2 Eylül 2013 Pazartesi

Kusurlu Döngü


Kısa filmi izledikten sonra okuyunuz. 


Devasa şehrin yalancı ışıltılarla bezenmiş kalabalık caddesinin üzerindeki plastik gökdelenin en üst katındaki karanlık ve kasvetli dairenin  tam ortasında bir sandalyede çırılçıplak, elinde bir silahla oturan adama naylon bir aşkla bağlandı kadın, tüm hücreleri ve sahte fikirleri, dayatılmış hayalleri, klonlanmış düşleri ve pahalı giysileriyle birlikte.

Ve zaman hızla geçerken, adam bu aşk karşısında sustu.

Kadın zamanı, parayı, emeği acımasızca harcar ve tüketim toplumunun tüm dayatmalarına, moda bloglarına, alışveriş listelerine, yiyemeyeceği kadar büyük menülere, indirim kampanyalarına ve para imparatorluklarının yasal kartlarına bile isteye koşarken en çok aşkı tükettiğini ayırt edemedi.  

Ve hızla geçerken zaman, adam bu aşka sağır oldu.

Kadın nefrete, kine, ötekileştirmeye, ölümcül ayrımcılıklara ve kendinden farklı olanı öldürmeye programlanmış tüm silahlara hayran oldu. Yok ve imha edip mahvetmekten garip bir zevk alıp üretimi ve emeği yerin dibine batırır ve birbirinin aynı olan her şeyi kendince kutsarken yok olduğunu ayrımsayamadığı bu aşkın yerine koyduğu acınası bir bağımlılıkla bağlandı adama, kendinden farklı olana tutunmaya çalışmanı tuhaf ironisinin varamadan farkına.

Ve geçerken zaman hızla, adam bu aşka kör oldu.

Dünyadaki tüm maymunlara yetecek kadar uzun bir süren tüm bu kör, sağır ve dilsiz anlar, zamanlar, demler ve dehrler boyunca kadın adamı kendine aşık etmek ve onun aşkının yansımasında kendini görmek için çaresizce ‘mış’ gibi yaparak çırpındı durdu. Emek kutsalmış gibi yaptı, yaratmak önemliymiş, tüketmek bitmekmiş, sanat yüceymiş, barış mümkünmüş, farklılık sevmekmiş gibi ve hatta az çokmuş gibi bile yaptı.

Ama boşunaydı.


Zaman kanları acımasızca arza akıtılan insanların hızında yok olup gidiyordu ve adam hala konuşmuyor, duymuyor, görmüyordu.

Kadın acınası bir çabayla, son çare olarak timsahların bile akıtamayacağı kadar çok gözyaşıyla adama son bir kez daha yaklaştı. Sahip olmayı bir halt sanmıyormuş ve paranın tanrı olduğuna inanmıyormuş gibi görünen iki maskeyi onlarca balmumu maskenin arasından seçip taktı ve yavaşça eğildi kulağına.

‘Sistemi reddet!’ diye fısıldadı.

Adamın bir anda dili çözüldü, kulakları duymaya, gözleri görmeye ve içindeki isyan tüm bedenini ele geçirmeye başladı. Ansızın silahı kaldırdı, başına dayadı. Artık harekete geçmek ve bir seçim yapmak zorundaydı. Kendi seçimini. Ölmek ya da öldürmek. Ama her iki durumda da imha etmek. Yine de her ne olursa olsun seçmek.

Zaman ışıktan bile hızlı akıp giderken adam aynı hızla durdu.

Silahı kendi başından çekti. Büyük bir nefretle kadına doğrulttu ve tam kalbine tek bir el ateş etti.

Kadın tüm şehrin kulaklarını sağır eden vahşi bir çığlıkla ve özenti giysileri, boyalı saçları, takma tırnakları, en çok da klon aşkıyla beraber yere, kalbinden akan kanların oluşturduğu gölcüğün içine diz çöktü. Hıçkırıklar, hırıltılar, çığlıklar, inlemeler ve sonsuz ağlamalar boyu nefesinin geldiği son noktaya kadar sonsuz bir yok oluşun içinde döndü.  

Ancak bu kusurlu bir döngüydü.

Ve kadının son nefesini vermeden önce içinde çırpındığı kan gölünde gördüğü gökdelenin penceresinden atlayan adamın ona geri döndüğüydü.


Hiç yorum yok: