O meşhur tabloya yansıyan
çok ama çok eski zamanları hatırlıyorum. Geceleyin nasıl o karla örtülü tepeye
vardığımızı, otlaklarda yuvarlanışımızı… Ama tüm bunlar şimdi o meşhur tabloya
yansıyan bir detaydan ibaret sadece...
-*-
''Sana bir
şarkı söyleyebilir miyim ?'' demiştin hani; ben de ''bunun için ölürüm''
demiştim ya; kötü bir ses de olsa benim için fark etmezdi ki sesin muazzam
tınlar kulakta. Üzerimize kar yağıyor, sen söylüyorsun, ben dinliyorum, şimdi
tüm bunlar yine o meşhur tablonun ufak bir detayı...
Söylediğin
ninni yazılmış müsveddelerle birlikte beni öyle bir hüzne boğmuştu ki, tüm
yazılanlar rüyada erişilebileceklerden çok daha kolay yaratılabilirdi sanki.
Uyanıkken en hüzünlü esere bile saygım kalmamıştı... Ne gerekiyordu sinirli
hallerimizi en derinlere gömebilmek için?...
Söylediğin
ninni yeni günden umut taşıyordu insana da geceleyin bile halen gündüz
düşçülerini oynayıp duruyorduk... El yazmalarımız artık bir hayal kırıklığıydı,
işte bu yüzden saygımız da bitmişti hüzne... O son nota aklıma takılıp kalmış
bir günah gibi o arsız hüzne kapılıp gitmişti.
Müşfiğin
temasına rağmen bize başarı ve doyum da getirmişti kuşkusuz, o ninninin türleri
bir başkasının hayal edebileceğinden çok ama çok daha fazlaydı. Ritmi gençliğin
refahını ve de arazi birimlerini; karlı tepeyi ve de karla kaplı otlakları
nasıl da ölçüyordu kusursuzca… Bu bir
sürpriz değildi herhangi birisi için, elden ele dolaşırmış gibi kulaktan kulağa
dolaşmalıydı; ağza geldiği an söylenmeliydi.
Geldiği vakit neredeyse artık dinlemenin bile lüzmu kalmıyordu. Burada
bir hüzün bırakıyor ve geçici süreliğine bir başarı kiralıyordu dinleyen için –a,
ha işte o bendim-, ruh için bir oda, sese eşlik eden hayali enstrüman için
bir el veriyordu bu hüzün.
İşte bu
detayların hepsi o meşhur tablodaydı...
-*-
Şimdi tek
yapabildiğim şey o resmi seyre dalmak diğer yabancı gözlerle birlikte. Ruhsuz
gecelerde üzerlerini çamur kaplamış bunların. Resmin bulunduğu oda bana göre
boş ama bir sürü insan tarafından istila edilmiş gerçekte, karlı tepedeki
detayı çekiştiriyorlar, terimler ekliyorlar anımıza, resim diyorlar buna, dönem
ekliyorlar zamansızlığa. Hele bir de form aradılar mı tehlike kokar bu
oda çünkü form ne otlak arar, ne de ezgi. Artık başka bir şeye
bakıyorsundur onlar sayesinde. Alakası yoktur bizim gerçeğimizle.
Neden
bu kem gözler
bana bir vanitas'ı hatırlatır oldular şimdi?... Tarlaları hatırlamam gerekiyordu
benim, o karlı otlakları, tepeyi. Tüm bu kem gözler ne cürretle çeviriverirler
tablonun formunu?... Nereden çıktı bu çürümüş meyveler, el yazmaları,
ninniye nazaran telleri kopuk keman?... Kuru kafa ne zamandan beridir orada
duruyor? Ne zamandan beridir aklımda?... Tüm bu gözler yanlış esere
yoğunlaşmışlar diye mazeret arayadursun kalp; meğerse onlar neyi seyre dalmak
istiyorlarsa onu görürlermiş.
Zevk anlayışı da körelmiş
bunların, kuru kafa ölüm getirir olmuş, kemanın telleri bu yüzden kopukmuş, hem
o çürümüş meyveler boşuna konmamış oraya; hayatın da zamanla çürüyeceğini
simgeliyorlarmış. Zaten bir sen, bir de ben anlayamadık mevzuyu. Herkes
eleştirmen günümüzüde. Formlara ne
kadar da düşkünler ama bir de o bakışları yok mu… Nazar değip öldürür ikimizi
de. Zaten ölü değil miyiz şu an?... O tablo kaç yüz sene evvel resmedildi. O
müzede dolaşan senin ve benim hayaletim değil de ne?... Gel korkutalım herkesi,
bir anda resimden fırlayalım gerçeğe diye geçiyor aklımdan da onlar bundan bile
korkmazlar diye tereddüt ediyorum. Her biri hakkında bir resim de biz yapalım
şimdi, işte o zaman kuru kafayı boşuna koymayız oraya, mutlaka bir anlam
yükleriz herkesin anlayacağı dilden. Kemanın tellerini koparalım ki onların
çürümeye yüz tutmuş hayatlarını simgelesin, çürük meyveler serpiştirelim her
yere. Diledikleri gibi vanitas olarak
adlandırabilsinler diye…
-*-
Bu
müzeden çıkaralım bu tabloyu bence, evimizin duvarına asalım. Orada kimse vanitas diyemez ona. En azından biz
çünkü evimizin kapıları ziyaretçilere sonsuza dek mühürlü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder