19 Ağustos 2013 Pazartesi

Apollonik Aşk'a Sövgü [Disonans Füg No: 2]

















Hiçbir şimdinin bir diğerine ait olmadığı bu ayrıcalıklı gecenin dallarından sarkan şey, Augustinus’un sıçtığı şey ile aynı, “yani aşk.”

Sessizlik içinde kendi kendine konuşmanın hilesidir aşk. Kendini en iyi, bir enkaz altında görsel imgelerin içsel gösterisi ile eşlik eder. Alımlayıcının sahnesi mezarlığın kendisidir.
Yıkık dökük evlerden, solmuş bir kentten, karanlığın yeterince siyah olmadığı bir mabetten fışkıran bir aptallığın sonucu olarak son ziyarete açıktır-----bu hileli aşk-----

Kişi  bir yöne bakarken, çevresindeki yönlerde de neler olduğunu nasıl fark eder? Beynindeki jartiyeri çıkararak mı?

Bir palyaço olarak zekiliğimiz sekerek yürüyüşümüzde, taklalarınızda saklıdır. Bunu anlıyorum; o yıkık-dökük duvar dibinden geçerken bıraktığın iz ile benim sarsaklıklarım, yuvarlanmalarım, taklalarım neyin uğrunaydı. Beceriksiz görünümdeki “maharetimi” zihnindeki jartiyeri çıkararak bakmayı denedin mi? Bence de deneme.

Ayın şu an olduğu gibi göründüğü bir gece, büyük piramidin önünde Tanrı’ya taş atan bir çocuk görmüştüm!

Bu senin elindeki nedir diye sordum?----aptallık dedi-----

Yine bunun gibi bir gece saçlarından tuttuğum bir kadını kurban ederken, hiç aklıma gelmemişti kan içen birisinin güzel bir şiir okuyabileceği!

"Peki, insan bir üzüm müdür?" Bunu bilmediğimi defalarca söylemiştim ama en azından şarabı reçineyle tatlandırmayı bilmek lazım.

Beni yalnız gönderdiğin o konserin biletini bu gece bir kez daha gördüm, aklıma geldi de; kim kendi borusunu öttürmeden gururlu olduğunu söyleyebilir?

Ve hatta gördüğümü imgelediğim şeylerin betimlemesine ne uygulanabilir?

Ten varlığın saydamlık kazandığı maddesel yerdir, peki varlık cisimleştiği anda senin cinsel dönüşümün bana doğru  bir tinsel dönüşüm mü olur? Yada seni çok mu özledim?

İçinde bulunduğum trenin tekerlekleri gürültü çıkardığı zaman, “kafamın içinde” son görüntün akmaya başlarsa, tekerlek gürültüleri yanımda oturan yolcular tarafından duyulabilir ama duydukları benim gürültüm değildir. Ritmik tıkırtı bütün vagonu doldurur ama, bu kompartımanı yada onun bir parçasını dahi dolduramaz. Gürültünün kaynağı tekerlekler yani ten orkestrandır.

Sana olan şartlanmamda en etkin etken –aslında yok olmandı-

Eş anlamlısı ve dilsel bir özellik katamadığım melodilere ve görünümlere yönlenmem gibi yani “kafamın içinde” belki olmayan bir dildir.

Bir gün sende çizdiğim resimlerin sana baktığını görürsen bilmelisin ki; aynı Adem’in kendisiyle konuşan ses’in resmini çizme hatasına düştüm!

Olasılıkla aynı bir satranç tahtasında olduğu gibi bütün eylemlerini ezberledim. Bu anlamda yasak olandan sakınmak ve nasıl oynayacağını bilmek gerek. Silahları doğru şekilde kullanmak, alıştırma yapmak ve iz sürmek. Ancak bu senin kırılabilir olduğunun, olgusal olarak da parçalanabileceğin anlamına gelmez, değil mi?

Bizi beraber tutmaya devam eden şey bir cinayetse, o cinayeti suç haline getirmeye çalışan şey, bizim kibrimizdir.

Bu olsa olsa tek yönlü bir yatkınlık.

Özlemek diyerek şartlandığımız köleliği haklı çıkarmanın tek yolu, onu rehin bırakmak ve keyfi olarak yaratılan bu kutsal sisteme dahil olmaktır.

Özlemek ve onun uygulaması arasında sık sık yaptığımız ayrım eşit ölçüde temelsizdir. Yola çıkarken bunu biliyor olmak lazım. Ancak yolda anlığı oluşturan şey hep ardışık algılardır. Ne zaman değiştiğini ne zaman öldüğünü ve belki ne zaman yeniden doğacağını bilememek, hep en tanıdık sahnemdir.

ve altüst edişin gerekliliği, bana ait olanın değişebilirliği ölçüsündedir.

Ağaç gölgelerindeki ceneviz kahvesinden, taş evden, azıcık ışıktan, yavaşlamış zamandan ve artakalan yetmiş iki yılın kanatları serinletiyor gelecekteki bedenlerimizi. Yalnızca genel olarak belirtebilirim ki; “dolaylı tutkular altında istek, bedende en şiddetli sapmadır.”


Yoldan sapma ve kırılma arasındaki ayrım bana yaşattığın nevrozun düzeyi ile ilişkili olsa gerek!




Hiç yorum yok: