Sayfalar

sayko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sayko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2010 Pazar

kefeler,kürekler,kafalar...

Uyanırsın;sabahın digerlerinden bi farkı yoktur.Oysa her gece marifetmis gibi gulumsersin yarının ne gibi hezeyanlar getirecegini bilmeden.Bİldigin uyanırsın iste oyle hevesle,neseyle falan da degil;gözünde uyumaktan kuruyan çapakları silerek güne baslarsın.Saatler cok gec olmus.Günes batmıs,sen daha yeni aydınlanırsın.İlk sigarayla gün baslar.Aptal gel-gitlerdeyken kafadaki yüz bin milyon nöron sen ac karnına ictigin sigaranın bogazını sikmesini bekleyedurursun.Her nefes ne kazandırır bilmeden aksam bes haberlerini seyredersin.Bi bucuk ton amonyumnitrat calınmıs,gotunde patlatsalar umrunda olmaz.Geriye biriktirdikleri,bıraktıklarındır kafayı bi hoş yapan.Aslında doludur dolu olmasına ammaaa hepsi birbirine girdigindenmidir nedir bos gelir kafanın ici sana.

Elindekidir kefeye koydugun;her seferinde avuc avuc.Her gün bi kac avuc koyabilecek güç var bünyede daha fazlası degil.Kurekle doldur deseler kurek yok;kurek verirler eline kurege yetecek takat yok.Bel agrısıdır her gun cektigin aslında.Sahi avuclamak ne zaman bu kadar yordu insanı.Sonradan fark edersin;dersin "benim ellerde kurek gibiymis yahu".Ondandır heralde günlük bel agrıları.Elindekini verdin,ardında bıraktıklarını istediler.Ardında bıraktın bile bile,yinede kıramadın ardından aldın attın önlerine.Kurekle babam kurekle.Yoruldun,fırlattın kuregi "eeeeeh skerler lan" cektin soyle icten icten.Kuregi kafaya isabet ettirmissin güya,farkında degilsin.Yatarsın gozlerini kapatırsın,oyle bi gulumsersin belki yada bi sucluluk duygusu kafa-kurek iliskisinden gelen,olmadı bi bosvermislik coker ustune,kafan rahat degildir yinede uyursun.Sabahın sana kurumus çapaklar sunacagını bile bile gülümsersin.

Gel-Git

Çocuk dediler;değildim ki.Sakallarım vardı benim kesmemi istedikleri.Daha bi güzel olurmuşum öyle söylediler.Aynaya baktım sakallarım yoktu ki benim.Daha o kadar büyümemisim meğersem.Aklım takılmıs bundan beş altı yıl öncesine.Daha tüyleri yeni terleyen bi çocukmusum meğersem.Dedim ya aklım takılmıs orda.Günü yaşa dediler,adam ol dediler biraz önce çocuksun diyenler.Fark ettim;onlar da bilmezmiş ne dediklerini.Öylesine günü yaşar,lafını söylermiş onlar da.Baktım arkaya;güzel yerde de kalmışım hani.Kime göre güzel dediler.Şöyle içli içli bi "hassktr ordan" çekesim geldi,demedim.Öylesine yaşamlarında kalsınlar istedim.Yürüdüm baya bi,hendekler falan vardı arkada.İçine düşmüşüm atlamaya çalışırken.Kim çıkardı,nasıl çıkardı ya da ordamıyım hala bende bilmezmişim.Yalan söylemişim çoğu kez "rahat ki burası" diye.Kesilmiş dizlerim,çizilmiş dirseklerim varmış benim.Kolumda mickey'li saatim,ağzımda sulugöz,tutarken annemin elini karşıdan karşıya geçerken,nerden geldiki bu sakallar şimdi.Dedim döneyim geriye,yine karıştırayım vişne reçeliyle yoğurdu öğle yemeği niyetine.Dolap boşmuş;ne reçel kalmış geriye ne kavanoz.Tasolarımı aradım kaybederim diye oynamaktan korktuğum,onlarıda bulamadım.Neyse deyip döndüm arkamı,eğdim başımı uygun adım ileriye doğru,bir iki bir iki yürüdüm.Çok yürümüşüm aslında kafayı kaldırınca fark ettim.Geriye dönmek istedim;fark etmeden geçilen çocukluğa,güzel şeylerin yaşandığı tüy terleten zamanlara.Döndüm sanmışım,oralara takıldığımı zannetmişim;yanılmışım.Ne artık biriktirecek tasom varmış,ne de kıvır kıvır saçlarına hasta olduğum bi hatun.Annem atmış tasolarımı çöpe,diğerini ben gömmüşüm toprağın en dibine.Sonra yalandan bi masal tutturmuşum kendime.Anlattıkça dalmışım,daldıkça uyumuşum.

24 Aralık 2010 Cuma

bir atın hikayesi-3

Piiuuuuuuuuu tamı tamına 213 gün olmuş.Bu 213 gün içerisinde beynimin ambele olduğuna mı bakarsın, felek mi dersin karma mı dersin ne dersen de, o namussuza 72 kere sövdüğüme mi bakarsın ( sende bilirsin ki 72nin sonu yok) . Ha belki de felek benden başkası değil di ona daha karar veremedim ama bu söylem, hayatımın en büyük ambelesini bu konuda yaşamadığım anlamına da gelmez.
Çok şey yaptım bu 213 günde. çok içtim can yücel'le, cemal süreyya'yla. Cemal'le içmesi ayrı dert, zaten can'la her içişimizde kendimizi acilde bulduk her gecenin sonunda. İçinçe sapıtıyor pezevenk. Beşinci kadehten sonra anneme falan küfretmeye başladı ilk seferinde, "Bak ayıp oluyo" dedim dinlemedi, bende verdim beline odunu. Sonuncusunda kırdım ağzını birbirine karışmış ak saçına, sakalına bakmadan. Ha cemal'le içmelerimiz ayrı bi mevzu. Kendime vakur bi hava kazandırıcam diye sigarasını tuttuğu eline kafasını dayayıp dayayıp içmeler falan. İçince hesabı ödemeyi unutmalar. En kötüsü de her seferinde kıyamayıp "dur abi ben bi taksi çağrayım" dedikten sonra taksi parasını da bana ödettirmesiydi. İflasın eşiğine getirdi eşşolusu bir ayın sonunda. Getirdi getirmesine de en güzel kelamı da o etti kafası 72ye ulaştığı bi zaman ; "İşe bak sen gözlerin de burda /Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık /İyi ki burda yoksa ben ne yapardım /Bak çocuğum kolların işte çıplak işte /Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün /Gözlerin sabahın sekizinde bana açık /Ne günah işlediysek yarı yarıya." dedi, sonra benim gözler...
İnternasyonal işlere karıştım bu süre zarfında, diplomatiğiyle de uğraştım, halk tabakasıyla da (her kesimin sevgilisi olabildim mi, o konu da fikir yürütemiyorum. Aslında fikir yürütebildiğim de söylenemez, olsa olsa emekletmektir bizimkisi. ) . Binalara baktım mesela, internasyonal binalara, ecnebi binalara. En çokta onlar yatıştırdı sanırım beynin hiç bitmeyen gel-git’lerini . Binalara ne güzel değil mi be, hepsi olduğu yerde durur, daha görmemiştir ki bir insanoğlu, bir bina olduğu yerden ayaklanıpta başka bir yere gitsin. Gitmiyolar,en çokta bundan sevdim binaları, ne kadar çimento kullanılmış, ne kadar boya harcanmış diye ayırt etmeden, ama en çokda "yauuuu bu binaya ne kadar demir kullanmışlardır acaba? " sorusunu sormadan.
İlk defa öğrendim vücudumun bu kadar kıvrak olduğunu, her gecenin sonunu sabaha bağlarken ayaklarımın birbirine dolaştığını fark edince. İlk defa acıya bu kadar dayanıklı olduğumu öğrendim, metro istasyonlarının duvarlarında kafamın yada yumruklarımın izleri duruyodur hala belki de. İlk defa bu kadar arkadaş canlısı olduğumu öğrendim, dilimi bile bilmeyen bi adamı “Noldu ki şimdi yaaaa? Napııcam ben şimdi? ” diye ahiret sorgusuna çekerken. Tabi ki bunları öğrenmem de çok büyük katkısı bulunan yüksek promilde alkole olan saygımı belirtmek boynumun borcu.
Esasına bakarsan hep bu borçlar bitirdi beni bu süre zarfında. Vefa borcu, gönül borcu, vicdanıma olan borcum falan filan. Hep bi hesaplamalar, hesaplaşmalar. Ya borcun varsa hesaplarsın, ya alacağın varsa zaten. Ben alacaklıların defterini kaybedeli çok oldu da bu borçları unutabilmek bi türlü kısmet olamadı. Bi türlü insan olamadık anlayacağın.
Bu 213 günün ortalarına denk gelir muhtemelen, cinsiyet ayrımcılığına son deyip alışveriş falan yaptım. Hatunlarda işe yarıyosa, belki erkeklerde de işe yarar dedim, e hepimiz insanoğluyuz sonuçta. Yok ama yaramadı. Bişey daha öğrendim bu vesileyle, her birimiz insan değilmişiz!
Genel olarak böyleydi hayat son zamanlarda, her güne adeta mahalle bakkalı gibi uyandım “dur bahiiiiym, hah topkekin toptancısına bu kadar borç kalmış.” der gibi. Geride kalanlarlaysa çok fazla iletişim kuramadım memleketten çıktığımdan beri. Aslına bakarsan kapıya koyulduğum günden sonra pek kimseyle iletişime girmedim,girmek istemedim, ki o sıralar hala hudutlar dahilinde bulunmaktaydım. Ha yine de dünyadan bi haber değilim. Mesela; Mahmut isyanlarda, kendince sebepleri var ki sanırım artık daha iyi anlıyorum ne demek istediğini, verdiği yada vermek istediği tepkileri. Sert olacaksın arkadaş, keseceksin bıçak gibi. Öyle “Yohh arkaaaş ben türküm çatalla eze eze ayırırım, bıçakla kesmek yerine” demeyeceksin. Afakan ve Kemal, artık işadamı onlar. Bu kadar zamanın sonrasında “Velkamturialiti” yazısının çıkışta önce son virajda olduğunu farketmek pek güzel olmasa da kotarıyolar gibi işi, e ne demiş sertab zamanında “yoluuuun başındaaa”. Davut adam olmaya başlamış iyiden iyiye. Eski hırkamızı sırtına geçirmiş, koşmalarda, uçmalarda kerata. Son olarak Mehmet. Herşeyi rayına oturttuğunu gördüğüm tek adam. Hele bir de bıyık bırakmış ki, kıllar kümesi her an dile gelip “Merhaba baaaağyanlar” diyebilir.
Melanuş’a gelince...Melanuş’u en son, hava yaklaşık 40 dereceyken gördüm.Sıcaktan “Hah bak beyin eridi, akacak şimdi kulaktan pembe pembe” deyipte yinede gülümsemeye çalıştığım zamanlar. İyi gibiydi sanki dışardan bakınca, ama içini kim bilebilir ki, ne de olsa kimsenin kimseyi dinlemek istediği de yok, zaten herşeye ya çok geç kalınmış, yada zamanlama yanlış (Dur lan,bunlar benim kafamdakiler değil ki!!!) ama yine de kimsenin kimseyi suçladığı yok, ama herkesin can sağlığı var, güzelliği var. Ha unutmadan, kapı dışarı koyulduğum zamanlara denk gelir aynı zamanda bu sıralar. Ha en son bebekken, oynadığımı bile hatırlamadığım “Geeel, geeel, geeel-Giiiit giiit giiiit” oyununu tekrar oynamamda bu zamanlara denk gelir esasında. Sanırım bu sıralara denk gelmeyen şey en son sinirlendiğim zamandır. Siparişleri eksik getiren çocuğa “Abicim niye eksik getirdin siparişi” diye çıkışıp kapıyı kapattığımda “Niye çıkıştın şimdi çocuğa gudik? ” diye kendime kızdığım zaman daha bi öncelerde kalmakta.
Komik şeylerde yaşamadım değil bu süre zarfında. Esasında bana göre komik değildi ama sanırım karşımdakine çok komik gelmiş olmalı. Bi keresinde "Dokumak zor zanaat arkadaş, şu saatten sonra dokunabileceğime ihtimal vermiyorum" demiştim, karşımdaki "Hadi ordan. " deyip kıçıyla gülmüştü, çünkü yüzüyle gülse durumun ciddiyeti bozulabilirdi. Her neyse, esas komik kısmı bu lafı ettikten sonra dokunamaz oldum. Bu yüzden gidip belediyeden engelli pasosu almayı bile düşünmedim değil ama onlarda güler (hemde kıçlarıyla) diye vazgeçtim paso fikrinden. Ha dokunmak hala mümkün değil, hala zor zanaat o başka.
Son zamanlarda yaşadığım en absürt şeyse kendi kendimin cenazesindeydim bi kabusta. Esasına bakarsan gayette saçma bi rüya. Yahu hangi manyak vasiyet bırakır “Cenaze namazımı apartman boşluğunda, ev kapısının önünde kıldırın.” diye. Herneyse, kapının önündeyim bakıyorum tabutun kapağı yarı aralık. İmam, değişiklik olsun diye kapının arkasında, tabutsa kapının önünde. İmam sordu “Nasıl bilirdiniz ahali?” diye, ses yok. Arkaya bakıyorurm ahali dediği bi tek benim. Soru karşısında afallıyorum “Nasıl bilirim kendimi? “. Canı sıkılan imam dile gelip “Ok, next question” dedikten sonra “Hakkınızı helal ediyor musunuz? ” diye soruyor, ben yine afallamalarda. Bu kadar beklemenin üstüne canı sıkılmış olmalı ki, tabuttaki öbür ben ayaklanıp “Helal olsun” deyip kapıyı...pardon tabutun kapağını kapatıyor. Uyanıyorum sonra, terden sırılsıklam olmuşum. Yorgan yere düşmüş, anlayacağın kıç açıkta. Saate bakıyorum; “Hay amk derse geç kaldım!!! ” .

29 Temmuz 2010 Perşembe

Bir Atın Hikayesi-2

Efendiler!!! Shakespeare'e koyayım emi!!! Zamanında laf etmiş "Olmak yada olmamak,işte bütün mesele bu" diye.Hayır efendim o öyle değil işte.İşe hayvanlar alemini de katmak istersek,kazın ayağı öyle değil.O kalıplaşmış tabirin esası "Hergün mide bulantısıyla uyanmak yada uyanmamak,işte bütün mesele bu" olmalı.

Hergün yaptığım bir eylem olarak bugüne de uyanarak başladım.Telefona bakıyorum,hiç bişey yok.Ne cevapsız aramalar,ne de tüm günü uyuyarak geçirdiğime dair serzenişler içeren mesajlar.Yaklaşık iki aydır telefon suskun.Kısacası artık Melanuş yok.Olmamasını ben mi istedim? Tabi ki hayır.Niye isteyeyim lan!Bünyede bulunan inceden mallıga ragmen hala aptal olmadıgımı düsünüyorum,ama oladabilirim,emin değilim.Tek emin olduğum papatya bahçesinde olduğumu zannederken,kendimi bir anda doğal ortamda hacetini giderip,kıçını yanlışlıkla ısırgan otlarıyla silen biri gibi hissettiğimdi.

İlk olarak ortaokulda karşılaştıgım "x,y,z" üçlüsüne en çok saygı duyduğum günler bu aralar olsa gerek.Eldeki veriler;X=birilerinin daha az mutsuzlugu,Y=4 Ay,Z=Sevmek negzel lan!!!.En başından beri matematiğe gereken önemi verseydim,eşittir kısmının böylesine kelek bi sonuca varacağını daha önceden kestirebilirdim belki de.Denklemlerle aram hiç iyi olmamıştı zaten.Öss'de yapamadığım sorular iki bilemedin üç bilinmeyenli denklemlerdi.En çok sözel sorularında başarılı olmuştum ama sanırım gitgide köreldiğimden bu aralar hayatımın sözel kısmında da baya bi sıçmış bulunmaktayım.

Arada anlam veremediğim komikliklerden oluşan pascal üçgenleri olmadı değil ama onlarda sanırım sarhoş yada uyku sersemi bi kafanın ürünü olsalar gerek.

İki ayın sonunda kendimi toplama kampından çıkmış gibi hissediyorum.Aslında pek de benzemiyor durumlarımız o insanlarla.Sonuçta benim iki ay öncemde uyanık yada uykuda olduğum zamanların büyük bi çoğunluğu "hayat negzel lan" demekle geçmişti.Toplama kampı deneyimini yaşamış olan hiçkimsenin böyle bir fikire kapıldığını sadece ben değil,kendisine böyle bi soruyla gitmedim ama fırıncı adem abi bile düşünmüyodur muhtemelen.Ama zamanında kollarına vurulan damgalar ve benim kıçımda taşıdığım tekmenin izi fazlasıyla benzerlik göstermekteler.Ha bunun tek güzel yanı,artık o iki aylık kamptan "çıkmış" gibi hissettiğimdir.

En son kaldığım yerden beri kendi kendimin özeti kısaca budur.Geriye kalanları ise şöyle özetleyebiliriz;Planlanan işlerin olurunun tartışıldığı masa artık can sıkıntısından fazlasını içermemekte,Mehmet "Ekmaaamın peşine düşerim bende aaabim" deyip toplanıp,kafa dinleyerek çalışma denilen ütopik bir ortamın içine balıklama dalmış bulunmakta.Mahmut,kafası daha da karışmış bir vaziyette "Sıfır numara benim isyanımdı ulan" diyerek saçlarına kıymış bulunmakta.Ancak yolculukları berberin çöp kutusunda son bulan saçların gitmeleri kafa karışıklığına pek deva olmamış gibi durmakta.

Bunları kafada toparlamaya çalışırken gelen mesaj bugünün kandil olduğunu hatırlatmış oldu.O değil de bu yaz ne kandil yaptı be arkadaş piuuuuu!!!

Tam "Kandil geldi de bana mı geldi lan" diye bağırıp arkasına "NANANZINMI" diye böğürdükten sonra turuncu turuncu yanıp sönen alet yeni bir anlık iletim olduğunu gözümün içine içine sokmuş bulunmaktaydı. "Naber,kandilin mübarek olsun" diyen Afakan'dı.Ulan bi kandil bu kadar da insanın gözüne sokulmazki be arkadas.Her neyse,cevaben yazmıs oldugum iki satır üstüne,her an ekmek bıçağıyla tüm mahalleyi katledebilme ihtimalimi anlayan Afakan,anneannesinin kandil icin yaptıgı hamur islerinden bir torba yanına alarak,calmayan zil nedeniyle,yarım saat sonra beni kapıyı acmam icin arayacagını söyleyerek gitti.Gitmesiyle,muhtemelen biraz önceki böğürüşümle beni fark eden yolun karşısındaki derme çatma marangozda tahtayı vernikleyen elemanla gözgöze gelişimiz aynı ana denk geldi.Ona da içimden "de get lan" çektikten sonra kendimi bir takım sorulara cevap ararken buldum "Afakan gelmeden duşa girsem mi?Ya ben duştayken gelirse?Telefonu nasıl duyarım ki o zaman?Telefonu duymazsam çocuk napıcak bi saat kapıda?Ya söylediğinden geç gelirse?".Bu sorulara cevap ararken yaklaşık bir saat geçmiş ve Afakan hala ortalıktan yoktu.Tam nerde kaldı derken telefon çalınca kapıyı açmaya gittim ve açtığımda "Sen nası bi insansın lan?" sorusuyla karşı karşıya bırakıldım.Harbiden ben nasıl bi insandım lan!!! "Kapıyı yumrukluyorum bi saattir nasıl duymuyosun,ne içtin mınako" gibi laflar işittiğimi anımsıyorum.O an içimdeki hayatta kalma dürtüsüyle diğer herşeyi bir kenara bırakıp içinde anneannesinin yaptığı hamur işlerinin olduğu torbayla çıldıray bakışmalara girdim.Tabi ki aramızdaki ilişki benim ondan faydalanmamla son bulacaktı.Zaten hamur işininde daha fazla bişeyler beklediğinden şüpheliyim.Hamur işinin verdiği doygunluk,kaba etlerdeki tekmenin sızısı ve kendi kafasına göre gidip gelen internet bağlantısı eşliğinde güneş batmaya başlamıştı.Afakan'ın "Tam senlik" tavsiyesi üzerine açılan "Yalancı Yarim" adlı TSM eseri ile başlayan ve "Bak Yeşil Yeşil" ile devam eden akşama inceden inceden bitirme tezini yazarak giriş yapmış bulundum.İlk yazdığım cümle "Hele bi nefeslen bi dur yiğidim" dercesine ekranda belirmeye başladı;"Ana menünün son seçeneği Night Audit seçeneği olup gün içinde yapılan işlemlerin kontrolünü sağlar".Son günlerde kontrol ettiğim tek şeyin yastık kılıflarının kokup kokmadığı olduğunu hatırlayınca fark ettim ki,gayette ticari bir beklenti içerisinde geliştirilen bir bilgisayar yazılımından bile daha dümbelek bir yaşam sürüyorum şu aralar.

Sonra bir ses duydum bir ara "PIK...PIK...PIK...",Allah sizi inandırsın yada inandırmasın çok fark etmez ama o an yüreğimin ağzıma kadar gelip çince bişeyler söylemeye çalıştığına yemin edebilirim.Sesi takip ettim mutfaktan geliyormuş.Bir zamanlar "Hayat çogzel çicekler,böcükler" dedirtip,çoğu insanın "Vah vaaaah bu genç yaşta meczup olmuş çocukcağız" diye düşünmesine yol açan gülüşlere sebep olan "pık,pık,pık" sesleri artık mutfağın bozuk musluğundan kaynaklanmaktaymış.Contaları sıyıranın sadece ben olmadığını düşünüp ufaktan sevinirken,musluğun başını daha fazla çevirmeye kalkarsam musluğu patlatacağımı fark edince daha fazla ısrar etmekten vazgeçtim.Hem seste kesilmişti zaten,musluk artık damlatmıyordu.O an mutfakta bişeyleri daha fark ettim.Aslında yeşil bir tencere ve küf tutmuş makarnanın böyle bişeyi fark etmemi sağlayacağını tahmin edemezdim ama sanırım hayatın bana karşı kullandığı dil fazlaca argo kelime içermekte yada ben hala ergen serzenişlerinde de olabilirim(çoğyalnızım lan,layfizebiç lan).Ha farkına vardığım şey ise şuydu;Baki olan tek şey mide bulantısıdır.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir Atın Hikayesi-1

Uyanıyorum,saat 17:23.Yazın gelmesiyle,gece yatarken açık bırakılan pencereden içeriye -gelme safhasını çoktan geçtim-,uzun toplarla kanatlardan atak geliştiren Sevilla gibi odaya hücum eden,"Magirus" sesleriyle güne başladık yine.Telefona bakıyorum,7 cevapsız arama,2 yeni mesaj.Hepside Melanuş'dan gelmiş.Melanuş benim papatyam (yada sizin deyişlerinizle kız arkadaşım,sevgilim,manitam,hatunum v.s.).Ailesinin hiçbir alakası olmamasına rağmen neden Ermenice bir isme sahip olduğunun hikayesini ne ben sordum,ne de o anlattı şu zamana kadar.Zaten en başından beri çok konuşmazdık öyle.Alışılagelmişin dışında,vır vır konuşmaktan ziyade,belki de anlamsız bi şekilde,sessiz sedasız birbirimizi izlemeyi daha çok severdik hep.Konuşmayı çok sevmemekten mi yoksa yine üşengeçlikten midir bilemiyorum ama genelde “Mela” diye seslenirim zaten ona.
Cevapsız aramaların saatlerine bakıyorum,kızcağız dersteyken bile aramış merakından.Ya bu kız beni bi gün öldürücek kendini çok fazla sevdirmekten,ya da ben onu meraktan. Mesajlara bakıyorum sonra,su gibi hatun vallahi.Önce ılık ılık başlar sözlerine,sonra cevap gelmez merak etmeye başlarsa soğur,en sonunda buza keser ki çocuk gibi korksamda bu halinden,kendimi alamam yine de gülmekten.İnsan güler mi böyle bi durumda diye kendime de çok sordum aslına bakarsan ama ne yapayım be,sevdiğinin yüzü,sesi en olmadı sözü karşısında,insan nasıl gülmez,karşında ki surat da,ses de buz kesmişse bile.Neyse,anlar bigün heralde deyip yine gülümsedim."Uyandım papatya" diye mesaj atıyorum,belki yumuşar.Allahtan ne kadar sevdiğimin yüzde onluk kısmının farkında da hemen olmasa da bi süre sonra yumuşuyor sesi.Ah bi de geri kalan yüzde doksanlık kısmı fark edebilse.Neyse,onu da anlar bi gün heralde.
Önce sevgilinin sesiyle kafanın içini yıkadıktan sonra bu sefer dışını da yıkamaya,kalkıyorum yataktan.Saat yaklaşık olarak 18:15.
Eli yüzü yıkayıp,ilk sigarayı tuvalette içip,klozette otururken tüm gelecek planlarını bi kere daha gözden geçirdikten sonra odaya gelip açıyorum bilgisayarı.Mesajlar,notifikeyşınlar,mailler falanlar filanlar.Sonra tadı tuzu olmasada internetten gazeteleri okumaya başlıyorum.Bi iki köşe yazısından sonra,spor sayfaları derken telefon çalıyor.Bakıyorum,arayan Mahmut."Naber çiçeğim?" diye karşılıyor telefonda."İyidir Mahmut Bey Amca" diyorum sonra.Mahmut pek göstermese de yaşça büyüktür hepimizden.Yaşı az da olsa geçmiş ama içi geçmemişlerden o da."Gel bu taraflara,bişeyler yapalım" lafının üstüne "Tamam biraz ayılayım,geliyorum" deyip kapatıyorum telefonu.
Telefonu elime alıp,gitmeye üşendiğim simitçiden,iki tane simit sipariş ediyorum kahvaltı niyetine.Bu aralar biraz kemer sıkmak gerek,sevdiğinin yanına da gitmeye olsa otobüs biletine hala para istiyorlar.
Simitleri kuru kuru yedikten sonra,"en az kokan" üst başı giyip,Mahmut'un yanına doğru yol alıyorum.Dolmuşa binerken eğilip,bükülmeye üşendiğimden,küçük kırmızı dolmuşlar yerine,sabahları (daha doğrusu akşamları) çalar saatliği kendisine görev edinen koca Magiruslardan birine atlayıp,parayı uzatıyorum dolmuşçuya "Selamınaleyküm" eşliğinde.Burda dolmuşa inip binmek tören gibi birşey zaten.Aslında bi yandan güzel de,karşındakinin,seni ordan oraya götüren bi araç olduğundan ziyade insan olduğunu hatırlatan bi kaç ufak şehirden birisinde yaşamak.Bunları düşünürken,bi anda uyanıp "Müsait yerde abi" diyip kalkıyorum yerimden.İnerken "Kolay gelsin" demenin verdiği az da olsa bi “hala insanlık” duygusu yerleşiyor insanın içine.
Hergün oturup oyun oynadığımız,geleceğimizi kurup,sonra bozup baştan kurup,kendimizi akşamdan akşama kurtardığımız kafedeyim.Mahmut'la tanıştıktan sonra keşfettik burayı.Aslına bakarsan Mahmut keşfettirdi.Kasap dükkanlarındakine benzeyen boncuklu perdenin arasından geçip içeriye girince,kafenin sahibi Gündüz'le karşılaşıyorum.Çok fazla oturup konuşmuzluğumuz,zaman geçirmişliğimiz olmasada iyidi adamdır Gündüz.Kendi yaptığı çayın o gün kötü olduğunu söyleyip,üç beş eksik de olsa adam gibi kazanabilmenin peşinde bi adam.Memur bi babanın çocuğu,yıllar önce uzak bi memleketten buraya gelmişler,geliş o geliş.Gündüz'le selamlaştıktan sonra adımları teker teker atmaya başlıyorum terasa doğru.
Terasa çıkınca bizimkileri görüyorum,"Nerdesin boooolum" demiyor artık kimse,herkes farkında üşengeçliğimin.Mehmet bende önce gelmiş,Mahmut'la oturuyolar.Mehmet,hani derler ya “kral çocuk”tur.Cin gibidir aslında,hani cinlik yapmaya kalksa,en güzel o adam çarpar.Ama cin olmanın öncesinde,adamlığı seçmiş.Dinlemeyi ister mi istemez mi,düşünmeden içimdeki meseleleri anlatabildiğim nadir adamlardandır.Artık gözlükten midir,yoksa bilmediğim başka bişeyden mi,bilemem ama ne anlatsam,benim kendi içimde olupta göremediğim ne varsa hepsini döker önüme bir bir.En güzeli de çok acımaz söylerken,ne varsa aklında çıkar ağzından.Zevkli de çocuktur,keyfine düşkündür.Onun için en çok üzüldüğüm mesele,insanlığından bi parçayı istemese de almışlar zamanında.Artık o da bildiği yolda,kendi işinde.Almışlar dediysek de,öyle bi almayla bitecek kadar az değil içindeki şey.Aslında almamışlarda içindekini,sanki tasarrufllu kullanıyor gibi.Ancak hak edebilene,göstermeye karar vermiş sanırım,onu tanımadan öncelerde.
Mahmut,Mehmet,ben masadayız ama yine de kadro eksik.Hele bi hava iyice kararsın,o zaman damlamaya başlar herkes birer birer.Dün aynı masada kurulan işin,bugün olurunu bulmaya çalışıyorlar sanırım.Nası olur,kimle olur,ne yaparız,ne zaman yapmalı,nerde yapmalı soruları havada uçuşurken masaya gelen Gündüz’ün,hergün aynı ses tonuyla bizlere yönelttiği “Ne içersiniz beyler?” sorusu üzerine,çayları söyleyip sonra yine işin oluruna döndük...