10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Atın Hikayesi-1

Uyanıyorum,saat 17:23.Yazın gelmesiyle,gece yatarken açık bırakılan pencereden içeriye -gelme safhasını çoktan geçtim-,uzun toplarla kanatlardan atak geliştiren Sevilla gibi odaya hücum eden,"Magirus" sesleriyle güne başladık yine.Telefona bakıyorum,7 cevapsız arama,2 yeni mesaj.Hepside Melanuş'dan gelmiş.Melanuş benim papatyam (yada sizin deyişlerinizle kız arkadaşım,sevgilim,manitam,hatunum v.s.).Ailesinin hiçbir alakası olmamasına rağmen neden Ermenice bir isme sahip olduğunun hikayesini ne ben sordum,ne de o anlattı şu zamana kadar.Zaten en başından beri çok konuşmazdık öyle.Alışılagelmişin dışında,vır vır konuşmaktan ziyade,belki de anlamsız bi şekilde,sessiz sedasız birbirimizi izlemeyi daha çok severdik hep.Konuşmayı çok sevmemekten mi yoksa yine üşengeçlikten midir bilemiyorum ama genelde “Mela” diye seslenirim zaten ona.
Cevapsız aramaların saatlerine bakıyorum,kızcağız dersteyken bile aramış merakından.Ya bu kız beni bi gün öldürücek kendini çok fazla sevdirmekten,ya da ben onu meraktan. Mesajlara bakıyorum sonra,su gibi hatun vallahi.Önce ılık ılık başlar sözlerine,sonra cevap gelmez merak etmeye başlarsa soğur,en sonunda buza keser ki çocuk gibi korksamda bu halinden,kendimi alamam yine de gülmekten.İnsan güler mi böyle bi durumda diye kendime de çok sordum aslına bakarsan ama ne yapayım be,sevdiğinin yüzü,sesi en olmadı sözü karşısında,insan nasıl gülmez,karşında ki surat da,ses de buz kesmişse bile.Neyse,anlar bigün heralde deyip yine gülümsedim."Uyandım papatya" diye mesaj atıyorum,belki yumuşar.Allahtan ne kadar sevdiğimin yüzde onluk kısmının farkında da hemen olmasa da bi süre sonra yumuşuyor sesi.Ah bi de geri kalan yüzde doksanlık kısmı fark edebilse.Neyse,onu da anlar bi gün heralde.
Önce sevgilinin sesiyle kafanın içini yıkadıktan sonra bu sefer dışını da yıkamaya,kalkıyorum yataktan.Saat yaklaşık olarak 18:15.
Eli yüzü yıkayıp,ilk sigarayı tuvalette içip,klozette otururken tüm gelecek planlarını bi kere daha gözden geçirdikten sonra odaya gelip açıyorum bilgisayarı.Mesajlar,notifikeyşınlar,mailler falanlar filanlar.Sonra tadı tuzu olmasada internetten gazeteleri okumaya başlıyorum.Bi iki köşe yazısından sonra,spor sayfaları derken telefon çalıyor.Bakıyorum,arayan Mahmut."Naber çiçeğim?" diye karşılıyor telefonda."İyidir Mahmut Bey Amca" diyorum sonra.Mahmut pek göstermese de yaşça büyüktür hepimizden.Yaşı az da olsa geçmiş ama içi geçmemişlerden o da."Gel bu taraflara,bişeyler yapalım" lafının üstüne "Tamam biraz ayılayım,geliyorum" deyip kapatıyorum telefonu.
Telefonu elime alıp,gitmeye üşendiğim simitçiden,iki tane simit sipariş ediyorum kahvaltı niyetine.Bu aralar biraz kemer sıkmak gerek,sevdiğinin yanına da gitmeye olsa otobüs biletine hala para istiyorlar.
Simitleri kuru kuru yedikten sonra,"en az kokan" üst başı giyip,Mahmut'un yanına doğru yol alıyorum.Dolmuşa binerken eğilip,bükülmeye üşendiğimden,küçük kırmızı dolmuşlar yerine,sabahları (daha doğrusu akşamları) çalar saatliği kendisine görev edinen koca Magiruslardan birine atlayıp,parayı uzatıyorum dolmuşçuya "Selamınaleyküm" eşliğinde.Burda dolmuşa inip binmek tören gibi birşey zaten.Aslında bi yandan güzel de,karşındakinin,seni ordan oraya götüren bi araç olduğundan ziyade insan olduğunu hatırlatan bi kaç ufak şehirden birisinde yaşamak.Bunları düşünürken,bi anda uyanıp "Müsait yerde abi" diyip kalkıyorum yerimden.İnerken "Kolay gelsin" demenin verdiği az da olsa bi “hala insanlık” duygusu yerleşiyor insanın içine.
Hergün oturup oyun oynadığımız,geleceğimizi kurup,sonra bozup baştan kurup,kendimizi akşamdan akşama kurtardığımız kafedeyim.Mahmut'la tanıştıktan sonra keşfettik burayı.Aslına bakarsan Mahmut keşfettirdi.Kasap dükkanlarındakine benzeyen boncuklu perdenin arasından geçip içeriye girince,kafenin sahibi Gündüz'le karşılaşıyorum.Çok fazla oturup konuşmuzluğumuz,zaman geçirmişliğimiz olmasada iyidi adamdır Gündüz.Kendi yaptığı çayın o gün kötü olduğunu söyleyip,üç beş eksik de olsa adam gibi kazanabilmenin peşinde bi adam.Memur bi babanın çocuğu,yıllar önce uzak bi memleketten buraya gelmişler,geliş o geliş.Gündüz'le selamlaştıktan sonra adımları teker teker atmaya başlıyorum terasa doğru.
Terasa çıkınca bizimkileri görüyorum,"Nerdesin boooolum" demiyor artık kimse,herkes farkında üşengeçliğimin.Mehmet bende önce gelmiş,Mahmut'la oturuyolar.Mehmet,hani derler ya “kral çocuk”tur.Cin gibidir aslında,hani cinlik yapmaya kalksa,en güzel o adam çarpar.Ama cin olmanın öncesinde,adamlığı seçmiş.Dinlemeyi ister mi istemez mi,düşünmeden içimdeki meseleleri anlatabildiğim nadir adamlardandır.Artık gözlükten midir,yoksa bilmediğim başka bişeyden mi,bilemem ama ne anlatsam,benim kendi içimde olupta göremediğim ne varsa hepsini döker önüme bir bir.En güzeli de çok acımaz söylerken,ne varsa aklında çıkar ağzından.Zevkli de çocuktur,keyfine düşkündür.Onun için en çok üzüldüğüm mesele,insanlığından bi parçayı istemese de almışlar zamanında.Artık o da bildiği yolda,kendi işinde.Almışlar dediysek de,öyle bi almayla bitecek kadar az değil içindeki şey.Aslında almamışlarda içindekini,sanki tasarrufllu kullanıyor gibi.Ancak hak edebilene,göstermeye karar vermiş sanırım,onu tanımadan öncelerde.
Mahmut,Mehmet,ben masadayız ama yine de kadro eksik.Hele bi hava iyice kararsın,o zaman damlamaya başlar herkes birer birer.Dün aynı masada kurulan işin,bugün olurunu bulmaya çalışıyorlar sanırım.Nası olur,kimle olur,ne yaparız,ne zaman yapmalı,nerde yapmalı soruları havada uçuşurken masaya gelen Gündüz’ün,hergün aynı ses tonuyla bizlere yönelttiği “Ne içersiniz beyler?” sorusu üzerine,çayları söyleyip sonra yine işin oluruna döndük...

Hiç yorum yok: