22 Aralık 2013 Pazar

Boşluk meleğin hatası değildir, fazlalığı duyurur – başka ne yapar ki?


Nesnelere tekabül etmediği halde anlamsız olmayan iki sözcük vardır; “boşluk” ve “fazlalık.”

Var ve yok arasında yatan temel çelişki, yani boşluk-fazlalık diyalektiği, bir kural yada ölçü koymanın dilidir. Hayat “kırılgan” ve “nadir” bir hadisedir. Bu kırılganlık Eyüp’ün kitabındaki dilinin dönmediği o cümle ile başlar:

“ruhum, hayatımdan yoruldu.”

Peygamberimsi ve birdenbire yapayalnız kaldığım dünya, manevi bir çatının tepesinden etrafı seyre dalmanın ölçüsüdür ve hayata dokunduğumuz mesafeyi hep bizden uzak kılar.

Görmek, uzakta olmaktır. Açıkça görmek durmaktır. Seyri tahlil etmek ise yabancılaşmaktır.

Eski kavramlara sahip çıkarsak, “insanların sana değmeden geçtikleri an ile etrafında sadece havanın olduğunu farkına vardığın an” boşluğun kendisini, yani hiç duyulmamış olanı farkına vardığımız sefalet durumudur.

Crassus bir boşluk olarak kendi yerine fazlalığı koyma sadakatini sergilerken, kitlelere şöyle seslenmiş olabilir, “Pişmanlık sarar, sarmalar. Biliyorum anlamı kalmadı, sızlanmalarımın….ve biliyorum aynı uçuruma ve geceye oradan inemeyeceğimi, yarının olmayacağını, her şeyi yitirdiğimi, sorunların kişiliksiz olduğunu, tüm acıların ateşböcekleri gibi kendilerini göstermeye edimlendiklerini. An ve an öl. Öl-de bende saklanabileceğim çayırların ve ovaların varlığına inanayım. Aslında bir parça ışık yeter, melek olabilmeniz için kutsal karanlıkta.”

Karanlık özne işte bu noktada var olmaya başlar ve şimdiyi fesederek  avını elinden kaçırır.

Boşluğa bağımlılık ile sürekli doğan bedenin ayrılmasını beklemek, seni fazlalığa mahkum eder. Kavramların karşılarına koyduğumuz tüm görüngüler, bir yıldıza dönüşür ve yıldız tozları arasında ben’in gerçek dışılığının farkına varırsın.

Bir köstebeğin görme ümidinin olmaması, bir suyun sarhoşluğu ile içine girmem, hatta bir resim yapmak, tümü fazla’laştırdığınız dünyanın yerine onun gölgesini -yani özünün gerçekleşmesini- sağlar.

Yaşadığım topraklarda bilirsiniz, dışsallık bir anlam ifade etmenin ta kendisidir. Ancak dışsal olan sadece yüzdür. Yüz en gizli boşluk ise onun yerine koymaya çalıştığımız her duygu bir fazlalığa tekabül eder.

En büyük aynanın –yani yüzün- herhangi bir anlam ifade etmeyişi, hayatımızda ağırlığı olmayan bir zarafet yaratır. Yakından uzağa gittikçe aynı nesneler gibi zarafette gözümüzde daha da büyür. Yüz, onun çoğaltılması ile oluşan başkasıdır. Aynı zamanda dünyaya da dahil olmayan soyut bir altüst oluş gibi…

Sanırım aynı mevsimde ama uzun zaman önce bir kadın bedeni olarak senin içine girdiğim boşluk, bir fazlalığa dönüşümün, aynı karnaval sırasında bütün seslerin aniden kesilip bir firar girişimi olarak intihara dönüşümüdür.

Lenina’yı düşün. Kırbaçla, kırbaçla, kırbaçla ! diye inlerken acıdan mest olan bir meçhullük ve kefaret arzusu ile karşı tarafın “tutkulu jest”lerini taklit etmeye başlamıştı. Aynı gece John’un, cesur yeni dünyadan bir firar girişimiyle intihar etmesine şaşırmamak gerek.

Kendini taklit ederek bir fazlalığa dönüşmek, 
boşluğu gizleyen en iyi maskelerden biridir. 
Çünkü her yaşamda yaşanmamış bir şeyler vardır. 
Her sözcüğün aslında söylenmemiş olabileceği gibi.


Hiç yorum yok: