Sayfalar

karaşapka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karaşapka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2014 Çarşamba

Hiç




bütün gece bayım rüyamdaydınız
paramparça
ama öyle değilmiş aslında
bir kadının bedeninde parçalanmış dudaklarınız

gerçek veya hayal
ya da rüya
hem gerçek nedir ki sonunda?

içine boşaldığınız kadının rahminin içine boşalmak istediğiniz kadının rahminden çıkarılmasıdır
dişlerinizi vahşice batırıp emmek istediğiniz kanla emdiğiniz kanın aldığınız zevkle toplanmasıdır
ellerinizin üzerinde dolaştığı vücudun zihninizin üzerinde kaydığı vücutla çarpılarak midenizi bulandırmasıdır
kozmosa savurduğunuz spermlerinizin varoluşa yaklaşamadan intihar ederken hiçlikte bölünerek kaybolmasıdır

gerçek bunlardır bayım
ben gerçek değilim
hayalim
gerçek sadece o kadın
ben hiç olmadım
var olmak istedim bayım ama
hiç oldum
sonunda

o zaman söylenecek üç kelime kaldı geriye
viva la veda



Karaşapka 

2 Şubat 2014 Pazar

Ah Bay K!



Size kendimi anlatmamaya çalışarak aslında berbat bir kısır döngü içinde dönüp dolaşıp yine kendimi anlatmak zorunda kalacağım Bay K. O yüzden en iyisi susmak. Hem sizin de çok iyi bildiğiniz gibi hep insanların birbirini ne kadar tanırsa o kadar çok nefret edeceğini düşünmüşümdür. Sırf bu yüzden anlatmak ve anlaşmak ve anlaşılmak kelimelerinden nefret ettiğimi de söylemiştim değil mi? Çünkü hiç birimiz anlaşılamayacak kadar karmaşık varlıklar değiliz. Sizce de öyle değil mi Bay K? Mesela o ilk karşılaşmamızda, gözlerime baktığınızda ne kadar mutsuz olduğumu anlamadınız mı? Ya da ben sizin ne kadar yalnız olduğunuzu? Bir mutsuz ve bir yalnızın şansı hiç denecek kadar yoktur Bay K. Maalesef öyle. Durumu diğer tüm yükümlülüklerden tenzih ederek söylüyorum bunu. Tüm toplumsal normlardan, sıkıcı kurallardan, berbat zorunluluklardan ve iğrenç sorumluluklardan ayrı tutarak.

Sizi duvara çakıp gittim çünkü gitmek istiyordum Bay K. Bunun başka bir açıklaması yok. İnsanları tanıdıkça tiksinmekten ya da onların benden iğrenmesinden korkuyorum çünkü. Bu keskin bir ayazda dudaklarınızın uyuşmasından zevk almakla aynı şey. Hissizlik hissiyatı. O yüzden insanlardan ne kadar uzak durursak o kadar iyi bana göre. Hisler bizi tepetaklak eder çünkü ve ben zaten ters yüz yaşadığım için hayatımın düzene girmesinden deli gibi korkuyorum. Aslında, doğruyu söylemek gerekirse gitmedim Bay K, kaçtım. Sizden, bu rezil şehirden, en çok da kendimden. Lütfen gülmeyin Bay K. O üst dudağınızda beliren alaycı kıvrım hiç hoşuma gitmedi. İnsanın kendinden kaçamayacağını pekala ben de biliyorum! Ah, bu arada yeri gelmişken size ünlem işaretlerinden nefret ettiğimi de söylemiş miydim? O saçma çizgi ve nokta beni pek çok şeyden daha çok rahatsız ediyor. Sanki üst üste bindiklerinde hayatın ayaklarımın altından kayıp boşlukta yok olması için gizli bir antlaşma yapmışlar gibi geliyor. Anlamsız belki ama böyle.

Gitmek demişken yolları çocukluğumdan beri çok sevmişimdir Bay K. Bir gün size yabani çocukluğumu da anlatırım ama şimdi sırası değil. Çünkü konu yollar olunca benim canım başka bir şeyden bahsetmeyi çekmiyor. Yollarda aidiyetsizliği bulduğumdandır belki. O sonsuz arayış ve kayboluş ve en sonunda da bir hiçlik buluş beni yeryüzündeki her şeyden daha fazla cezp ediyor. Çünkü dünyanın kozmosa fırlatılmış bir parça çöpten başka bir şey olmadığını biliyorum. Ve beni heyecanlandıran bir diğer şey de kelimeler. Ah, küçük şeylerle mutlu olabilmeyi çok isterdim. Bunu gerçekten isterdim Bay K. Mesela yeni bir koltuk takımıyla. Onun o yumuşak derisinin üzerine oturup sabahın köründe kalkıp işe gitmeye, tüm gün çalışıp insanların saçmalıklarını dinlemeye, akşamları ruhum çekilmiş halde eve dönmeye ve bunlara benzer tüm o iğrenç şeylere değdiğini düşünüp mutlu olabilirdim. Evet, bütün o berbat şeyleri yaptım ama şimdi bu muhteşem koltuk takımındayım, demeyi isterdim. Ama hayır Bay K. Ben hiçbir zaman bunu yapamayacağım. Çünkü paranın beni gerçekten heyecanlandırdığı tek yer kelimeleri satın alabilmesi. Başkalarının kelimelerini. Mesela Kafka’nın kelimelerini. Ya da Zweig’in, Ginsberg’ün, Fante’nin, Rimbaud'nun, Marquez’in, Kerouac’ın ve onlar gibi onlarca tanrının. O lanet olası para denen kağıt parçaları için tüm gün ruhumu ve gülüşümü satarak akşama dek çalışıyorsam buna değmeli. Eğer bunu yapamıyorsam Bay K, çalışmanın ne anlamı var?

İşte bu yüzden her şeyi, herkesi, en çok da sizi arkamda bırakarak gittim. Sarı, kasvetli günler ve siyah, yağmurlu geceler boyu tek başıma köhne benzincilerdeki ucuz motellerde, izbe barlarda, ıssız yol kenarlarında dolandım durdum. Ta ki herkese farklı bir hikaye anlatmaktan asıl hikayemi unutana dek. Hikaye uydurmakta iyi olduğumu biliyorsunuz Bay K ve bu aslında hem mucize hem lanet. Gerçekle hayal arasındaki o akışkan arafı daha da kayganlaştıran kötü bir ayrıntı. Ya da içinde yaşadığımız rezil dünyayı unutturan büyülü bir sanrı.

Ve işte şimdi lanetli şehre geri döndüm. Karşınızdayım Bay K. Ve burası, bu o son buluşmamızda bana dokunduğunuz için sizi yumruklayarak cezalandırdığım şehir hatırladığımdan daha sıkıcı. Ruhsuz insanları, dinmeyen kornaları, vahşi sirenleri, iç çığlıkları, görgüsüz kalabalığı, derin uğultusu, çirkin binaları ile gerçek bir kaos. Kaosu severim Bay K. Bir şey ne kadar karmaşıksa o kadar gerçektir bana göre. Ama ben artık gerçeklikten sıkıldım. Aslında pek çok şeyden sıkıldım. Yazmaktan bile. Buraya gelirken, yolda, berbat bir hikaye yazdım ve camdan rüzgara verdim. İyi olsaydı da verecektim. Bu da rüzgarın şanssızlığı. Hikayeyi aç bir hayvan gibi arsızca aldı ve midesine indirip yok etti ki bu bence oldukça sıradandı. Onu bana geri vermeliydi Bay K. Kötü de olsa benimdi çünkü. Aynı bu şehir gibi. Ve şimdi mümkün olan en kısa sürede bu şehirden gideceğim. Kendime küçük bir kasabada çalışabileceğim küçük bir kütüphane buldum. Brautigan’ın Kürtaj’ındaki kadar olmasa da güzel bir yer. Orta sınıf bir hayalin içinde orta sınıf bir hayat sürmek. Yapmak istediğim şey bu Bay K. Daha fazlasını ya da azını kaldıramam.

Size bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü anlatacak başka kimsem yok. Dürüstçe cevabım bu. Ha, bir de sizin içimi görmekte iyi olduğunuzu biliyorum Bay K ve kesinlikle rahmimden bahsetmiyorum. Her neyse… Tüm bu safsataların en başta söylediklerimle çelişki içinde olduğunun farkındayım. Umurumda değil. Çelişkileri severim. Tutarlılığın saçmalıktan başka bir şey olmadığını bilecek kadar çok şey yaşadım çünkü. Ah hayır, hayır. Bana gitme demeyin Bay K. Bunu yapmayın. Yoksa size Kafka’nın ‘dayanılmaz olan aslında yaşam değilmiş, insanlarmış’ sözü ile karşılık vermek zorunda kalırım ki bu benim kendimi tam ukala bir pislik gibi hissetmeme yol açar.

Pekala… Öğüdünüzü düşüneceğim. Bunu öylesine söylemediğimi biliyorsunuz, gitmemeyi gerçekten bir seçenek olarak düşüneceğim. Ama şu an kafam bu lanet şehirden daha karışık. Her ara sokağında onlarca kanlı kavga var, her köşe başında cinayetler ve her hücrem acı çekiyor, karanlık bir sis zihnimi bulandırıyor. Az önce dediğiniz gibi Bay K,  mutsuzluk, acı ve farkındalık için doğmuş bir ruh ne kadar huzurlu olabilirse o kadar sıradan durmaya çalışıyorum karşınızda. Yanlış bir zamanda doğduğumu biliyorum. Yanlış bir bedende de. Hatta belki de yanlış bir gezegende. Bunları değiştiremem. Ama yaşayacağım hayatı bir katre de olsa değiştirebilirim. Belki.

Ama şimdi kaosa katılıp içinde yok olma zamanı Bay K. Hoşçakalın. Ve hoş gelmedim… 


KaraŞapka

28 Aralık 2013 Cumartesi

Başyapıt


Adamın gırtlağını ani bir hareketle kestikten sonra fışkıran kanlara aldırmadan soğukkanlılıkla bıçağı cesedin ceketine silip cebine attı ve karın üzerine oturup bir sigara yakarak can çekişmekte olan kurbanına baktı.
Hırsla ekranı kapattım ve bir sigara yaktım. Dışarıda dün akşamdan beri belirli aralıklarla lapa lapa yağan kar sabaha karşı aniden çıkan keskin bir ayazla dondurucu bir tipiye dönmüş; iki gündür bilgisayar ekranımda yanıp sönen çubuk da karla birlikte hızlanıp daha da sinir bozucu bir hale gelmeye ve benimle alenen alay etmeye başlamıştı. Ekranı tekrar açıp bir tuşa bastım ve boş sayfanın en üstünde yazan cümleyi bir kez daha, belki yüzüncü kez okudum.
Bu berbat bir başlangıç cümlesiydi ve ben de berbat bir yazardım. Öyküleri yayınlanmayan, kitapları satmayan, yazdığı polisiyelerde katilin kim olduğu daha ilk bölüm bitmeden bulunan, birçok kimsenin adını bile duymadığı ve imza günlerinde insanların ‘Bu da kim?’ diye yan gözle bakıp önünden geçtiği yazarlardan.
Bu sefil döngüyü kırmak için bu kış soğuğunda, bu ıssız kasabadaki babadan kalma yazlık eve gelmiş ve kış bitene kadar ‘başyapıt’ımı, yani ‘şimdiye kadar bu ülkede yayınlanmış en iyi polisiye romanı’ yazmak için tek başıma buraya kapanmıştım. Kış ayazında, hepi topu 20-30 kişinin yaşadığı bu sahil kasabasında, sessizliğin ve yalnızlığın ortasında sakince düşünüp sağlam bir cinayet kurgulayacağım ve müthiş bir kitaba imza atacağım sanrısına kapılırken aklımda ne vardı acaba?
Elimi öfkeyle silme tuşuna koyup tüm harfler kaybolana dek orada tuttum. Sonunda bu işe yaramaz cümleden kurtulmuştum ama hiç de mutlu olmamıştım. Bir süre boş sayfaya bakarak tırnaklarımı yedim, ellerimdeki yara kabuklarını yoldum, birkaç saç telimi kopardım ama bunlar da faydasızdı. Aklıma yazacak tek bir kelime bile gelmiyordu. Omuzlarıma aldığım battaniyeyi fırlatıp ayağa kalktım ve sigaramı yere atıp topuğumla ezdikten hemen sonra yeni bir tane daha yaktım.
2 günde bir cümle. Acınası. Bu hızla gidersem başyapıtımı yazmak için burada en az 20 yıl kalmam gerekecekti ve en sonunda bu izbe evde soğuktan ve açlıktan ölmüş cesedimi geceleri dağdan inen kurtlar bulup afiyetle yiyecek ve en kötüsü de yokluğum aylar sonra fark edilecekti.
Isıtıcının düğmesine bastım ve bir kupaya kahve koyup ‘klik’ sesini beklemeye başladım. Katilin kim olduğunu okuyucuya belli etmeden bu cinayeti nasıl yazacaktım? Ama ipucu vermezsem romandaki dedektif gizemi nasıl çözecekti? Ya da okuyucunun fark etmeyeceği ama benim zeki dedektifimin hemen fark edip üzerine gideceği delilleri nasıl yaratacaktım? Olay yerini nasıl kurgulamalıydım? Şüphelileri nasıl konuşturmalıydım?
Sıkıntıyla içimi çektim. Belki de en baştan beri hiç polisiye yazmamalıydım çünkü elime yüzüme bulaştırmıştım. Okkalı bir küfür edip ısıtıcının suyu kaynatmasını beklemeden düğmesine basıp kapattım, sigaramı söndürdüm ve montumu alıp çıktım. Belki biraz yürürsem iki gün üzerinde çalıştığım o iğrenç cümleden daha iyi bir cümle bulabilirdim.
Dize kadar karla kaplı bahçenin içinden güçlükle ilerleyerek yola çıktım ve tipinin yüzüme vurmasını engellemek için başımı atkımın içine gömüp ellerim cebimde balıkçı kulübelerine doğru yürümeye başladım. Karın sağır edici sessizliği bir süre sonra dalgaların sahile vuran çığlıklarıyla kesildi, sert bir rüzgâr esmeye başladı ama ıssızlık hep aynı kaldı.
Biraz sonra balıkçıların yazın kullandıkları derme çatma, boş barakalara yaklaştım. Tipi hızlanmıştı ama görebiliyordum. Hala oradaydı. Merakla o tarafa doğru yürüdüm. Karın üzerinde bir yara izi gibi duran kırmızı-siyah leke yaklaştıkça daha da büyümeye, şekillenmeye ve korkutucu görünmeye başladı.
Yerde yatan adamın kesilmiş boğazı. Donmuş, mosmor olmuş yüzü. Ceketinde keskin bir kan lekesi. Kaskatı kesilmiş elleri ve ayakları. Kırmızı, siyah ve beyazın müthiş tezadı.
Buraya kadar her şey harikaydı ama işe yaramamıştı. Bu da diğerleri gibi yazılmadan kalacaktı. Cesede öfkeyle bir tekme atıp arkamı döndüm ve yeni bir cinayet kurgulamak üzere insanların en çok yaşadığı yere, kasabanın içlerine doğru burnumdan hırsla soluyarak koşmaya başladım.
Ve kararlıydım.
Bu sefer işleyeceğim cinayeti bir başyapıta dönüştürmeyi başaracaktım.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Gerçek Kan Acı


‘Bana gidelim’ dedi kulağıma efsunlu, davetkâr bir fısıltıyla. ‘Boş ver’ dedim kafamı çevirmeye bile tenezzül etmeden, onlarcasını yaşadığım tek gecelik aşklarıma bir yenisini eklememeye kararlı bir yılgınlık ve bıkkınlıkla. Gözbebekleri gözlerime kırık bir ok gibi saplandığında aniden, her şey için çok geçti. Karşı konulmaz bir önünde eğilme, itaat etme, en çok da güzelliğini yüceltme isteğiyle benliğimin amansızca gözlerine esir olduğunu fark ettiğimdeyse yol, artık geri dönülemezdi.
Çok umursamaz, çok kendine güvenen, çok küçümseyen bir bakış attı, dolgun dudaklarını alaycı bir biçimde tüm evreni aşağılarcasına kıvırdı. Zaman unutuldu, an dehr oldu ve onun gözlerinin dışında, tüm evren karanlığa gark oldu. Zehirli bir örümceğin ağına takılmış biçare bir sineğin ürpertisiyle kavradım amansız gerçeği.   O, Dünya’ya, onu aşağılamak için gönderilmiş kadınlardandı. Ve tüm varlıkları kıskançlıktan çıldırtmak, ona sahip olmak uğruna dağıtmak, güzelliğine tapınmak uğruna yıpratmak…  Ama hiç kimsenin olmamak, hep dağları delse bile hiçbir mahlukatın ulaşamayacağı bir yıldız olarak kalmak için…
‘Gidelim’ diyebildim sadece dizlerim titreyerek ayağa kalkarken. Sanki ben gitmek için saatlerdir yalvarıyormuşum da o bana acıyıp lütfediyormuş gibi bir edayla, yavaşça kalktı eski bar taburesinden. Dimdik başı, dimdik vücudu, delici bakışları ve çevresinde gümüş bir hale gibi dolaşan sigara dumanıyla eski çağlardan gelen bir masal prensesi olduğunu söylese, hemen inanabilirdim pekâlâ kendi isteğimle. Dibi görünen derin sular gibiydi güzelliği, uzattığımda elimi, değecekmişim gibi ama sonsuza dek erişemeyeceğim kadar uzak aynı zamanda.
Köhne barın ahşap kapısına doğru yan yana yürürken, bardaki tüm erkeklerin, istisnasız bütün erkeklerin çaresiz bir iç çekişle bakışlarını ona yapıştırdığını fark ettiğimde hepsinin gözlerini korlarla dağlamak istedim. O, hiç şüphesiz yanınızdayken başınızı belaya sokacak, hatta belaya sokacak baş bırakmayacak kadınlardandı. Ona tek başına sahip olmak için onun var olduğu zamanda ve mekândaki tüm erkekleri aynı anda kör etmek lazımdı.
Evinin kapısında kilidi döndürürken duraksadı, saçlarını kızıl bir kırbaç gibi yüzüme savurarak gülümsedi. ‘Gerçek, kan, acı’ dedi boğuk bir sesle. Cevap vermedim çünkü kalbimi göğüs kafesimde, ruhumuysa bedenimde tutmak için sarf ettiğim çabaydı tek derdim. Eve girdiğimizde üç kalp atımı süre boyunca olduğum yere çakılı kaldım. Her şey, her yer kırmızı ve siyahtı. Simsiyah duvarlar, parlak kırmızı ayaklı abajurlar, siyah deri koltuklar, kırmızı uzun tüylü halılar… O an fark ettim. Üzerinde siyah bir elbise vardı; dudakları, tırnakları ve saçlarıysa kan kırmızıydı.
Arkamdan yavaşça yaklaşıp işaret parmağını ensemde gezdirdiğinde tüm hücrelerim, tüm duyularım ve duygularımla ürperdim. ‘Kırmızı kandır, siyah da acı’ diye fısıldadı ‘ve tek gerçek bunlardır.’ Algılayamayacak, düşünemeyecek, hatta nefes bile alamayacak kadar düşmüştüm dehşetin beni bir ağ gibi saran güçlü kollarına. Dönüp gözlerine baktığımda, güzelliği ve asaleti şiddetli bir tokat gibi sarsarak beni, yankılandı tüm bedenimde. Ona âşık olabileceğimi, hatta onu Mecnun gibi sevebileceğimi, daha da ötesi benim olması uğruna sefil bedenimden vazgeçebileceğimi hissettim. ‘Şarap?’ diye sordu yarı alaylı, aklımdan geçenleri okuyup bana acırcasına. Başımı salladım. Birkaç saniye sonra elinde iki şişe kırmızı şarapla geri döndü, birini bana uzattıktan sonra oturdu ve bir sigara yakıp dumanını umursamazca havaya savurdu. Her bir devinimindeki ahenk, çaresiz benliğimi onun yüce varlığına biraz daha esir edip onun dışında var olan tüm kâinatı anbean unutturdu. ‘Sen neredeydin?’ diye sordum yenilmiş bir sesle. ‘Aşk için, güzellik için sabahlara kadar çırpındığım gecelerde sen neredeydin?’ Soruma değil sadece bakışlarıma karşılık vermeye tenezzül ederken tek kaşını soru sorar gibi kaldırıp hafifçe gülümsedi. O an onunla sevişmek, bütünleşmek ve birleşmek için içimde, en derinimde duyduğum şehvet zayıf ahlakımın geride kalan son normlarıyla beraber kâinatın tüm boyutlarını ve katlarını da sorgusuzca deldi geçti.
Ancak onunla sevişmeden önce tek bir soru kalmıştı geriye, sevişmeyi baştan kutsamak üzere. Her istediğini bir saniyede elde edebilecek böylesine olağanüstü bir kadın neden kan ve acıyla doldurmuştu hayatını, evini, hatta gözlerini? ‘Neden acı çekiyorsun?’ diye sordum ürkek bir tınıyla, bedeninin derinliklerinden önce benliğinin derinliklerine ulaşmak arzusuyla… Önce sırrına vakıf olabilirsem bedenine sahip olurken ruhunu da ele geçirebilirim umuduyla…  Ama boşuna… Birden gözlerine öyle ani bir nefret yerleştirdi ki dokunabilsem koyu, yoğun bir kan pıhtısı gibi avuçlarımı dolduracağını zannettim korkuyla; lal oldum, sustum.
Şarabından bir yudum alıp şişeyi yere bıraktı. Teni öylesine şeffaftı ki yutkunduğunda şarabın kırmızısı yansıdı uzun, beyaz boynuna. Tüm korkularımı ve kaygılarımı unutup oturdum yanına ve usul usul okşarken saçlarını, ömrümün sonuna kadar hiç kimseyle sevişmesem, hatta başka kadınları görmesem bile onun sevgisinin, güzelliğinin ve bedeninin bana yeteceğini hissettim. Başını teslim olurcasına göğsüme yasladı ama teslimiyetinde bile bir asilik vardı.
Kor gibi dudakları şehvetle dans ederken dudaklarımın üzerinde kollarım bedenini sardı, elbisesini şevkle yırtan ellerim teklifsizce keşfe çıktı. İnleyen sesinin, dağılan saçlarının ve ateş gibi gözlerinin içinde eriyerek ürperdim. Teninin en kuytu köşelerine girdiğimde şehvetle, çığlıklar eşliğinde yüreklerimiz aynı ritimde attı, nefes nefse karıştı, ruhum gök kubbede dolaştı. Zirvedeyse tüm evreni bir anda kül bulutu haline getirebilecek bir yangın vardı. Yine de tüm sevişme boyunca beynimde o üç kelime yankılandı. Gerçek. Kan. Acı.
Aniden, nefes nefese ayağa kalktı, ‘gel’ diye fısıldadı. Kalkıp ışığa koşan pervane gibi ardından yürüdüm. O an ‘öl’ demiş olsaydı eminim onu da yapmayı denerdim. Siyah, parlak bir kapı açtı, ardımızdan yavaşça kapattı, yüzümü kesif, küflü bir koku yaladı. Odadaki tek mobilya upuzun, siyah bir masaydı. Üzerindeyse onlarca küçük, kurumuş et parçası. Yanlarında küçük kırmızı kâğıtlara yazılmış tarihler ve onlarca erkek adı. Gerçek. Kan. Acı.
O gerçek bir koleksiyoncuydu ve evindeki bu karanlık, ceset kokan odada kan ve acı biriktiriyordu.
Merakımın şaşkınlığa, şaşkınlığımın dehşete ve dehşetimin yavaşça katıksız, saf ve som bir korkuya dönüştüğü o anda elindeki keskin bıçağı gözlerinde emreder, itiraz kabul etmeyeceğini belirten bir ifadeyle uzattı. ‘Bir parçanı bırak’ diye fısıldadı, karanlık bir dehlizden gelen bir sesle. Hiç sorgulamadım. Sadece bıçağı aldım. Omzuma dayadım. Para büyüklüğünde bir parça kopardım. Ona uzattım. Gözleri parlayarak aldı. Yüzüne yaklaştırarak kokladı ve gözlerini kapattı. Gerçek. Kan. Acı. Artık benim varlığımın bir anlamı kalmamıştı.
Salona dönüp giyindim, şarap şişesini aldım ve kapıyı çarparak çıktım. Birkaç adım sonra kapı açıldı. ‘Adın ne?’ diye seslendi. Söyledim. Sevgim, yüreğim ve etimle beraber adımı da bırakıp onu sonsuza dek sonsuzluğa terk ettim. O geceden geriye ruhumda ve bedenimde mezarda etlerim çürüyene kadar taşıyacağım bir yara izi, çaresiz bir aşk, kan ve acı kaldı.
Ve tek gerçek bunlardı…

10 Ekim 2013 Perşembe

Kaybet


Kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Tüm döngü bundan ibaret. Ve at yarışlarından, kahverengi bira şişelerinden, sigara kağıtları üzerine yazdığın kitap fikirlerinden, cebindeki 20 kuruştan, söylenen yalanlardan, şans oyunlarından, tükenmeyen kabuslardan, raflarda dizili boktan ‘çoksatan’ kitaplardan ve kendi kendini kovduğun mekanlardan.

Bilinen tek sona ulaşmanın binlerce yolunu öğren. ‘O’ yere çıkan farklı yolları. Sonra yine küfret ve kaybet.

İnsanları merak et. Adamları, kadınları, sevişmelerini, fikirlerini, işemelerini, öldürdükleri düşlerini, sarhoş olduklarında anlattıkları hikayeleri, ağlarken yüzlerinin aldığı ifadeyi, renklerini, kırılmış hayallerini ve yapmak istediklerini. Yaz. Ama en sonunda yine kaybet. Sonra yeni baştan kur ve yaz. Yık ve Kaybet. Ve kendini bile isteye bu döngüye hapset.

Dolaptaki son peynir parçası. Pencere kenarındaki ölü çiçek. Altı delik ayakkabılar. Yırtık kitaplar. Yapmak istediğin şeyle aranda duran kıvrımsız beyinler. Bozuk bulaşık makinesi. Sürekli çalan şarkı. Para imparatorluklarının hiç bitmeyen telefonları. Ve tüm bunların arasında akıp giden kelimeler, cümleler, tasvirler, öyküler. Yitik zaman.

Sonra yine de kur. Yaz. Yık. Ve kaybet.

Sefaletin en boktanı. Ama sefaleti sev. O bir şey kaybettiğinde içinden kopup giden keskin parça gibi değil ama. Tutmaya çalışma. Geri almaya, telafi etmeye uğraşma. Yok olması için bildiğin tüm Tanrılara dua ederek sev. Kaybolmasını isteyerek sev.

Beynine lanet et. Düşlere. Kurgulara. Kalem ve kağıtlara. Plastik tuşlara. Hatta kitaplara. Zihinlerine dokunduğun insanlara. Sonra bunlara rağmen ya da bunlar yüzünden yine kaybet.

Kendini ehlileştir. Yeryüzünün varlığı buna bağlıymışçasına. Ortalama bir hayatta, sıradan bir yaşamda, boktan bir günün en sıkıcı anındaymışçasına. İçindeki vahşiyi öldür.

Gökdelenler, arabalar, takım elbiseler, camdan kafesler, kocaman bir tabakta sunulan minicik yemekler, simli rujlar, kravat iğneleri, üç-beş parça giysi satan devasa mağazalar, özenti dekorasyonlar, siteler, bahçeler, maviye boyalı havuzlar, bembeyaz, ruhsuz mutfaklar, geniş balkonlar ve her yerde kameralar. Güvenlik yalanı. Sanki istesem kendimi öldürmemi engelleyebilirlermiş gibi. Hepsi bir sanrı. Klonlanmış birer dayatı. Ve işe yaramaz birer yaratı. Bu boktan simülasyonu siktir et.

Sadece kur. Yaz. Yık. Kaybet.

Ve lanet et. Alt alta cümleler halinde yazılan komik şiirlere, duygularını vıcık vıcık sömüren ‘edebi’ öykülere, altına dipnot düşülen sözde eleştirilere, uyduruk sorular ve baştan savma cevaplardan oluşan sıkıcı röportajlara, kimsenin sikine takmadığı haberlerden oluşan dosyalara, yazılarını bir-iki kişi paylaşınca paha biçilemez eserler ürettiğini sananlara, adını kimsenin duymadığı ucuz dergilerde yazısı yayımlanınca ya da hiçbir yayıncının sallamadığı kitabını bir şekilde bastırınca ‘yazar’ olan üst-insanlara. Sonra yine kaybet. Ama bu sefer kaybetmeyi gerçekten sev.

Nefret et. Güzellik dayatmalarından, para kazanma hırslarından, ünlülere yapılan yalakalıklardan, taklit parfümlerinden, pahalı ama boktan giysilerinden, ayakkabı koleksiyonlarından, sahip olmayı ve mülk edinmeyi bi bok sanmalarından, tozpembe reklamlardan, kuşe kağıtlardan, ‘akıllı’ cihazlardan, popüler kültürün dayattığı tüm uyduruk sanrılardan  ve televizyonun yuttuğu zamanlardan.

Hepsinden, tümden ve birden kaç. Bir gün her şeyi bırak. Kendini hayattan kov. Yol kenarındaki ıssız bir benzinciye sığın. Ya da eski bir karavana. Devasa bir ağacın kovuğuna. Çıplak ayaklarınla. Cenin pozisyonunda. Ya da prangalardan kurtulmayı başaramazsan kendi zihninin kıvrımlarına. Yarattığın kurgulara.

Sen en iyisi o son peynir parçasını ye. Kitapları yapıştır, ölü çiçeği çöpe at. Sonra da bu boktan yazıyı yazdığın için kendinden nefret et. En sonunda da kus. Delik ayakkabının içine.
Sonra yine kaybet.

Sonra kur.

Yaz.

Sonra da yık.

Ve kaybet.

30 Eylül 2013 Pazartesi

Anathema Fabula


Tam ortası kutsanmış devasa karaltılardan ibaret olan gökdelenlerle; etrafı ise taparcasına onları çevreleyen metruk, harap evleri birer bıçak gibi kesen titrek sokak lambalarının altındaki dar sokaklarla bezeli lanetli şehirde, günlerdir bir an bile durmayan sağanak yağmurun altında, gecenin en koyu karanlığında bir adam durdu.

Omuzlarından dökülen siyah saçlarından, göğsüne kadar inen simsiyah sakalından süzülen yağmur damlalarına ve etekleri kaldırım taşlarını süpüren kara abasına aldırmayarak elindeki asayı havaya kaldırıp çakan şimşeğe doğru acıyla haykırdı.

‘Anethema Glacies!’

Bir anda yağmur durdu, kara gölgeler süzülerek kayboldu, uzaklarda bir çan kulesinin ürpertici sesi duyuldu ve hemen ardından tüm şehir dondu.

Celladına biçare boynunu uzatan vahşi bir katilin zırhın inmesini beklerkenki teslimiyeti hakim oldu tüm şehre ve sokak köpeklerinden gökdelenlerin pencerelerine, yaktıkları çöp bidonları etrafında ısınmaya çalışan hırpani evsizlerden sırça toplantı odalarında kuşların sütünü içen beyefendilere, neon ışıklı pavyonların kapıları önünde müşteri bekleyen fahişelerden topuklu ayakkabılarıyla evlerinin ahşap parkelerini ezerken sıkıntı içinde hizmetçilerini azarlayan hanımefendilere, şehrin zehirli dumanından sarhoş olmuş başıboş kargalardan ara sokaklardaki ruhsuz katillere kadar şehrin grisinde debelenen her şey bir anda buz kesti.

Adam belli belirsiz gülümseyerek yavaşça asasını indirdi, gözlerini kapattı ve şehirdeki donuk sessizliği huşu içinde dinlemeye başladı.

Ve bekledi. Biliyordu. Gelecekti.

Birkaç an sonra sokağın taşlarından ve ıssız evlerin boş duvarlarından yankılanan nal seslerine kulak kabarttı.

‘Klak klak klak klak…’

Sonunda… Geliyordu. Kalbi hızlanarak atmaya başladı ve onu bir yıldırım gibi çarpacağını bildiği gözlerine kendini mümkün olduğunca çabuk hazırlamaya çalışarak ani bir hareketle arkasına döndü.

Kollarını açtı ve kendini kaçınılmaz yazgısından korumak istercesine asasını devasa doru bir atın üzerinde uzun kızıl saçları ve beyaz tül elbisesi uçuşarak ona doğru gelmekte kadına doğrulttu. Kadının yeşil gözleri ona bakarken garip bir hazla ışıldıyor, tülün içindeki çıplak, baştan çıkarıcı bedeni atın vahşi hareketleriyle birlikte deviniyordu.

Adam yutkundu. Elleri onu her gördüğünde olduğu gibi bu sefer de titredi. Bu kadın sert bir tokat gibi, insanı sersemleten, uyuşturan bir şeytandı ve adam iblisle işbirliği yaptığı için pişman olmayı çoktan bırakmıştı.

Kadın adamın karşısında titrediğini fark edince o narin vücudundan beklenmeyecek kadar vahşi bir sesle iç gıcıklayıcı bir kahkaha atarak atın yularını sert bir hareketle çekti.  Adamın tam önünde boğazlanırcasına kişneyerek şaha kalkan hayvanın sol ön ayağı adamın koluna çarptı ve asa dans edercesine dönerek havalandı. Asanın adamın elinden kurtulmasıyla kör edici bir şimşek karanlık şehirdeki tüm günahkarlar üzerine parlak bir ışık yağdırdı. Ve gök çatladı. Kapkara bulutlar kara bir büyü gibi gökyüzünü kapladı, yağmur aniden tüm şiddetiyle yeniden yağmaya başladı.

Kadın ani bir hareketle ileri doğru atladı, asayı yakaladı ve nefretle karışık bir arzuyla ona bakmakta olan adama duru bir tonla seslendi.

‘Hadi… Atla!’

Adam çaresizce içini çekerek içindeki çelişkileri bastırmaya çalıştı ve tek sıçrayışta kadının arkasına oturmayı başardı.

‘Her seferinde bu kadar güzel kokmalı mısın?’ diye fısıldadı kadının omuzlarına.

‘Bin yıllardır yok olan lanetli şehirlerin pisliğine tezat…’ diye mırıldandı kadın.

Delicesine yağan yağmurun altında kadının kızıl saçları adamın yüzünü yalarken ve diri bedeni bacaklarının arasında kıpırdarken yeniden canlanan şehrin ıslak sokaklarında gökdelenlere doğru dörtnala ilerlediler.

Şehrin sakinlerinin her bir parçasına tanrıymışçasına taptığı bu gökyüzünü umarsızca yırtan çirkin yapıların tam ortasına geldiklerinde kadın adamın asasını kaldırdı ve var gücüyle haykırdı.

‘Anathema Ignis!’

Şehir birden alev aldı, at kişneyerek şaha kalktı, kadın zevkten bir kahkaha attı. Yıkıntı evler, topal kediler, kör dilenciler, köhne insanlar, metal arabalar, gri fabrikalar ve ütopik bir düş gibi onları ezen dev gökdelenler… Yağmurun altında dinmeyen bir öfkeyle harıl harıl yanan aç alevler tüm şehri kor bombardımanına tutarak yutmaya başladı. Yanarak yok olan kayıp ruhların çığlıkları ve harap olan binaların çatırtıları kulakları sağır eden acı dolu inlemelerle gökyüzünde yankılandı. Kadın huşu içinde asayı indirdi, tükenmekte olan şehre şaşkınlıkla bakan adama uzattı.

‘Ama… Böyle olmayacaktı…’ diye itiraz etmeye kalktı adam.

Kadın cevap vermeden adamın gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Gülümseyişi insanı yeryüzünden alıp cennetin en kuytu koylarında gezdiren bir uyuşturucu gibiydi ama adam kısacık bir anda zihninde uyanan hastalıklı bir sanrıda kadının parçalanmış , gözleri oyulmuş, dişleri sökülmüş, dudakları yırtılmış tiksindirici yüzünün yansımasını gördü.

Ağzına korkunun paslı metal tadı doldu, keskin bir panik ve iğrenmeyle kadına saldırdı. Kadın hayallerinin kırıklarının yüreğine batmasına izin vermeden hemen önce asayı bir hançer gibi adamın göğsüne sapladı. Atın sırtından ıslak taşlara bir külçe gibi, acıyla haykırarak düşen adamın son gördüğü kadının yeşil gözlerinden yansıyan kan kırmızı alevlerdi. Ve saçlarının kızılına karışmış beyaz elbisesinin uçuşan etekleri…

Adam uzaklaşan nal seslerini dinleyerek gözlerini kapattı ve alevlerin onu yutmasını beklerken sonsuz bir uykuya daldı...


Not: Bu hikayeyi okuyanlar ilk gün doğumunda lanetlenecektir. Ve bu uyarıyı sona koymamın sebebi bu şehrin yanarak yok olmasını istememdir.

6 Eylül 2013 Cuma

Küfür

yokluğun çok pis adamım

paslanmış gecelerin yarıları kadar

ya da kanlı çarşaflarda uyanılan 

pişmanlıkla kavrulmuş sabahlar

hem sen de iyi bilirsin ki adamım

yokluk

elin yüreğin bağlıyken

küflü zincirlerle

sevdiğinin parmakları yerine

bedeninde kayan yılanlardır


dudaklarımın arasındaki küfürsün adamım

mubahlaştırdığım günahlarım

ve lanetlediğim dualarım

en çok da

morarttığın kuytularımda 

diline usulca bıraktığım sırrım


yokluğun parçalanmış bir solucan gibi adamım

her limesi canhıraş kıvranan

ve kapkara deliklerdeki dipsiz oyuklarda

ebediyete dek hapsolan 


fakat yine de

şu biçare arzda ve semada

kederle hıçkıran tonlarca ruh içinde

tek bir çift göze diz çökmek

çok zavallıca be adamım


ama sana bunları anlatmayacağım

sen bunları bilme adamım

zifiri sevdamdaki nefreti görme

sen beni ot bil

bayat çay bil

hayatın bulansın beni içince

küfürbaz sarhoş ağzımı

hırpani üstümü başımı

kanattığım tırnaklarımı

ve kabuklarını yediğim yaralarımı bil sen

beni sen en iyisi hiç bil adamım

sen beni yok bil