10 Ekim 2013 Perşembe

Kaybet


Kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Tüm döngü bundan ibaret. Ve at yarışlarından, kahverengi bira şişelerinden, sigara kağıtları üzerine yazdığın kitap fikirlerinden, cebindeki 20 kuruştan, söylenen yalanlardan, şans oyunlarından, tükenmeyen kabuslardan, raflarda dizili boktan ‘çoksatan’ kitaplardan ve kendi kendini kovduğun mekanlardan.

Bilinen tek sona ulaşmanın binlerce yolunu öğren. ‘O’ yere çıkan farklı yolları. Sonra yine küfret ve kaybet.

İnsanları merak et. Adamları, kadınları, sevişmelerini, fikirlerini, işemelerini, öldürdükleri düşlerini, sarhoş olduklarında anlattıkları hikayeleri, ağlarken yüzlerinin aldığı ifadeyi, renklerini, kırılmış hayallerini ve yapmak istediklerini. Yaz. Ama en sonunda yine kaybet. Sonra yeni baştan kur ve yaz. Yık ve Kaybet. Ve kendini bile isteye bu döngüye hapset.

Dolaptaki son peynir parçası. Pencere kenarındaki ölü çiçek. Altı delik ayakkabılar. Yırtık kitaplar. Yapmak istediğin şeyle aranda duran kıvrımsız beyinler. Bozuk bulaşık makinesi. Sürekli çalan şarkı. Para imparatorluklarının hiç bitmeyen telefonları. Ve tüm bunların arasında akıp giden kelimeler, cümleler, tasvirler, öyküler. Yitik zaman.

Sonra yine de kur. Yaz. Yık. Ve kaybet.

Sefaletin en boktanı. Ama sefaleti sev. O bir şey kaybettiğinde içinden kopup giden keskin parça gibi değil ama. Tutmaya çalışma. Geri almaya, telafi etmeye uğraşma. Yok olması için bildiğin tüm Tanrılara dua ederek sev. Kaybolmasını isteyerek sev.

Beynine lanet et. Düşlere. Kurgulara. Kalem ve kağıtlara. Plastik tuşlara. Hatta kitaplara. Zihinlerine dokunduğun insanlara. Sonra bunlara rağmen ya da bunlar yüzünden yine kaybet.

Kendini ehlileştir. Yeryüzünün varlığı buna bağlıymışçasına. Ortalama bir hayatta, sıradan bir yaşamda, boktan bir günün en sıkıcı anındaymışçasına. İçindeki vahşiyi öldür.

Gökdelenler, arabalar, takım elbiseler, camdan kafesler, kocaman bir tabakta sunulan minicik yemekler, simli rujlar, kravat iğneleri, üç-beş parça giysi satan devasa mağazalar, özenti dekorasyonlar, siteler, bahçeler, maviye boyalı havuzlar, bembeyaz, ruhsuz mutfaklar, geniş balkonlar ve her yerde kameralar. Güvenlik yalanı. Sanki istesem kendimi öldürmemi engelleyebilirlermiş gibi. Hepsi bir sanrı. Klonlanmış birer dayatı. Ve işe yaramaz birer yaratı. Bu boktan simülasyonu siktir et.

Sadece kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Ve lanet et. Alt alta cümleler halinde yazılan komik şiirlere, duygularını vıcık vıcık sömüren ‘edebi’ öykülere, altına dipnot düşülen sözde eleştirilere, uyduruk sorular ve baştan savma cevaplardan oluşan sıkıcı röportajlara, kimsenin sikine takmadığı haberlerden oluşan dosyalara, yazılarını bir-iki kişi paylaşınca paha biçilemez eserler ürettiğini sananlara, adını kimsenin duymadığı ucuz dergilerde yazısı yayımlanınca ya da hiçbir yayıncının sallamadığı kitabını bir şekilde bastırınca ‘yazar’ olan üst-insanlara. Sonra yine kaybet. Ama bu sefer kaybetmeyi gerçekten sev.

Nefret et. Güzellik dayatmalarından, para kazanma hırslarından, ünlülere yapılan yalakalıklardan, taklit parfümlerinden, pahalı ama boktan giysilerinden, ayakkabı koleksiyonlarından, sahip olmayı ve mülk edinmeyi bi bok sanmalarından, tozpembe reklamlardan, kuşe kağıtlardan, ‘akıllı’ cihazlardan, popüler kültürün dayattığı tüm uyduruk sanrılardan  ve televizyonun yuttuğu zamanlardan.

Hepsinden, tümden ve birden kaç. Bir gün her şeyi bırak. Kendini hayattan kov. Yol kenarındaki ıssız bir benzinciye sığın. Ya da eski bir karavana. Devasa bir ağacın kovuğuna. Çıplak ayaklarınla. Cenin pozisyonunda. Ya da prangalardan kurtulmayı başaramazsan kendi zihninin kıvrımlarına. Yarattığın kurgulara.

Sen en iyisi o son peynir parçasını ye. Kitapları yapıştır, ölü çiçeği çöpe at. Sonra da bu boktan yazıyı yazdığın için kendinden nefret et. En sonunda da kus. Delik ayakkabının içine.
Sonra yine kaybet.

Sonra kur.

Yaz.

Sonra da yık.

Ve kaybet.

Hiç yorum yok: