik… çünkü çocuk olmak bizatihi sansasyoneldir…çünkü çocuk olmak oyunu bozmaktır..
–ben ruhi, sen nasılsın?

birazdan gün doğacak ve bingo… milyonlarca insan milyonlarca şekilde milyonlarca işe koşaraktan…birazdan gol olacak… birazdan şarj bitecek…birazdan küçük kıyametler aman allah... birazdan diyorum…çünkü birazdan  ciğerine ilk nefesi çeken bütün bebeler  ağlayacak.. birazdan kıkırdaşmalar olacak…şakalar ve şekiller…binlerce onbinlerce yüzbinlerce twitler…
- ben ruhi nasılsınız sahi?

bazen canım sıkılıyor…sonra geçiyor…sonra yine sıkılıyor… ne garip değil mi bütün insanlık  olarak en büyük derdimizin bu olması…birde İsviçreli bilim adamları gibi dertlerimiz var …sonra dünya kupasına gidememek…ve siz bu satırları okurken sevgili okuyucu(ki okuyanınız varsa) ben de mesaimin son 20 dakikalık bölümünü tamamlamak için yaptığım karalamanın sonuna geliyorum….yukarıda yazılanların ne anlama geldiğini sizin kadar bilmemeyi geçtim…bir anlama geldiğine bile emin değilim…ve şimdi gönül rahatlığıyla bana söverken siz… bir iş gecesinin daha sonuna gelmenin tarifsiz sevincini yasamaktayim…eyyy özgürlük!!!
– ben ruhi iyi günler dilerim

öz eleştiri: oğlum sonu arkasını çevirince yine bekleriz yazan lahmacuncu ıslak mendili gibi oldu.

11 Nisan 2014 Cuma

Zenciler sokağı valsi


-şimdi, bak Bünyamin
sen ceketinin iç cebinde ölüm ihtimaline karşı karanfil taşı
bir gün bir rus ile başımız belaya girebilir 
aslında rus ruleti için insanın çok fazla şansı olmaz 
ben tüm senaryoları kabul ediyorum 

şimdi selamsız mahallesinde gündüz vardiyası el aldı 
köşe başı esnaf tutan torbacılarımız, kafalarının açılmasından tuttukları güneş takvimine göre. kuytularda montlarının içine zulalandı 
servisler kalkıyor şimdi, insanlar gidecek
sistemin ta kendisine rüşvet vermek, hani şu eski alışkanlık
-hadi durmayın her hangi bir volkana bakire bir kız atalım 
paganizmin yanlış safhalarındayız şu aralar 
şimdi üsküdar iskele ıslak, gün boyunca dövecek onu ayaklar ve güneşin tunç çekici 
sizce de ıslanmak için gayet uygun bir zaman değil mi?

yaz günü kap kara bey abiler yolda
ihtiyar mahalleler, faşizmi görmüş arnavut kaldırımı eski sokaklar 
şu aralar kafa tamam ama
bedeli fazla
gitmek için şanslar 
evliya kaltakların koynunda 
nenni de nenni 
akşam nöbeti izmaritlerin aydınlattığı uzun sokaklardan sesleniyorum bundan eski 
çağrı hep aynı





sayfa iki


-Zenciler sokağında halsiz bir akşam

Uzakları görmüş adamları dinliyorum şimdi
Pasifiğin kıyılarında ki japon balıkcıları için şiirler yazmış pirlerden
sesler geliyor aklıma
dün gece her vakit sisteme baş gelme ihtimaline karşı
örgütlenmekten vazgeçmeyen bir genç kadın vardı masamızda 
o yüzden atmosferimizde hala biraz umut var
dört duvarın tüm hacmini paylaşan bir kaç aylak olarak
amerikan orta kuşağında trenlerde seyahat etmeye hak kazandık
orta avrupanın ara sokaklarını görebiliriz kendi gözlerimizle
Havana’nın o gelişi güzel sarı bahçelerinde ve film rulosu ihtimallerinde yürüyebiliriz artık 

bir gitarın 
avlusuna bırakılmışız
yann gibi it heriflerin kol gezdiği paris’te 
şimdi biz

hiç olmadığımız mutlu hayallerde ki ihtimallere dönüşürken
valize koyamayacağımız tek şeye tetikteyiz
sevdiklerimiz*
şu sıralar sevda piyasasında sigaralar kapanıyordu 
sanırım bu masada 

hala biraz umut var.
sanırım bazen olmayacak
sanırım evrenin bu cephesinde gardiyan içeri sigara sokmuyor 
sanırım bizim kohuşta* ranza altında jiletlerin üzerinde yazıyor adımız 

ağzım pas tutmuş özür dilerim
daktilo seslerine yetişemiyorum sayın hakim beyim
işin itina ile kısası şudur ki
"yaz kızım"
*mutluluk ihtimalleri içerisinden aşk kelimesi söküp alınacak
daha sade bir lügat içerisinde yürüyeceğiz
bozuk şiirler toplatılacak şehrin sokaklarından
kent meydanlarında yakılacak tekrar sarılıyor olabilme ihtimali
.
sonra 
.

sanırım az önce bir altı patların içine sürüldüm
ben ve 
sert çocuklar 
tetik nereye döndü 





sayfa üç

seni sevmediğim düşüncesi
hangimize kahır-ı bela pek çıkartamıyorum
ellerinle geçmişi tutuyorsun
bende bir köprünün ucunda öylece duruyorum
birbirimizi uzak ve güvenli mesafelerden anlayıp, sızlanmadan yürüsek
ben denizden korkmuyorum
belediye otobüslerinden belki
ama denizlerden korkmuyorum
hiç bir zaman anlamıyorum amerikan filmlerinde ki martini keyfini
kaç zeytin?
çalkalanmış ama karıştırılmamış mı
yoksa tam tersine mi volta almak istersin
hemen sıkılıp kalkma
bir sigara daha sarayım, ellerim titresin
bir ömrün sonuna kadar uzansın
ihtimallere karşı seni ceketimin altında taşıyayım
seni sevdiğimi söyletmiyorlar bana
ince bir jiletle tutmak istiyorum yüzünü
kırmızı bir göğsüme
bir yüzüne
unutmayalım ki hepimizin dönüp dolaşacağı yer
Metin Kaçan'ın mezarı olacaktır
Sen dua biliyor musun
Ben ancak saygımdan büyük harfler ile başlayabiliyorum
Neyse şu çayımı da içeyim de kalkarız
ansızın bir orta Anadolu şehrinde tekrar karşılaşmamız ihtimalini sen istemiyorsan, ben alıyorum
sayfalar ilerler bir vakit
kafiyeyi siker atarız 

10 Nisan 2014 Perşembe

Kokusu üstümde kalmış dana sucuğun

Bıyıklarından çekip yapışacağım dudaklarına yurdumun
Fiş vermesin, ev vermesin, dua etsin amına koyduğum.
250 bin yaprağın yere aynı anda düştüğü pembe bir gün batımında
yeni sabunlanmış parmaklarımda bir kuruluk
Derken geçti lan ne çabuk
Fikrim yok, kayboldum
Düşenlerden topladım
yemediler, yemiyorum
Bakıyorum yere düşenlere
 sen de aç mısın diyorum
Yemedim ben sakladım
Hem Delik var beynimde
Tıpaç lazım ilk önce
İriydi ve günlük baş ağrılarımı dindirirdi güzel memeuçların
Hadi hadi ver makinanı da ödemek için şifremi tuşlayım.
Laleli'den dünyaya diye binmiştim
Gözümü bir açtım bağcılardayım



ruhi’nin laneti

ruhi bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmemiş olarak buldu. vay arkadaş dedi içinden (başka bir şey de demiş olabilir tabii ama buraya yazmayı pek uygun bulmuyorum) anlaşılan değişen bir şeyler yoktu ve yine işe gidecekti. hayırlısı olsundu.

sonra insanların, benzerine sadece 3.sınıf kadın programlarında ve bol halaylı tv kanallarında rastlarsa (bu ne lan) , düşük  bütçeli festival  fimlerde  (eh işte),  post modern sergilerde ise (sanatçı burada…) diye cümleler kurabileceği bir olay oldu.
yataktan kalkmak istediğinde hareket edemediğini farketti. elleri, ayakları, hiç biri oynamıyordu. allah’ım bu nasıl bir şeydi. vücudu bildiği formlarında değildi evet evet tamamen böyleydi . derken karşıdan geçen hipster çocuğunun saatinde kendini gördü bir gazete sayfasında ki noktaydı. evet evet bildiğiniz bir nokta, ona sorsalardı ünlem olmak isterdi herhalde ama kahretsin insanlar hiçbir zaman hiçbir şeyi sormuyorlardı .(bitişik miydi ayrı mıydı bu hiç-bir şey?) bu arada orada hipster bir çocuğun ne işi olduğuna hiç girmiyordu bile.

bundan sonrasını aşağıda ki satırlardan izleyebilirsiniz…

-ruhi lan ruhi baksana oğlum
+hasan sen misin lan
-benim geri zekalı ben
+lan mal mısın oğlum nasıl bakayım sana bildiğin nokta olmuşum lan nokta oğlum ne içtik lan biz ben neden kendimi böyle görüyorum
-yok oğlum bir şey içmedik ben de virgülüm şu anda
+vay arkadaş virgül olsaymışım bari daha yakışıklı
-bırak oğlum goygoyu  bak ersin ”a”’ harfi olmuş şoka girdi çocuk konuşamıyor apo’yla çağdaş’tan ise haber yok iç sayfalarda olduklarını düşünüyorum samet ise diğer bir gazete de galiba
+böyle rüya mı olur lan!!! bilinçaltıma edeyim toplu halde gazete olduk koca gazetede de ola ola nokta oldum.

(bu kadar saçmalığı başka türlü açıklayamıyorum.)

3 Nisan 2014 Perşembe

Mıydı

İki kişilik coş
Düzen tekel
Dükkan boş
Avcunu kapat
Birden koş
Gürültü yap
Gönlüm boş
Gönlüm hoş,

gönlüm
Yukarı mahallenin intikamıydı
Tüm Yurtsuzlar hazırlıklıydı
Kafasıyla sıkıntılı her insan
Ekseriyetle almanyalıydı