30 Eylül 2013 Pazartesi

Anathema Fabula


Tam ortası kutsanmış devasa karaltılardan ibaret olan gökdelenlerle; etrafı ise taparcasına onları çevreleyen metruk, harap evleri birer bıçak gibi kesen titrek sokak lambalarının altındaki dar sokaklarla bezeli lanetli şehirde, günlerdir bir an bile durmayan sağanak yağmurun altında, gecenin en koyu karanlığında bir adam durdu.

Omuzlarından dökülen siyah saçlarından, göğsüne kadar inen simsiyah sakalından süzülen yağmur damlalarına ve etekleri kaldırım taşlarını süpüren kara abasına aldırmayarak elindeki asayı havaya kaldırıp çakan şimşeğe doğru acıyla haykırdı.

‘Anethema Glacies!’

Bir anda yağmur durdu, kara gölgeler süzülerek kayboldu, uzaklarda bir çan kulesinin ürpertici sesi duyuldu ve hemen ardından tüm şehir dondu.

Celladına biçare boynunu uzatan vahşi bir katilin zırhın inmesini beklerkenki teslimiyeti hakim oldu tüm şehre ve sokak köpeklerinden gökdelenlerin pencerelerine, yaktıkları çöp bidonları etrafında ısınmaya çalışan hırpani evsizlerden sırça toplantı odalarında kuşların sütünü içen beyefendilere, neon ışıklı pavyonların kapıları önünde müşteri bekleyen fahişelerden topuklu ayakkabılarıyla evlerinin ahşap parkelerini ezerken sıkıntı içinde hizmetçilerini azarlayan hanımefendilere, şehrin zehirli dumanından sarhoş olmuş başıboş kargalardan ara sokaklardaki ruhsuz katillere kadar şehrin grisinde debelenen her şey bir anda buz kesti.

Adam belli belirsiz gülümseyerek yavaşça asasını indirdi, gözlerini kapattı ve şehirdeki donuk sessizliği huşu içinde dinlemeye başladı.

Ve bekledi. Biliyordu. Gelecekti.

Birkaç an sonra sokağın taşlarından ve ıssız evlerin boş duvarlarından yankılanan nal seslerine kulak kabarttı.

‘Klak klak klak klak…’

Sonunda… Geliyordu. Kalbi hızlanarak atmaya başladı ve onu bir yıldırım gibi çarpacağını bildiği gözlerine kendini mümkün olduğunca çabuk hazırlamaya çalışarak ani bir hareketle arkasına döndü.

Kollarını açtı ve kendini kaçınılmaz yazgısından korumak istercesine asasını devasa doru bir atın üzerinde uzun kızıl saçları ve beyaz tül elbisesi uçuşarak ona doğru gelmekte kadına doğrulttu. Kadının yeşil gözleri ona bakarken garip bir hazla ışıldıyor, tülün içindeki çıplak, baştan çıkarıcı bedeni atın vahşi hareketleriyle birlikte deviniyordu.

Adam yutkundu. Elleri onu her gördüğünde olduğu gibi bu sefer de titredi. Bu kadın sert bir tokat gibi, insanı sersemleten, uyuşturan bir şeytandı ve adam iblisle işbirliği yaptığı için pişman olmayı çoktan bırakmıştı.

Kadın adamın karşısında titrediğini fark edince o narin vücudundan beklenmeyecek kadar vahşi bir sesle iç gıcıklayıcı bir kahkaha atarak atın yularını sert bir hareketle çekti.  Adamın tam önünde boğazlanırcasına kişneyerek şaha kalkan hayvanın sol ön ayağı adamın koluna çarptı ve asa dans edercesine dönerek havalandı. Asanın adamın elinden kurtulmasıyla kör edici bir şimşek karanlık şehirdeki tüm günahkarlar üzerine parlak bir ışık yağdırdı. Ve gök çatladı. Kapkara bulutlar kara bir büyü gibi gökyüzünü kapladı, yağmur aniden tüm şiddetiyle yeniden yağmaya başladı.

Kadın ani bir hareketle ileri doğru atladı, asayı yakaladı ve nefretle karışık bir arzuyla ona bakmakta olan adama duru bir tonla seslendi.

‘Hadi… Atla!’

Adam çaresizce içini çekerek içindeki çelişkileri bastırmaya çalıştı ve tek sıçrayışta kadının arkasına oturmayı başardı.

‘Her seferinde bu kadar güzel kokmalı mısın?’ diye fısıldadı kadının omuzlarına.

‘Bin yıllardır yok olan lanetli şehirlerin pisliğine tezat…’ diye mırıldandı kadın.

Delicesine yağan yağmurun altında kadının kızıl saçları adamın yüzünü yalarken ve diri bedeni bacaklarının arasında kıpırdarken yeniden canlanan şehrin ıslak sokaklarında gökdelenlere doğru dörtnala ilerlediler.

Şehrin sakinlerinin her bir parçasına tanrıymışçasına taptığı bu gökyüzünü umarsızca yırtan çirkin yapıların tam ortasına geldiklerinde kadın adamın asasını kaldırdı ve var gücüyle haykırdı.

‘Anathema Ignis!’

Şehir birden alev aldı, at kişneyerek şaha kalktı, kadın zevkten bir kahkaha attı. Yıkıntı evler, topal kediler, kör dilenciler, köhne insanlar, metal arabalar, gri fabrikalar ve ütopik bir düş gibi onları ezen dev gökdelenler… Yağmurun altında dinmeyen bir öfkeyle harıl harıl yanan aç alevler tüm şehri kor bombardımanına tutarak yutmaya başladı. Yanarak yok olan kayıp ruhların çığlıkları ve harap olan binaların çatırtıları kulakları sağır eden acı dolu inlemelerle gökyüzünde yankılandı. Kadın huşu içinde asayı indirdi, tükenmekte olan şehre şaşkınlıkla bakan adama uzattı.

‘Ama… Böyle olmayacaktı…’ diye itiraz etmeye kalktı adam.

Kadın cevap vermeden adamın gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Gülümseyişi insanı yeryüzünden alıp cennetin en kuytu koylarında gezdiren bir uyuşturucu gibiydi ama adam kısacık bir anda zihninde uyanan hastalıklı bir sanrıda kadının parçalanmış , gözleri oyulmuş, dişleri sökülmüş, dudakları yırtılmış tiksindirici yüzünün yansımasını gördü.

Ağzına korkunun paslı metal tadı doldu, keskin bir panik ve iğrenmeyle kadına saldırdı. Kadın hayallerinin kırıklarının yüreğine batmasına izin vermeden hemen önce asayı bir hançer gibi adamın göğsüne sapladı. Atın sırtından ıslak taşlara bir külçe gibi, acıyla haykırarak düşen adamın son gördüğü kadının yeşil gözlerinden yansıyan kan kırmızı alevlerdi. Ve saçlarının kızılına karışmış beyaz elbisesinin uçuşan etekleri…

Adam uzaklaşan nal seslerini dinleyerek gözlerini kapattı ve alevlerin onu yutmasını beklerken sonsuz bir uykuya daldı...


Not: Bu hikayeyi okuyanlar ilk gün doğumunda lanetlenecektir. Ve bu uyarıyı sona koymamın sebebi bu şehrin yanarak yok olmasını istememdir.

25 Eylül 2013 Çarşamba

-içine aç kurtlar kaçmış bir akordeondan sesleniyorum buraya ayakkabılarınız ile gelmeyin

sen kaidesi kırılgan bir Rus tüfeği 
ben ise tanıdık bir şarkısı bulunmayan isminde ki z harfi gibi

usulsüz 
usulsüz sev beni

merdivenlerimi çık
kapılarımı kır 

hissedemeyebiliriz 
çünkü bilenler bilir 
yapma çiçekler 
sadece tüccarların elinin süsüdür 

yalvarırım unut parayı ve moderniz mi 
ben sadece korkutucu kıvrımlara sahip bir erkek değilim 

sana "tu" diyebilmek 
anlamsız bir an içindeysek
ya Almanya'da bir Bechett oyunu izliyoruz güzelim 
yada İstanbul'da bir otobüsteyiz 

beni kır
beni anlama pahasına kır
kes
beni sevebilmek için kes

saçlarım elinde dökülüp giderken 
ben ruhsuz düşüşlerin kadim hakimi olmaya devam edeceğim
gel
gel de seni dudağımda ki kesiğe sır edeyim

klarnetin sesi kapıyı kapattı 
demirin demiri sikiş sesi 
kaçma 
merdivenlerimi çık
kapılarımı yık 

beni dört nala ölüme koşan bir atın sağduyusundan yakala 
çünkü atlar güzelim 
dünyayı dinlemeyi bilen
yoldaşlarımız 
ola ki

unutma
unutmadık 

kır beni
üç oktavlı bir ses gibi 

şiirim bitmez
bitirme beni

18 Eylül 2013 Çarşamba

güç, para, zıvana

gün dediler, her şeyi
bir saatte döndürür
kumdenizdi üstelik
aklıma ilk düştüğün
yer.
ben yakaya kim gelir
ev düşecek, istemem
öyle bir an; sessiziz
hoşçakalın cümleten
der
kuş öldürdü dün gece
dua yoktu kitapta 
bin liraya ev buldu
bunları hep şansına
ver

13 Eylül 2013 Cuma

Aklın Burkulması "damdan düşme sanatı!"



Sadakat, kendi kendine uygulanan bir terördür.

Bugün kaygan zeminde DİRENME suretiyle kendine “yeniden bir beden kazandırmaya çalışan” kimliklerimiz ile karşı karşıyayız. Bu oluşan yeni kimlik;

“Bir gökkuşağı döküldü pencereme, heyecanlandım”

kafasıyla başta kapitalist kültürün zırhına, onu koruyan ve akılcılaştıran egosuna saldıran ve onun iç ile dış, özel ile kamusal, ben ile öteki arasındaki katı ayrımları çözülmeye uğratan, kahkaha atan, sıçan hatta otuz bir çeken bedenin aydınlanmış olumlanmasıdır.

Savunulan tek yönlü bedensel anarşizm kültünün mitsel modeli, yergi dolu gürültülü kahkahasıyla devlete ve cemaate meydan okuyan ve animalist bir hayatta kalma felsefesi ve mutlu bir reddediş içinde yaşayan, şehrin duvarları içerisinde toplum dışı bir pleb hayatı süren, Yunanlı kinik Diogenes’tir. Yada aynı Ferlinghetti modeli ile dünya ormanının derinliklerinde kendini teslim edecek bir delik arayan, bulduğu selüloit bir cep tarağını, dünyayı taradığı bir sabana dönüştüren ilk yüz yani ana karakter olarak kendisidir. 

Bugün sokulası bianel mottoları altında oluşturduğumuz hiç-kimselik kültü, içerisinde koskoca bir tabu ve korkunun altında, uzunca bir süre kalmış gölge bedenler haline dönüşmüştür. Bir özne olarak kişi kendine ettiği ihanetin, kendi oluşturduğu hakikatin düşmanı olduğunu fark etmiş ve bu sefer TERSİNE ÖZNE şeklinde kendini seçerek şekillenmeye başlamıştır.

Tutsaklık korkusu özgürleşme umudu kadar aldatıcı görülebilir. Ancak ilkinin aslında ikili bir tersine çevrilmesinden, ihtiyaç duyulası milenarist ruh yeniden doğmuş ve beden en az duyular kadar uyanış projesine dahil edilmiştir.

Sadakate geri dönmek gerekirse, bu bir imgenin çökmesinin ardından, yeknesaklığın en önemli destekleyicisi olan “Devam et” düsturunu sınamaya devam eder.  Yolunu kaybettiğin zaman yada kavram ve ortam bulanıklaştığında bir hatayı adlandırılmış gördüğünde bile devam et. Çünkü biliriz ki; taklitlerin varlığı, krizlerin billurlaşmasında güçlü bir etkendir.

Hakikat süreci bedende içkin bir kopuşa tekabül eder. Kısa  bir gecenin notlarında farkına varılması gereken sonucu ister siyaset ister aşk olarak yorumsayın;

kendimizdeki özne-oluşa ihanet, oluşturduğumuz hakikatin düşmanıdır.

Sonuç olarak unutulmaması gereken; öznenin parçalanması, itaat ölçüsündedir. Robert Creeley’in American Field Service için muhtemelen Hindistan’a giderken not düştüğü gibi:

“Her karmaşıklığı yok et,

İçindeki aklın her burkulması,

Her sıkılan yumruk…” dur.

10 Eylül 2013 Salı

küçük geminin çapası da küçük olur

kaç tekne fotoğrafı çektim, kaç terlik değiştirdim
istenilen bilinmez, başlık atıp kapatılsa sayfa
kötümserlikte usta, bir sonraki haftaya geçtim
motoru çok düşünmedim, üstünde durmadım
ki harika görün sen bu akşam
bedduam çok, yazmadım hepsi aklımda
güneş yanıklarından ibaret bir tanışıklığımız varsa demek
eczaneci kızla; bir yerde yarım saat oturmuşluğumuz
sağlık haricinde bir şey konuşmuşluğumuz ya da yemek
yok bu hususta

8 Eylül 2013 Pazar

İntihara Meyilli Kuşlar Mevsimindeyiz


Ah güzel kardeşim! İçimdeki felaket çanları! İçimdeki sirenler susmaz oldu, uyur gezer kıldı yine gecelerimi. İçimizde çığlıklarla salınan putları kim koydu ömrümüze. Kimler taş kestirdi dört bi yanı, biz, bizzat kendimiz mi yoksa? Elimde ufak bi çekiç, gözlerim kaç açılmış, ortalıkta dolanıyorum, bakışlarım titrek, içimdeki çocuk hala ürkek. Putları arıyorum, bulamıyorum. Elimde ufacık bi çekiç, vah yazık seslerinde hep kibir, havaya savuruyorum elimin içinde kaybolan çekici, hep ıska hep karavana. Yoksa kimse kalmadı etrafımızda da, İbrahim’i mi bekleriz yoksa İbrahim olmayı mı, sırtımıza yük bellediğimiz putları un ufak etmeye.
Güzel kardeşim gözlerime yaşlar değil kanlar dolar. Senin tek fısıltınla İsrafil’in utancı doldurur bütün gökyüzünü. Heryer, herkes mahşere keser, geçmişe tüm gömdüklerimiz teker teker dirilir mezarlarından. Elimde küçücük bir çekiç, koşayım isterim üstlerine. Ama seni de geride bırakamam. Fakat seninle de koşamam üstlerine. Bilirim incinirsin, ki incinecek tarafların zaten hakkını tez elden savmıştır çoktan. Seni nerelere koysam aklım şaşar, ayaklarım urgan olup birbirine dolanır, hangi tarafında çoğalıp saf tutsam? Başı kesikler selam durur şaşıp kalışlarıma, oradan oraya koşuşmalarıma. Sağlam görünme pahasına afili tavırlar alırım, yüzümden yere düşen parçalar olur. Bırak kalsın hepsi olduğu yerde, sana toplatamam dağılmışlarımı. Bırak gülüşlerimi en keskin bıçaklar yarsın ortadan ikiye. Bırak dökülen her parçamdan ayrı bi put yoğursunlar, yoğurayım içime. Seni koyamam önlerine, izin veremem kendi yel değirmenlerimle savaşa seni göndermeye. İçim kaldığınca el vermez.

6 Eylül 2013 Cuma

Küfür

yokluğun çok pis adamım

paslanmış gecelerin yarıları kadar

ya da kanlı çarşaflarda uyanılan 

pişmanlıkla kavrulmuş sabahlar

hem sen de iyi bilirsin ki adamım

yokluk

elin yüreğin bağlıyken

küflü zincirlerle

sevdiğinin parmakları yerine

bedeninde kayan yılanlardır


dudaklarımın arasındaki küfürsün adamım

mubahlaştırdığım günahlarım

ve lanetlediğim dualarım

en çok da

morarttığın kuytularımda 

diline usulca bıraktığım sırrım


yokluğun parçalanmış bir solucan gibi adamım

her limesi canhıraş kıvranan

ve kapkara deliklerdeki dipsiz oyuklarda

ebediyete dek hapsolan 


fakat yine de

şu biçare arzda ve semada

kederle hıçkıran tonlarca ruh içinde

tek bir çift göze diz çökmek

çok zavallıca be adamım


ama sana bunları anlatmayacağım

sen bunları bilme adamım

zifiri sevdamdaki nefreti görme

sen beni ot bil

bayat çay bil

hayatın bulansın beni içince

küfürbaz sarhoş ağzımı

hırpani üstümü başımı

kanattığım tırnaklarımı

ve kabuklarını yediğim yaralarımı bil sen

beni sen en iyisi hiç bil adamım

sen beni yok bil


Ekilmemiş Çöl Tanrıça, Hain Beden!

Yoldan geri çevrilmiş her insan [beden], en az bir kıyamet imkanını barındırır.
Başka bir söylemle yaşama deyişinde temel bir ikircim vardır. Yaşam, kendi başına bırakıldığında estetik bir etkinlik barındırır. Ancak devamında -bundan asırlar önce bir kitap kapağının içinde okura seslenildiği gibi- eğer yeterince beklersen;
"yola çıkmak yerine, o yolun bedeninin içerisinden geçeceğine olan inancın” alır.
Sonuçlar beklendiği gibidir. Yani hayat, "istifade edemediğimiz bir ölme özgürlüğüdür." Özünde özgür olamama hali, bir yokluk duygusu ile belirir. Aynı tao’nun yarattığı boş kase imgesi gibi. Hatta çakılıp kalmış Sümerli tanrıçaların ıslanmayı bekleyen vulvaları gibi. Irmaklardan gelecek suyu beklersiniz, ancak toprak hep kurudur.
İçeridekileri çok hareket ettirme; o kutsaldır!
Muhtemel kişi, muhtemel tüm gün boyunca Hegel’e hiç bulaşmadan “ötekinin arzusunu arzular.”  İşte sayısız arzuyu parçalayan esas arzuda budur. Ancak arzunun mantıksal bir ilerlemeyle ölüme gidip orada durmadığını, perde kapanmadan önce yokluğa gitmeye çalıştığını görmemiz engellenmiştir.  Tüm olanları fark ettiğiniz anda, uykunuzda seviştiğiniz şeytanı ruhunuzdan çıkararak terk etmiş ve pastoral bir polisiye öyküsünde yer alan ajanın, yaşamını sürdürmek için cinayet işlemeye devam etmesi gibi bir metafora kapılmışsınızdır. Aslında cinayet hiç işlenmeyecek, arzunun ontolojik ufkuna teğet geçen zalim bir saldırganlık hissiyle, geçmesini beklediğiniz yolun kenarında arka sırada beklemeye devam edeceksiniz.
Bedenin reddedilmesi, en soylu unsurları ortaya çıkaran ritim duygusudur!
Kant, uzun zaman önce Freud’un kapattığı alana girme cesaretini gösterirken, önemli bir eksikliği ortaya koymuştu. Eğer bilinçdışı dil ve düşünceyi etkileyen bir kuvvet alanı şeklinde hareket ediyorsa, o zaman şey, temsili bir “kendinde şey” olamazdı. Bu etki ancak bastırılmış fantezi ve anıların üst katmanlarında görülebilirdi.
Yolun kendinden geçmesini beklediğin bu fantezinin arzusu ya da yolcusu, -kuzeyde bir ülkede uzunca bir süre tanık olduğum üzere- aslında varlıkla ilişkili değildir.  Halen amniyotik bir sıvı plazmasının içerisinde içe dönük bir çalışma geliştirmemiz lazım. Ve derin bir unutma hali.
Asıl unutulmaması gereken; “kişi hiçbir şekilde bilmediğinde, netleşir ve açığa çıkar.”  
Açığa çıkmak ise hem örtük, hem de belirtik bir mantık taşır.
Sonunda ve yavaş yavaş bedenimiz dirilmiş bir bedendir, çünkü kaynağını bir kez daha görmüştür. Hatta beden, en az arzu kadar zamansallaştırıcıdır.
Neyi iletmişti Yuhanna?
“başlangıçta Tanrı vardı, ve söz Tanrı ile birlikteydi, ve söz Tanrı’ydı. Onda yaşam vardı, ve yaşam insanın karanlıkta parlayan ışığıydı, ve karanlık onu yenemedi.”
İnsan, en az Tanrı’sı kadar, kendi BEDENİNE ulaşmak için aynı sözleri söyleme hakkına sahiptir. Kendini kendi ile ilişkilendirmek ve kendisi olmayı isteme yoluyla “kendi” saydam benliğine ulaşabilir. En büyük paradoks olarak insan bedeni, her zaman bir yol öyküsü, bir sıçramadır.
“Şu şudur, bu değildir” in aydınlanması, Beden'in ve ondan geçecek olan Yol’un, kusurlu olmasının nedenidir."

4 Eylül 2013 Çarşamba

ruhi

biz yanyanayken çalınmayan şarkılar var, biz yan yana olduğumuz için es geçilen şarkılar,yanlış ata oynamanın hüznünü tattığım da 13 yaşındaydım,yanlış ata oynamış hayatları tanıdığımda ise 19'um çoktan bitmişti,şair olmak istemiştim bir kış günü ama sen kazağını unutmamıştın ev de. hayatımdan bütün aforizmaları çıkardım yerine seni koymayı denedim.beceremedim.oysa ben öyle bilirdim ki yaşamak iki kişinin bir eve sığmasıydı. sonra oturup seninle 1 sene sonra gezdiğimiz sokakları sayacaktık 3 sene sonra izlediğimiz filmleri sonra belli belirsiz ve çokça nedensiz bir sonbahar günü yanlış ata oynayan o adamları anacaktık, merdivenler tırmanıp, koşmaktan yorulursak göğe bakacaktık...

25 yaşında olmak diye bir gerçek var...(ne acı) ancak hayallerinizle yaşıyorsunuz yukarıdaki cümleler gibi... şu saçma işi ve köşebaşında ki böğrekçi yi saymazsak hayatta düzenli hiç bir ilişkim yok ayın tek günleri sabahları çay içiyorum, ayın çift günlerinin sabahları ise yine çay içiyorum bağzı köpeklerden hala korkuyorum bazen teoman dinliyorum şu sıralar alper canıgüz okuyorum...

25 yaşındaysanız hayat gerçekten sıkıcı derdi cedric eminim bana sorarsanız özgürlük büyümemek gibi bir şey bazen kendini çıkamamış at kafası dergisi gibi hissediyorum...

3 Eylül 2013 Salı

pas

elimi uzatıyorum sana
kopuyorum bin bir noktadan

iki kıta arası
acemi bir göçmen kuş gibi
gidip geliyorum
tek başıma

oysa
Hz. Adem yalnız uyumamak için kaburgasından vazgeçti


eli uzatıyorum sana
kopuyorum bin bir noktadan
pas tutmuşum

iki düşünce arası
acemi bir göçmen kuş gibi
ölüp duruyorum
tek başıma

2 Eylül 2013 Pazartesi

Kusurlu Döngü


Kısa filmi izledikten sonra okuyunuz. 


Devasa şehrin yalancı ışıltılarla bezenmiş kalabalık caddesinin üzerindeki plastik gökdelenin en üst katındaki karanlık ve kasvetli dairenin  tam ortasında bir sandalyede çırılçıplak, elinde bir silahla oturan adama naylon bir aşkla bağlandı kadın, tüm hücreleri ve sahte fikirleri, dayatılmış hayalleri, klonlanmış düşleri ve pahalı giysileriyle birlikte.

Ve zaman hızla geçerken, adam bu aşk karşısında sustu.

Kadın zamanı, parayı, emeği acımasızca harcar ve tüketim toplumunun tüm dayatmalarına, moda bloglarına, alışveriş listelerine, yiyemeyeceği kadar büyük menülere, indirim kampanyalarına ve para imparatorluklarının yasal kartlarına bile isteye koşarken en çok aşkı tükettiğini ayırt edemedi.  

Ve hızla geçerken zaman, adam bu aşka sağır oldu.

Kadın nefrete, kine, ötekileştirmeye, ölümcül ayrımcılıklara ve kendinden farklı olanı öldürmeye programlanmış tüm silahlara hayran oldu. Yok ve imha edip mahvetmekten garip bir zevk alıp üretimi ve emeği yerin dibine batırır ve birbirinin aynı olan her şeyi kendince kutsarken yok olduğunu ayrımsayamadığı bu aşkın yerine koyduğu acınası bir bağımlılıkla bağlandı adama, kendinden farklı olana tutunmaya çalışmanı tuhaf ironisinin varamadan farkına.

Ve geçerken zaman hızla, adam bu aşka kör oldu.

Dünyadaki tüm maymunlara yetecek kadar uzun bir süren tüm bu kör, sağır ve dilsiz anlar, zamanlar, demler ve dehrler boyunca kadın adamı kendine aşık etmek ve onun aşkının yansımasında kendini görmek için çaresizce ‘mış’ gibi yaparak çırpındı durdu. Emek kutsalmış gibi yaptı, yaratmak önemliymiş, tüketmek bitmekmiş, sanat yüceymiş, barış mümkünmüş, farklılık sevmekmiş gibi ve hatta az çokmuş gibi bile yaptı.

Ama boşunaydı.


Zaman kanları acımasızca arza akıtılan insanların hızında yok olup gidiyordu ve adam hala konuşmuyor, duymuyor, görmüyordu.

Kadın acınası bir çabayla, son çare olarak timsahların bile akıtamayacağı kadar çok gözyaşıyla adama son bir kez daha yaklaştı. Sahip olmayı bir halt sanmıyormuş ve paranın tanrı olduğuna inanmıyormuş gibi görünen iki maskeyi onlarca balmumu maskenin arasından seçip taktı ve yavaşça eğildi kulağına.

‘Sistemi reddet!’ diye fısıldadı.

Adamın bir anda dili çözüldü, kulakları duymaya, gözleri görmeye ve içindeki isyan tüm bedenini ele geçirmeye başladı. Ansızın silahı kaldırdı, başına dayadı. Artık harekete geçmek ve bir seçim yapmak zorundaydı. Kendi seçimini. Ölmek ya da öldürmek. Ama her iki durumda da imha etmek. Yine de her ne olursa olsun seçmek.

Zaman ışıktan bile hızlı akıp giderken adam aynı hızla durdu.

Silahı kendi başından çekti. Büyük bir nefretle kadına doğrulttu ve tam kalbine tek bir el ateş etti.

Kadın tüm şehrin kulaklarını sağır eden vahşi bir çığlıkla ve özenti giysileri, boyalı saçları, takma tırnakları, en çok da klon aşkıyla beraber yere, kalbinden akan kanların oluşturduğu gölcüğün içine diz çöktü. Hıçkırıklar, hırıltılar, çığlıklar, inlemeler ve sonsuz ağlamalar boyu nefesinin geldiği son noktaya kadar sonsuz bir yok oluşun içinde döndü.  

Ancak bu kusurlu bir döngüydü.

Ve kadının son nefesini vermeden önce içinde çırpındığı kan gölünde gördüğü gökdelenin penceresinden atlayan adamın ona geri döndüğüydü.


üç

dünya üç gün, mardin 24 saat
gideyim
geleyim
bir daha gideyim.