1 Ocak 2014 Çarşamba

Kedilerden Korkan Kız

Kediler duyguları konusunda dürüsttür.
İnsanlar ise duygularını gizler.
-ernest hemingway-


Nasıl korkarsın ya!

Gerçekten inanamıyorum sana! Onların o minik pembe burunları, böyle heyecanla oynattıkları kuyrukları, yumuşacık patileri…

Hem hayvanları sevmeyen insanları sevemezmiş…

Bak, kediler cennetin bekçisidir. Satanistler o yüzden kedi öldürür. Kutsal hayvan yani…

50 yaşına geldiğimde, tek başıma, kedileriyle yaşayan bir kadın olmak istiyorum ben. Evlenmek mi? Aman uzak dursun…

Ya ben bütün gün onların şapsallıklarına gülüyorum videolarını izleyip, bak sana da göndereyim bir tane garanti yenersin korkunu, o kadar komik ki…

Tamam! Artık daha fazla bir şey duymak istemiyorum bu konuyla alakalı.

Kedilerden korkan kız, elindeki çatalı yavaşca masaya bıraktı. Etrafını sarmış 3 çift fosforlu göz ile yemek yediği restaurantın bahçesinde, psikolojik bir harp halindeydi. Düşmanlarının doğal güdüleri ile ona doğru sinsice yaklaşmalarını, korkudan doğan bir yetenek ile önceden sezmişti.

Düşmanları yavaşça ona doğru yaklaşıyordu.

Sakin olmalıydı.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

İlk saldırıyı yapmanın kendisine avantaj sağlayacağını düşünmüştü.

Hiç bir şey olmadı.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

Kimseye belli etmemek zorundaydı çünkü kedilerden korkanları, insanlar yadırgardı.

Küçük asalaklar, dedi kedilerden korkan kız içinden.

Önce masamın etrafını sardılar, birazdan içlerinden en iri olanı -ki irilik kendine güvenmek ile doğrudan ilişkiliydi-karşısımdaki boş sandalyeye zıplayacak, oradan da masama çıkıp, burnunu yemeğimin içine sokmaya çalışacak.

Daha önce yaşamıştı.

İşyerinde yemekhane olmadığı için öğle yemeklerini dışarıda yemek zorundaydı.

Çöpler sizin yemeniz için pisliklerle dolu ve evet, yemeğime burnunu sokarken, muhtemelen diğer masalardakiler masama bakıp gülümseyecek, hatta birileri fotoğrafını çekip arkadaşlarına gönderecek.

Peki ben? Sadece bakacağım.

Kimileri için bu durum dünyadaki en tatlı, en zorlu yemeğe ulaşma mücadelesi olsa da, hiç biri Afrika’da insanların acılarını umursamazdı.

Kedilerden korkan kız da öyle.

Yalnız kaldığında dünyaya sadece kedilerden korkmak için geldiğini düşünürdü.

Öyle olmadığına inanmak içinde elinde çok fazla sebep yoktu.

Var gücü ile kimseye belli etmeden ayağını zemine vurdu.

Olması gereken yine olmadı.

İnsanlar madem hayvanları önemsiyor, bunlar için değil de nesli tükenmekte olanlar için mücadele etsinler, bunlar zaten her yerdeler!

Elini önündeki tabağa götürdü. Daha bir parça bile yiyemediği etini, iki parmağıyla tutup, bütün gücüyle restaurantın en uzak ucuna fırlattı.

B Planı.

En son yaptığı zaman hedefi tam 12den vurmuştu.

Bullseye!

Bu sefer koca et parçası kimseye çarpmadan duvara yapıştı.

BAM!

Tam olarak çıkan ses buydu;

BAM!

Duvara yapışan etin peşinden giden düşmanlarından kurtuldu. Hesabı masaya bırakıp, ofise döndü.

O öğleden sonra duvardaki sos lekesini çıkartması 15 dakika süren garsonun hayatında hiç bir değişiklik olmadı.

O öğleden sonra ofiste gündelik ve sıkıcı işleriyle 4 saat uğraşan kedilerden korkan kızın da hayatında bir değişiklik olmadı.

Tam saatinde işten çıktı, işyerinin servisine bindi, mahallesine geldiğinde servis ışıklardan sola dönmeden indi, dümdüz 173 adım attı, önce yanlış anahtarı kilide sokmaya çalıştı, kendine kızıp doğru anahtar ile kapıyı açtı, 39 basamak çıkıp, katın kuzeybatısındaki evine ulaştı.

Üstündekileri çıkartmadan kanepeye uzanıp, televizyonu açtı. Önce televizyona, sonra halıya, sonra kumandaya, sonra dışarıya baktı.

Sıkıldığını belli etmek için tavana bakmazdı. Sıradan olanı hiç bir zaman sevmezdi.

Kanepede uyuyakaldı.

Bir anda…

Soğuk dedi, Kar var dışarıda. Bir de ses, rüzgar. Bir yerlere çarpan rüzgar.

Bomboş, karanlık bir sokakta tek başına yürürken duyduğun rüzgarın sesi. Tek  başına olduğun zaman seni korkutmak için çıkarttığı ses. Boş bir odada duvarları tokatlar gibi. Ufacık bir dokunuş, kocaman bir gürültü.

Soğuk dedi, Kar var dışarıda.

Her yılbaşında yağmasını beklediğin ama hiç yağmayan, sadece filmlerde gördüğün gibi pürüzsüz ve bakir bir kar. Kardanadamları bile kör edecek kadar beyaz bir kar. Çocukların dışarı çıkıp oynamasına ailelerin izin vermeyeceği kadar uçsuz bucaksız.

Soğuk dedi.

Sadece kendi kendine hissedebileceğin kadar soğuk. Bedeninden uzaklaştığın zaman duyduğun özlem kadar soğuk. Öldüm dedirtecek kadar soğuk. Yaşıyorum dedirtmeyecek kadar soğuk.

Bu odayı tanıyorum bir yerden.

Kemirilmiş ahşap duvarlar, pencerelerdeki naylonlar, üzeri yeraltı öykülerinde geçen tüm insan sıvılarıyla dolu bu yatak.

Bu odayı tanıyorum bir yerden.

Bir düş mü? Yoksa birinin anlattığı bir anı mı?

İnsan yaşadığı şeyleri kendine anlatır. Hem de bir an bile duraksamadan, hiç bir ayrıntıyı atlamadan…

Biliyorum, önümde duran dibi kararmış kaşığın ne işe yaradığını.

Mum yanıyor, kaşığın dibi kararıyor, kaşığın içindeki beyaz toz pişiyor, şırıngıya doluyor, turnike damarı belirgin kılıyor, el titriyor, şırınga deriyi deliyor ve damarı buluyor.

Uzun yılların arkadaşlığı, ihtiyacın olduğu zaman yanında olan, kimilerinin hayatları boyunca bulamadığı hem iyi gün hem kötü gün dostu.

Kollarına baktı kedilerden korkan kız.

Bir ismim olmalı dedi. Ne zaman unuttum, hiç var oldu mu?

Şırıngayı koluna yaklaştırdı.

Bunu yapmamalıyım.

Düşlerinde insan istediğini yapabilirdi. İnsanlar bunun için bir sürü kitap okuyup, seanslara katılıyordu.

O zaman bu fırsatı kaçırmamalıydı. Ama kolları çoktan önceki fırsatlarda kullanılmıştı. Canının yanmasından korktu.

Düşünde kolu acırsa, muhtemelen yastığın altına soktuğu kolu, ağırlaşan kafasının ağırlığı altında uyuşmaya başlamış demekti.

Vazgeçti.

Bir kitap okumuştu. O dönemin en popüler kitabı. Kitaptaki kız bağımlıydı. Ailelere yakalanmadan bağımlı olmanın yolunu anlatıyordu;

Ayak parmaklarının arası. Böylece izi belli olmazdı. Kaç kişi ayak parmaklarınızın arasına bakmayı akıl ederdi ki?

İşaret parmağı ve serçe parmağının arasında geçen damara sapladı şırıngayı.

Bekleyiş, kahkaha, gözyaşı, sorular, cevaplar, görüntüler, sesler, soluklar, yoksunluklar, umutlar, bir deniz, bir gökyüzü, bir cennet, bir cehennem, karşılaştırmalar, edebiyat, insan beyni bu kadar hızlı çalışamazdı.

Odanın kapısı açıldı.

Yaraları biliyorum, keloid bunlar. Vücudunda bir yara açılır, iyileşmesi için akyuvarlar, beynin emir ile yaraya müdahale ederler . İşlerini bitirir, yarayı iyileştirirler. Ama bazıları ayrılmak istemez, köyden akrabalarını getirir, yaranın üzerinde köylerinin derneğini kurarlar, mahalle onların geldikleri yerin ismi ile anılmaya başlar, yaranın iyileşmesi durmaz ve yaranın üzerinde çarpık kentleşme olur.

Derinin içinde hapis kalmış dev bir solucan gibi.

Yaralı bir yüz kapının girişinden ona doğru baktı.

Beyaz at, prensten önce gelmişti. Prensesi üstüne almış, sonsuzluklarda son sürat koşuyorlardı.

Prenses, prensine naz yapmayacaktı.

Masallardaki orospu prenseslerden olmayacaktı.

Sikişmek için 40 gün 40 gece sürecek bir düğünü beklemeyecekti.

Beklemedi.

Düğün sonrası boynunda asılı duran kurdeleye takılacak paralar için saatlerce ayakta beklemeyecekti.

Beklemedi.

Prens işini bitirip, avucundaki parayı yatağa fırlattı, beyaz atını prensesiyle bırakıp odadan çıktı.

Prens odadan çıkınca, prensesin damarlarında dolaşan beyaz at huysuzlanmaya başladı. Prensesin vücudundan çıkmaya çalışıyordu.

Bembeyaz yeleli at, sabun köpüklerine dönüşmeye başladı.

Beklediğim bir prens miydi, yoksa beyaz atı mıydı?

Bir anda...

Rüzgar var dedi. Deniz dalgalanıyor. Rüzgar var dedi. Dalgalar kayalıklara çarpıyor. Köpükler…

Ağzından çıkmaya başlayan köpükleri durdurmaya çalıştı.

Rüzgar var dedi. Birşeyler yırtılıyor. Rüzgar var dedi. İçim değil yırtılan. Köpükler.

Rüzgar tüm gücüyle naylonlarla kapatılmış pencereye vuruyordu.

Rüzgarın ve naylonun arasındaki savaş. Dünya tarihinde daha anlamsız savaşlar olmuştu.

Rüzgar, naylonu yendi.

Düşmanın son kalesini ele geçirmiş bir ordu gibi doldu odanın içine.

İntihar ettim, dedi.

Ölmek için güzel bir gün olduğuna inananlar ne kadar ahmak!

Yırtık naylonun rüzgarda sallanışı, savaşı kaybetmiş bir generalin idamı gibi.

Darağacında, boynu kırılmış üniformalı bir beden.

Dışarıyı görebiliyorum.

Ay var, yıldızlar ve gözler…

Fosforlu gözler. Pencereden tırmanmış, bana bakıyorlar.

3 çift fosforlu göz belirdi pencerede. Yavaşca odanın içine girdiler. İri olan en önde -ki irilik kendine güvenmek ile doğrudan ilişkiliydi- diğer 2si arkasından geliyor.

Barış görüşmeleri başlayacak.

Korku hissetmiyorum.

İlk saldırıyı yapan kazanır.

Bizim için bile sert bir kış. Derimizi kaplayan kürk bile yetmiyor bizi korumaya. Senin ise üzerinde hiç birşey yok. Çırılçıplaksın.

İlk saldırıyı yapan kazanır.

Ben bir anneyim, beslemem gereken bir ailem var.

Size verebilecek hiç birşeyim yok, dedi kedilerden korkan kız ağzındaki köpüklerden boğulurken.

Sorun etme, çöpler bizim yiyebileceğimiz bir sürü pislik ile dolu, o yüzden buradayız.

Afiyet olsun.

Önce çocuklarım.

Dişlerinin bu kadar sivri olduğunu bilmiyordum, vücuduma saplanana kadar…

Mutlak yenilgi.

Kedilerden korkan kız, kötü düşünden uyanan biri gibi değil de, geçirdiği kötü günleri düşünen birinin, anıları zihninden uzaklaştırmak için yaptığı kafa hareketi ile uykusundan uyandı.

Kafasının ağırlığında uyuşmuş koluna dokundu, hiç birşey hissetmedi.

Açık televizyona baktı. Saatin fazlasıyla geç olduğunu televizyondaki programdan anladı.

Basit bir dekor önünde, uzun bir masanın iki ucuna oturmuş sunucu ve konuğu bir konu üzerine hararetli bir tartışma içindelerdi.

Ne de olsa sabah – akşam demeden milyonlar televizyon karşında onları izliyordu.

İş ahlakı.

Sunucunun karşındaki konuk, Güney Amerikalı kabileleri kendi tanrısının varlığına inandırmaya çalışan bir misyoner edasıyla konuşuyordu.

- Bakın beyefendi, reenkarnasyon diye birşey vardır. Bedenlerimiz değişse de ruhumuz sonsuzdur.

Sunucu, kabilenin reisidir,

- Hanımefendi olur mu öyle şey? Bunlar boş insan işi.

Misyoner fikri için denizleri aşmıştır,

-  Olur efendim. Her beden ruhumuz için yeni bir başlangıçtır. Bu sonsuzluk içinde, her bedende ruhumuz sıfırlanmak ister. Eski bedenimizin anılarını unutmaya çalışır fakat, mesela fobilerimiz, nereden geliyor? Fobilerimiz, korkularımız geçmiş hayatımızda yaşadığımız kötü tecrübelerimiz yüzünden ruhumuzun yeni hayatında kendine çektiği setlerdir.

Kabile reisi, misyonere barış çubuğunu uzatır,

- Şimdi bir reklam arasına gitmemiz lazım.

Kedilerden korkan kız, uyuşması geçen koluyla sehpanın üzerinde duran kumandayı alıp, televizyonu kapattı.

Kanepede uyuyakaldığı için her yeri ağrıyordu. Güçlükle doğrulup ayağa kalktı. Işığı söndürüp, odadan çıktı.

Yatak odasına gitmek için koridoru geçerken, televizyondaki kadının söylediği şeyleri düşünüp, kendi kendine söylendi;

- Saçmalık! Dünyada kaç kişi palyaçolar tarafından öldürülmüş olabilir ki!

Hiç yorum yok: