29 Haziran 2013 Cumartesi

Cam Küvez

Uykumun en güzel yerindeyim.

Uzun yıllar çok erken uyandım ve artık emekli olduğum için, uykunun en güzel kısmının yıllarca uyandığım saatte yaşandığını biliyorum.

Uyuyorum. Öyle güzel bir düş falan görmüyorum. Sadece tembellik var.

Bir anda -dediğim gibi uykumun en güzel yerinde- kuyruğunu suya o kadar sert vuruyor ki, küvezinin içindeki suyun neredeyse yarısı yatağıma sıçrıyor.

Gözlerimi açıyorum. Gülümseyerek yüzüme sıçrayan su damlacıklarını siliyorum. Yan tarafıma, cam küvezinin olduğu yere dönüyorum. Ve onunla olduğum için bir kere daha şükrediyorum.

Hayatımın neredeyse tamamı askerde geçti. Askeri okullar, kışlalar, operasyonlar. Sonunda sol kolumu kaybettim. Emekli oldum. Daha doğrusu, ben her ne kadar çok sevdiğimi, devam edebileceğimi söylesem de onlar öyle istedikleri için emekli oldum.

Sol kolumla birlikte emeklilik belgelerimi de gömdüm toprağa.

Emeklilik param ile bir rehineci dükkanı açtım.

Kendime bir depo tuttum, ucuz askeri raflar ile doldurdum. Ön tarafa, bankalardaki vezneleri hatırlatan bir bölme yaptırdım.  Soygun ve yangın riskine karşı en hassas alarmlardan kurdurup, veznenin etrafını kurşun geçirmez camlarla kaplattım.

İnternet üzerinden ilk reklamımı verdim;
‘Künye Rehinci dükkanında kıymetli eşyalarınızı teminat olarak rehin bırakıp, borç alabilirsiniz. Birkaç dakika içerisinde elinize nakit para geçiyor. Hızlı ve formalitesiz’

Son yaptığım sayımda hatırladığım kadarıyla yüz parçanın üzerinde rehin eşya vardı.

Ama onu görüp, sonsuza kadar onunla olmak istediğimi anladıktan sonra -ki bu kararı vermem ortalama bir dakika sürmüştü- herşeyi bırakmaya karar verdim.

Hiç evlenmedim.

Yataktan kalkıp, mutfağa gittim. Kahve makinasının tuşuna basıp, buzdolabını açtım. Hala ne yediğini anlayamadığım için dolabı bir sürü farklı şey ile doldurmuştum. Dolaptan biraz yeşillik ve balık çıkarttım. Kasenin içinde ezip, bulamaç haline getirdim.

Kahvemi ve onun için hazırladığım bulamaçı alıp, odaya döndüm.

Rehinci dükkanı işi ilk başta riskli gibi görünüyordu. Ama tek kolu olmayan, 30’larının sonunda olmasına rağmen  oldukça yaşlı ve korkutucu görünen ben,  herkesin kolayca rahatsız edebileceği bir adam değildim.

İlk iki yıl, ufak devlet tacizleri, haraç bağlamaya çalışan yeni yetme mafyaların ve herşeylerini kaybetmiş başarısız adamların göz korkutmak için yaptıkları blöfler dışında neredeyse sorunsuz geçti.

Önce küçük küçük verdiğim borçlar, işlerin yolunda gitmesiyle büyük paralara dönüştü. İyi kazanıyordum fakat dikkat çekmemek için hayatımı değiştirmedim. Ne kadar çok yeni ve gösterişli şey, o kadar gözleri dikerdi üstüne.

Hala sol kolum yoktu.

Odaya girdim. Beni görünce güçlükle kuyruğunu oynattı. Gülümsedim. Dükkanıma bırakılan tablolardan biri geldi aklıma, onun gibi bir sürü denizkızı bir geminin etrafını sarmışlardı. Gemideki denizcilerde hem korkarak, hem de hayranlık ile onlara bakıyorlardı.

Ve şu anda o tablodakilerin hepsinden daha güzel bir denizkızı, odamın ortasında bir cam küvezin içinde yatmaktaydı.

Ne iş yaparsanız yapın, ki yıllarca askerlik ve son üç yıldır rehinci dükkanı sahibi biri olarak söylüyorum, bir yerden sonra sıkılıyorsunuz.

Sıkıldığım ve fazlasıyla yağmurlu bir sabah dükkanımı açtım. O gün sayım yapacağım için kepenkleri içerden kapatıp, sayıma başladım.

Öğlene doğru dükkanın kepenki yumruklanmaya başladı.

Kepenkin arasındaki boşluktan dışarı baktım. Yağan yağmur yüzünden sırılsıklam olmuş iki kısa boylu ve çekik gözlü adam, anlamadığım bir dilde bağırıp, rakibini alaşağı etmeye çalışan boksör gibi kepenki yumrukluyorlardı.

Yanlarında bir tabut duruyordu.

Kepenki kaldırdım. Hızlıca içeri girdiler. Bağırarak, sürekli arkalarını kontrol ederek, yanlarında getirdikleri tahta tabuta vurarak bana birşey anlatmaya çalışıyorlardı. Ben ise boş gözler ile adamları izliyordum.

Adamlardan biraz daha kısa boylu ve biraz daha çekik gözlü olanı bir süre sonra sakinleşerek cüzdanındaki paraları çıkartıp gösterdi.

Sadece eski, tahta bir tabut para etmezdi.

Tabutun içinde ne olduğunu görmem gerektiğini anlamaları için veznenin altındaki levyeyi alıp, dükkanımın ortasında duran tabuta yöneldim. Henüz sakinleşememiş olan diğer adam tabutun önüne atlayıp, beni engellemeye çalıştı.

Cam küveze elimi sokup, sırtından kaldırarak arkasına yaslanmasını sağladım. Hazırladığım bulamaçtan bir kaşık alıp, ona zarar vermemeye çalışarak dudaklarına götürdüm. Ağzını açmadı. Tadını alması için dudaklarına sürdüm. Zor açtığı gözleri ile nefretle baktı elimdeki bulamaça. Nefes alışverişi giderek daha da azalıyordu.

Tabutun içinde olanı görmeden, benden hiç birşey alamazlardı. Adamı kenara itirip, levyeyi tabutun kapağını arasına sokup, bütün gücümle asıldım. Tabutun kapağını tutan paslı çiviler dükkanın zeminine fırladı. Elimdeki levyeyi bırakıp, kapağı ittirdim.

Kasadaki bütün parayı adamlara verdim, dükkandan gönderip, kepenkleri kapattım. Sadece ona bakıyordum, o da tabutun içine  saklanmış cam küvezin içinden gözleriyle beni takip ediyordu.

Tabutun kapağını kapatıp, zorlanarak da olsa dükkanın arka çıkışında duran kamyonetime tabutu yerleştirdim. Onunla olacaktım, sonsuza kadar. Ama bir iz kalmamalıydı. O adamlar, geri gelebilirlerdi, verdiğim para yetmeyebilirdi, onu benden geri almak isterlerse tek başıma yapabileceğim hiç birşey yoktu.

O gece hiç uyumadan gün doğana kadar onu izledim.

Ertesi sabah dükkanımı ateşe verdim. Asker künyemi içeride bıraktım. Yangın bütün binayı kapladı. Benimle birlikte binada yaşayan 7 kişi ve 4 çocukta feci şekilde yanarak can verdi.

Dükkana kurdurduğum alarmlarında dedikleri kadar hassas olmadığını o gün öğrenmiş oldum.

Sebebini çözemedikleri her yangına elektirik kaçağı dediklerini de.

Ve şu anda  ölü bir adam ile ölmek üzere olan bir denizkızı aynı odadaydık. Ben onun için kendimi öldürmüştüm, onunsa beslenmesi gerekiyordu.

Cam küvezin yanında yatağıma oturmuş, günlerdir, belki de haftalardır yaptığım gibi onu izliyordum.

Bir melodi duydum.

Son nefesiyle, bana sesleniyordu.

Cam küvezin yanında oturmuş, günlerdir, belki de haftalardır yaptığım gibi onu izliyordum ve ilk defa sesini duydum.

Beni yanına çağrıyordu. Bilmediğim bir dilde, bilmediğim ezgilerle söylediği bir ilahi ile.

Nakarat şöyleydi:
Kendini beslediğin şeyle, kendinle besle beni.

Elbise dolabımın çekmecelerini karıştırmaya başladım, sol kolumun yerinde olduğu zamanlarda öldürdüğüm insanlardan hatıralar almak için kullandığım bıçağımı aldım. Paslanmıştı ve eskisi kadar keskin olup olmadığını bilmiyordum.

Bıçağı kınından çıkarttım. Avucumun içine alıp, sıkmaya başladım. İlk kan damlası zemine düşerken, küvezinde o kadar hızlı hareket etti ki, bıçağı elimden düşürdüm.

Nakarat şöyleydi:
Kendini beslediğin şeyle, kendinle besle beni.

Kanayan avucumu küvezin içine soktuğumda, ilk defa öptü beni. Dudakları, dişleri, dili, avucumlarımda akan kanın bir damlasını bile kaçırmamak için mücadele ediyordu.

Başım dönmeye başladı.

Kan kırmızı olmuş suyun içinden kafasını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde, bütün yüzü kan içindeydi. Elleriyle yavaşca avucumu dudaklarından ayırdı son bir öpücük verip ve küvezin dışına bıraktı.

Doymuştu ve benim tek seferlik bir ziyafet olmamdansa sürekli bir atıştırmalık olmamı istediğini fark etmiştim.

Güzelliğini sonsuza kadar izlemek istiyordum.

Herşeyin başı ‘empati’ idi.

Ve benim artık onu besleyebilmem için, kendimi beslemem gerekiyordu.

Bir damızlık gibi…


Hiç yorum yok: