22 Ekim 2012 Pazartesi

Tatlı Dillim, Güler Yüzlüm


O geldi, “Duydun mu Neşet Ertaş ölmüş.” dedi. Ağzım ve gözlerim muhteşem bir uyum içerisinde sonuna kadar açılmış ve öyle kalmıştı. İnsan, ağzı açık kalınca iki şey yapabilir, ya ha siktir diyecektim yada susacaktım. Sustum. “Ayyyy çok üzüldüm” dedi, halbu ki onu hiç Neşet Ertaş mırıldanırken bile görmemiştim daha önce. Sanırım haberi de  tivitırdan, zamanının çoğunu vakfettiği, evveli olup sonu gelmeyen takipçilerinden öğrenmişti. Ve devam etti “Gerçekten yıkıldım yani, ışık içinde yatsın". Bir insanın sabrını taşırmak ince iştir ancak marifet gerektirmez. Bir insanı sinirlendirebilirsiniz, yumruklarını sıkmasına, dişlerini gıcırdatmasına neden olabilirsiniz ama sabrının taşmasına sebep vermek, bardaktan dökülmesine, etrafı batırmasına yol açmak ince iştir. Tüm bunlara sebep olmak için bazen sadece kendiniz olmanız yeterlidir. “Saçma sapan konuşma, ışık içinde yatsın ne demek. Biri gömülürken mezarına en fazla tesbih atılır, senin olan bişeyler atılır, yanından ayırmaya bile kıyamadığın bir şeyden vazgeçilir. Hiç kimsenin, başka birinin mezarına florasan lamba yada ışıldak atacağını sanmam, hele  ki Neşet Ertaş’ınkine. En fazla biri gelir, bağlamasını dizinde kırar, mezara usulca bırakır sonrada dua bile okuyamadan çeker gider.” . Tüm söylediklerimden tek anladığı “Saçma sapan konuşma” kısmı olmuştu. Güya o gün çok güzel geçecekti. Bir aydan sonra ikimizde ilk defa boş günümüzü birbirimize denk getirebilmiştik. Herşey planlanmıştı, önce güzel bi kahvaltı yapacaktık, o bana çok ekmek yediğimi, ben ona ekmek yemeden doyamadığımı söyleyecektik. Açık büfe’nin ancak sonuna yetişebildiğimizden, kalan son yeşil zeytini biz alacaktık ve her ne kadar yeşil zeytini çok sevsem ve genelde almaya param yetmese bile son zeytini onun yemesine müsaade edecektim. Sonra sinemaya kadar yürüyecektik, elele.  Çocukken abimin üzerimde işkence metodu olarak kullandığı korku türü filmlerden her ne kadar nefret etsemde sırf o filmi aylardan beri bekliyor diye en kallavisinden bi korku filmini izleyecektik. O korktuğu sahnelerde bana sarılacaktı, ben korktuğumu belli etmemek için salonun karanlığından yardım alacaktım fakat yinede koltuğumda kaskatı kesilecektim, o ise bunu “Bana zaman ayıramıyo ama sporunu eksik etmiyo” olarak yorumlayacaktı. Yine de, her korktuğunda , kolum onun sarılabilmesi için tam yerinde, vazife bilinciyle bekliyor olacaktı. Ama olmadı. “Ne diyosun be” dedi.  “O kadar  zamandır bi günü bile beraber geçiremiyoruz ve buluştuğumuzda söyleyeceğin ilk şey bu mu?”. Halbuki ilk kurşunu o sıkmıştı. Bu tip tasdik sorularını hiç bi zaman anlayamamışımdır. Uzun bi zaman, böyle soruları soranların benimle gizliden gizliye dalga geçtiğini düşündüğüm bile olmuştu. Tanıştığımız günden bu yana sıkça yaşadığımız suskunluk anlarından birini daha tecrübe edişimiz ve dişlerimi gıcırdatışım sonrasında sorusunu tekrar etti. Cevap istiyordu ama cevap vermekten çok sıkılmıştım, susmak istiyordum. Kimse konuşmasın, martılar simit istemesin, arabalar çalışmasın, rüzgar esmesin, dallar birbirine vurmasın, karşıdan gelen turistler, adres sormak için, ingilizce bilip bilmediğimi sormasın, çocuklar bile yürürken ellerinden tutmak zorunda oldukları annelerine birşeyler aldırmak için avazları çıktığı kadar bağırmasın, ağlamasın istiyorum ki zira günümüzde çocukların neredeyse tek yaptığı şey birşeyleri ağlayarak istemek. Sanırım bazı çocuklar “ağlamayana meme yok” sözünü çok ciddiye alıyorlar. Sorusunu üçüncü defa tekrarlaması işlerin hiç iyi gitmeyeceğini anlamam için yetmişti çünkü o zamana kadar hiç birşeyi iki defadan fazla tekrarlamamıştı. Bir dediğini iki ettirmeyecek kadar mükemmel olamasam da hiç bir zaman üçletmemiştim, o zaman kadar. Ancak durumumu anlamalıydı, en azından anlayabilmek için kendisini zorlamalıydı. Eğer bir soru soracaksa, bunun için olmalıydı, hesap sormak için değil. O anda kafamın içinde zamanın en popüler grubu ilk konseri için Türkiye’ye gelmişti ve üç tarafı denizlerle çevrili memleketimizi yıllardan beri zaptettiklerini düşündüğüm tüm 15-17 yaş çağındaki kızlar, bir yandan  büyük bir izdiham yaratarak hayranı oldukları grubun sahne almasını beklerken bir yandan da ,insanüstü bir güçle,  “aylavyu” pankartlarını bir an olsun yorulmadan havada tutuyor ve grubun içinde en çok beğendiği çocuğu ilk defa, kanlı canlı gördükleri anda gözyaşlarına nasıl hakim olunacağı kaygısıyla,tezahüratlar ve çığlıklar içinde bekliyorlardı. O ise tam karşımda hala cevap istiyordu. Dedim ya ilk kurşunu o sıkmıştı ancak yine de istediği cevabı heme almalıydı. Hem de silahı olabileceği en umursamaz şekilde yüzüme doğrultmuştu. Bakkala parayı uzatıp, “iki ekmek, bi süt” der gibi. Böyle olmamalıydı. Dengi dengimize çalıyor olmalıydık aslında, tüm toplumsal deyişler  bizi doğruluyor olmalıydı. Fakir kız, fakir oğlan'dık, birbirimizin olmalıydık, birbirimize tam uymalıydık. Tüm koronun içinde aksayan tek ses biz olmamalıydık, maestro öfke dolu gözlerini bize dikmemeliydi . Bizi, kendine has tüm doğruları ve gerçeklikliğiyle bugünlere kadar getirmiş olan topluma en azından bu kadarını borçluyduk ancak sigarayı bile borca alan insanlardan bu kadar büyük bir borcu ödemesini beklemek de çok mantıklı değildi zaten. Sokağa her çıkışımızda, kentin tüm nüfusuyla, danışıklı durumlar içinde buluyorduk kendimizi ama asla döğüş değildi bunlar çünkü modern insan kaba kuvvete inanmazdı ve hepimiz kendimizi ve hiç tanımadığımız birbirimizi zamanımızın çağdaşları sayabilirdik kolaylıkla.

Hiç yorum yok: