Sayfalar

kara şapka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kara şapka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2013 Pazartesi

Kusurlu Döngü


Kısa filmi izledikten sonra okuyunuz. 


Devasa şehrin yalancı ışıltılarla bezenmiş kalabalık caddesinin üzerindeki plastik gökdelenin en üst katındaki karanlık ve kasvetli dairenin  tam ortasında bir sandalyede çırılçıplak, elinde bir silahla oturan adama naylon bir aşkla bağlandı kadın, tüm hücreleri ve sahte fikirleri, dayatılmış hayalleri, klonlanmış düşleri ve pahalı giysileriyle birlikte.

Ve zaman hızla geçerken, adam bu aşk karşısında sustu.

Kadın zamanı, parayı, emeği acımasızca harcar ve tüketim toplumunun tüm dayatmalarına, moda bloglarına, alışveriş listelerine, yiyemeyeceği kadar büyük menülere, indirim kampanyalarına ve para imparatorluklarının yasal kartlarına bile isteye koşarken en çok aşkı tükettiğini ayırt edemedi.  

Ve hızla geçerken zaman, adam bu aşka sağır oldu.

Kadın nefrete, kine, ötekileştirmeye, ölümcül ayrımcılıklara ve kendinden farklı olanı öldürmeye programlanmış tüm silahlara hayran oldu. Yok ve imha edip mahvetmekten garip bir zevk alıp üretimi ve emeği yerin dibine batırır ve birbirinin aynı olan her şeyi kendince kutsarken yok olduğunu ayrımsayamadığı bu aşkın yerine koyduğu acınası bir bağımlılıkla bağlandı adama, kendinden farklı olana tutunmaya çalışmanı tuhaf ironisinin varamadan farkına.

Ve geçerken zaman hızla, adam bu aşka kör oldu.

Dünyadaki tüm maymunlara yetecek kadar uzun bir süren tüm bu kör, sağır ve dilsiz anlar, zamanlar, demler ve dehrler boyunca kadın adamı kendine aşık etmek ve onun aşkının yansımasında kendini görmek için çaresizce ‘mış’ gibi yaparak çırpındı durdu. Emek kutsalmış gibi yaptı, yaratmak önemliymiş, tüketmek bitmekmiş, sanat yüceymiş, barış mümkünmüş, farklılık sevmekmiş gibi ve hatta az çokmuş gibi bile yaptı.

Ama boşunaydı.


Zaman kanları acımasızca arza akıtılan insanların hızında yok olup gidiyordu ve adam hala konuşmuyor, duymuyor, görmüyordu.

Kadın acınası bir çabayla, son çare olarak timsahların bile akıtamayacağı kadar çok gözyaşıyla adama son bir kez daha yaklaştı. Sahip olmayı bir halt sanmıyormuş ve paranın tanrı olduğuna inanmıyormuş gibi görünen iki maskeyi onlarca balmumu maskenin arasından seçip taktı ve yavaşça eğildi kulağına.

‘Sistemi reddet!’ diye fısıldadı.

Adamın bir anda dili çözüldü, kulakları duymaya, gözleri görmeye ve içindeki isyan tüm bedenini ele geçirmeye başladı. Ansızın silahı kaldırdı, başına dayadı. Artık harekete geçmek ve bir seçim yapmak zorundaydı. Kendi seçimini. Ölmek ya da öldürmek. Ama her iki durumda da imha etmek. Yine de her ne olursa olsun seçmek.

Zaman ışıktan bile hızlı akıp giderken adam aynı hızla durdu.

Silahı kendi başından çekti. Büyük bir nefretle kadına doğrulttu ve tam kalbine tek bir el ateş etti.

Kadın tüm şehrin kulaklarını sağır eden vahşi bir çığlıkla ve özenti giysileri, boyalı saçları, takma tırnakları, en çok da klon aşkıyla beraber yere, kalbinden akan kanların oluşturduğu gölcüğün içine diz çöktü. Hıçkırıklar, hırıltılar, çığlıklar, inlemeler ve sonsuz ağlamalar boyu nefesinin geldiği son noktaya kadar sonsuz bir yok oluşun içinde döndü.  

Ancak bu kusurlu bir döngüydü.

Ve kadının son nefesini vermeden önce içinde çırpındığı kan gölünde gördüğü gökdelenin penceresinden atlayan adamın ona geri döndüğüydü.


29 Temmuz 2013 Pazartesi

Orospu Sarısı

bana kendinizi anlatmayın bayım

çünkü siz de

yabancısınız kendinize

delicesine inandığınız uçrak yalanlar

ve yoksulluğunuzun üzerini örttüğünüz

pırıltılı kahkahanız kadar

bana kendinizden bahsetmeyi bırakın bayım

çünkü çok iyi biliyorum ki

düşleriniz bile orospu sarısı

      - ki size bir sır vereyim mi bayım

                           zaten tüm kadınlar

                                        sahte ışıltıları

                                                tek bakışta anlarlar -

bana siz olduğunu sandığınız bir ruhu satmayın bayım

ya da kadınların esrik bedenlerine hapsolmuş

eğreti bakışlarınızı

kopyalayıp zihninize yapıştırdığınız hayalleri bırakın

çünkü ben

          yapay düşlerinizi değil

                    çürük dişlerinizi sevmek isterim

ve tüm emeğinizi yeryüzüne savurduktan sonra

bana geldiğiniz kızıl bir gece yarısı

yorgun terinizden öpmek

siz çalışırken soğuya kalmış bi' bardak çayı

tam da dudaklarınızın değdiği yerden

yasak bir hazla içmek

beni kof pırıltılarla kandırmayın bayım

oksijenli suyla sarartılmış sahtelikleri değil

pasaklı fahişelerle

dar kaldırımlı sokak aralarında

yaptığınız pazarlıkları anlatın

küf ve rutubet kokan yalnızlığınızı

ve zifiri rüyalarınızdaki kanlı kavgalarınızı

çünkü ben

          tanrıdan ziyade

                    kirli tırnaklarınıza tapmak isterim

ve bedenimde serserice gezinen

sigaradan sararmış parmaklarınıza

yabani hırıltılarınıza dokunmak

en çok da

vahşi öfkenizi tatmak

siz kibar cümlelerle aldatırken herkesi

ben sadece merak ederim

kusmuğunuzun rengini

ruhunuzun tüm pisliğinizi

ve sarhoş olduğunuzda üzerime saçılacak

yara kabuklarınızın lezzetini

işte tam da bu yüzden bayım

tüm maskelerinizi çıkarın

bütün simleriniz dökülsün

bırakın

bana kendinizi sadece bırakın bayım

sadece kendinizi bana bırakın


28 Haziran 2013 Cuma

Ben Bir Hikayeciyim

Ben bir hikayeciyim. Hikaye satarım. Geceleri sabahlara kadar garip ve ürpertici öyküler yazar, gündüzleri hurda karavanımla yollarda dolaşıp dinlemeye meraklı insanlara okurum. Hiçbir yere, hiçbir dine, insana, mekana, zamana ve ideaya ait değilim. Ben bir hiçim. Hikayelerimi dinlemek isterseniz buyurun şöyle oturun ve layık gördüğünüz parayı lütfen şapkamın içine koyun. 

Günde 5-6 kez yıllardır ezberlediğim bu cümleleri tekrarlıyorum. Ve hayır. Bundan hiç sıkılmadım. Bu cümleleri yazdığım hikayelerden bile çok seviyorum. 68 model hurda bir karavanım var. Bana ait olan ya da benim ait olduğum tek şey. Aidiyetlerden uzaklaşmak için bile bir şeye ait olmamız gerekliliği ne acı. Aynı zamanda da komik. Yine de az çoktur bana göre. Ne kadar az şeye sahip olursak o kadar özgürüz. Materyaller, mülkler,  fikirler, evler, dinler, aileler hepsi çelikten birer pranga insanoğlunun zihninde. Sahip olduğumuz, benimsediğimiz ve inandığımız kadar yokuz. 

O yüzden hatırlayamadığım kadar uzun zamandır hiçbir yere gitmeyen yollardayım. Üzerimde kirlendikçe benzincilerin tuvaletlerinde yıkayıp kuruttuğum iki eski elbisem, sadece hikayelerimi okurken çıkarıp önüme koyduğum kara bir şapkam ve çıplak ayaklarımla bilinmeyene doğru gidiyorum. Bunlar dışında sahip olduğum tek şey koca bir tomar saman kağıt ve bir sürü kurşun kalem. Kurşun kalemin kağıdın üzerinde ilerlerken çıkardığı cızırtıyı ve ahşap kokusunu seviyorum. Ha bir de hem kalemlerimi açmak, hem de sözde kendimi korumak için kullandığım körelmiş, eski bir çakım var. Tüm sahip olduklarım bunlardan ibaret. O kadar ki bir cinsiyete hapsolmamak uğruna  rahmimi bile aldırdım. Ama yazdığım hikayeler sayesinde kendimi koskocaman bir dünyayı avucumun içinde tutuyor gibi hissediyorum ve bu duygu gerçekten muhteşem. Dediğim gibi ben sadece bir hikayeciyim ve hikaye yazmak için kendime bile ihtiyacım yok. 


Önceki gece devasa bir böceği kesip iç organlarını pişirip yaptığı sandviçi yerken aynı şekilde işlenmiş bir cinayete tanık olan bir adamla ilgili bir hikaye yazdım ve aslında bir kurgu değildi, 'adam' kısmı hariç hepsi doğruydu ve oldukça boktan bir hikayeydi. Ama dinleyicilerim bunu çok fantastik ve sıra dışı buldular ve bu sayede dün geceki hikayemi, yani kendi hikayemi bir şişe mis gibi köpek öldüren sayesinde yazabildim. Bazen hayat çok güzel olabiliyor. 

Bir önceki gece yazdığım hikaye sonsuz yıllar önce, karlı bir kış gecesi bir barda tecavüze uğrayıp ölen bir tanrıçayla ilgiliydi. İnsanlar yazın ortasında ellerinde soğuk içecekler ve kumlu ayaklarıyla böyle dehşet hikayeleri dinlemeye bayılırlar. Ve bu benim zerre kadar umurumda değil. Çünkü ben yazın bu sıcağında dondurucu iklimlerde geçen vahşi, kanlı ve karanlık hikayeler yazmayı seviyorum. Kim ne derse desin, hangi dine, etiğe veya fikre sığınırsa sığınsın insanlar kanı sever. Ana rahmindeyken bile kanla beslendiğimiz içindir belki de. Çünkü kan sıcaktır, ılıktır ve tatlıdır. 

Daha önce de söylemiştim di mi, ben basit bir hikayeciyim; bir saat sonra bile ne olacağını, nerede olacağını, ne yapacağını ve ne yazacağını bilmeyen ve bilmek de istemeyen. İnsanlarla tek bağım kurgularım. Ve dünya bana yazmaya değer vahşi bir hikaye sunmadığı sürece umurumda değil. Yüksek idealler, garip fikirler, sıra dışı eylemlerle onu düzeltmeye, değiştirmeye ve güzelleştirmeye çalışmam. Bence şu an olduğu vahşi, kanlı ve acımasız haliyle çok daha iyi. Ya da diğer bir deyişle ne kadar acı çekersek - ya da kötü kokarsak - o kadar iyi. 

Ben bir hikayeciyim ve kendimi tanımladığım tek kelime bu. Kadın değilim, yazar değilim, yalnız değilim, seyyah değilim, ait değilim. Ben bir hiçim. Yollarda hikayeler biriktirir, onları satar, şarap alıp yeni hikayeler yazar ve sonra yine onları satarak geçinirim. Ve tüm hikayem bundan ibarettir. 

Şimdi, eğer hikayemi beğendiyseniz layık gördüğünüz parayı şapkama bırakın. Yok eğer beğenmediyseniz başka bir yolda ve başka bir hikayede karşılaşmak üzere hoşçakalın... 


17 Haziran 2013 Pazartesi

Sonra Shakespeare Dönüp Bana Dedi Ki...

Tek başıma, her şeyi binlerce kilometre uzaklara bırakıp arkama bakmadan kaçtığım o yaz adamın biri Leicester Meydanında başıma bir silah dayadı. Okul, aile, aşk, sistem, hayaller, ideolojiler, vs. gibi saçmalıklarla uğraşmaktan gına gelip deliler gibi yazdığım, ama sadece yazdığım zamanlardı. Londra’nın yakınlarında küçük bir kasabada boktan, yıkık dökük bir pansiyon, geçici bir iş, tek gidiş uçak bileti ve bol boş zaman ayarlamıştım. Sırt çantamı ve cüzdanımı alıp bir gece yarısı yola çıktım.

Ve işte bu kadar kolay oldu her şey. Ve aslında gitmek çok basittir. Buna derin anlamlar, gizemli manalar yüklemeye gerek yok. Sadece uçağa, trene, otobüse binip gidiyorsun işte. O kadar. Duygusal cümleler uydurup kendini ulaşılmaz havalarına sokup cesuru oynamak çok aptalca. Gitmek korkaklıktır çünkü ve ben bunu çok iyi bilecek kadar çok gittim.

Bir süre köpek gezdirmekten,  kahve servis etmekten ve bulaşık yıkamaktan arta kalan zamanlarda sokaklarda aylak aylak dolaştım. Evim sırtımdaydı. Zaten sahip olduğum tek şey sırt çantamdı. Kafama göre, istediğim yerde, yollarda, parklarda, banklarda, çimlerde oturup yazıyordum, içiyordum, kendi kendime konuşuyordum. Hayat çok güzeldi ve her şey tam da istediğim gibiydi. Her şeyin tam da istediğiniz gibi olduğu zamanlar çok boktandır aslında çünkü kaybedeceğiniz çok şey vardır. Ama bu o zamanlar çok da umurumda değildi.

Geceleri Leicester Meydanı’nda takılıyordum. Nedense o küçük, basit meydanı Londra’nın diğer bütün şatafatlı, devasa ve görgüsüz meydanlarından daha çok seviyordum. Ucuz bir şişe şarap alıyor, meydanın yanındaki parkta oturuyor ve yazmaktan sıkılana kadar yazıyordum. Son treni yakalayıp pansiyona dönüyor, ertesi gün öğlene kadar bulaşık yıkayıp, garsonluk yapıp, köpek gezdirip yeterince şarap ve doyacak kadar yemek parası kazandıktan sonra yine meydana geri dönüyordum. Dediğim gibi hayat gerçekten de çok güzeldi ve tek bir şeyi bile sorgulamadan sonsuza dek bu şekilde yaşayabilirdim. İhtiyacım olan tek şey kalem, kağıt, şarap ve zamandı ve hepsi de bende fazlasıyla vardı.

Meydanda bir Shakespeare heykeli vardı. ‘Böyle Shakespeare mi olur lan?’ dedirtecek kadar kötü bir heykeldi. Sağ elini çenesine dayayan Shakespeare diğer eliyle ‘Karanlık yok ama cehalet var’ yazılı mermer bir kağıdı gösteriyordu ve bu anlamsız görüntü bana adamın solak olduğundan başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Ancak onun tam altındaki, başında tüylü kırmızı şapkası, altında siyah dar pantolonu, sırtında siyah pelerini ve elinde kırmızı güllerle ki güller midemi bulandırır; özellikle kırmızı olanlar, bütün gün garip bir ortaçağ İngilizcesiyle Shakespeare’den soneler okuyan orta yaşlı adam Shakespeare’e on basardı. Durup dinleyenlere de elindeki güllerden veriyordu ve sırf bu yüzden etrafında birkaç tur atıyor, yürüyerek onu biraz dinledikten sonra az ilerde parkın köşesinde istisnasız her gece esrar çeken hırpani evsizlerin az ilerisindeki ağacın altına oturup boktan öyküler yazıyordum. Evet. Hayat o günlerde gerçekten de çok güzeldi.


Bir gece treni kaçırdım. Her zaman içtiğimden bir şişe fazla şarap içmiştim ve yazmaya çalıştığım berbat öyküden, dolayısıyla da kendimden nefret etmiştim. Böylece, zaten hayatta hiçbir zaman saatim olmadığından zaman kavramımı kolayca yitirdim ve istasyona vardığımda tren çoktan gitmişti. Böyle durumlarda bir katilin soğukkanlılığını taşırım. Bir sonraki trenin saatine baktım. Sabah 6.50. Londra’da, sokakta geçirmem gereken neredeyse 5 saat ve cebimde sadece 30 pound vardı. İstasyondan çıktığım anda aklıma Leicester Meydanında, parkın kenarında takılan evsizler geldi. En iyisi oraya gitmekti. Zaten o meydan benim de evimdi ve bana göre bir yeri eviniz gibi hissetmeniz için çatıya, duvarlara ve uyduruk eşyalara ihtiyacınız yoktur. Dahası, bütün gün onların yanı başında oturduğumdan seslerini, adlarını, hikayelerinin ayrıntılarını biliyordum ve gidip onlarla biraz daha şarap - ve belki de- cigaralık içebilir, sohbet edip eğlenceli bir gece geçirebilirdim.

Altıncı sigaramı söndürdüğüm anda meydana varmıştım ve takım tam tekmil eksiksiz hatta fazlasıyla oradaydı çünkü yanlarında pelerinli Shakespeare de vardı. Bu sefer elinde güller yoktu ve bu gerçekten de içimi rahatlatmıştı. Dört kişi yuvarlak halde benim ağacımın altına oturmuş ellerindeki cigarayı döndürüp sohbet ediyorlardı. Önce az ileride içki satan dükkâna girdim ve sabahki tren biletimin parasını ayırıp iki şişe ucuz şarap ve biraz tütün aldım. Sonra yanlarına yürüdüm, hiçbir şey demeden şarapları ortaya koydum, Shakespeare’in yanına bağdaş kurup oturdum, sigara kağıdımı ve tütünümü çıkarıp sarmaya başladım. Ben sigaramı sarmayı bitirip yakana kadar hiçbiri tek kelime bile etmedi. Ve sonra Shakespeare bana dönüp dedi ki;

'Bir erkeğe yaraşan her şeyi göze alırım; ama daha fazlasını göze almak erkeklik değildir.' Sonra elini uzatıp gözüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına koydu ve başını hafifçe yana eğip hayranlıkla yüzüme bakmaya başladı. O an sanki zaman durmuştu. Çok klişe ve boktan bir tabir belki ama gerçekten de öyleydi. Hiçbiri nefes bile almıyordu ve sanki ben uzaydan, denizaltından ya da ıssız bir adadan gelen acayip bir varlıkmışım gibi tuhaf gözlerle beni inceliyorlardı.

Hepsine tek tek bakıp ‘Macbeth.’ dedim omuzlarımı silkerek. ‘Boş verin. Hayat gelip geçen bir gölgedir. Hadi şarap içelim.’ Sonra o çocuksu, şaşkın hallerine bakıp gülümsedim, ortaya koyduğum şaraplardan birini aldım, çantamdan çıkardığım kurşun kalemle mantarını içeri iterek açtım, bir yudum içtim ve Shakespeare’e uzattım.

İkinci şişe şarap biterken, cigara bilmem kaçıncı kez ortada dönerken ve biz kahkahalarla birbirimizin yaptığı boktan esprilere gülerken çevremizde aniden tuhaf gölgeler belirmeye başladı. Birileri ağaçların arasında dolanıyor, mırıldanıyordu. Ama hiçbiri bunun farkında değildi sanırım çünkü kahkahaları kesilmemişti. Etrafa bakmak için tedirginlikle, birden ayağa kalktığım anda boğazımda bir kol ve şakağımda soğuk bir namlu hissettim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir buzdağı kadar soğukkanlıydım. Sessizliğin içinde serin bir rüzgar esiyor, yapraklar hışırdıyor, boğazımı sıkan adamın nefesi ucuz bira kokuyordu.  Ama bunların hiçbiri umurumda değildi çünkü benim gördüğüm tek şey Shakespeare’in dehşetle parlayan kocaman, siyah gözleriydi.

O an, birden, delicesine cesaretimi topladım. Şakağımdaki namlu sallanıyordu. Adamın eli titriyordu ve bu benim için yeterliydi. Korkmak yerine öfkelenmiştim. Hem de önüme çıkan herkesi gözümü kırpmadan öldürecek kadar. Dişlerimi sıkıp adamın boğazıma dolanan koluna tırnaklarımı geçirdim, gırtlağından hırıltıyla gelen bir ‘aah’ nidasıyla kolunu gevşettiği anda kurtulup arkamı döndüm ve bacaklarının arasına okkalı bir tekme savurduktan sonra silahı tutan eline var gücümle vurdum. Adam yerde iki büklüm kıvranırken eğilip yerden silahı aldım. Buz gibiydi. Adamın korkudan terlemiş alnına dayayıp yalvarmaları eşliğinde bildiğim en iğrenç küfürleri sıraladıktan sonra silahı sırt çantama attım ve gittim.

Dediğim gibi, gitmeye methiye düzmenin aptallık olduğunu bilecek kadar çok gitmiştim ve bu da onlardan biriydi sadece. Trene bindim ve sırt çantamda bir silahla bir daha dönmemek üzere Londra denen berbat şehri ve Shakespeare’i terk ettim. 

İşte her şey aslında bu kadar basitti. Ve hayat o günlerde gerçekten de güzeldi. 




10 Haziran 2013 Pazartesi

Kolpa Anarşik Sayıklamalar

Birini insanlara gösterdiğiniz, diğerini kendinize sakladığınız, bir üçüncüsünün ise farkında bile olmadığınız tüm yüzlerinizi alın ve galaksilerce uzağa gidin.

Satın aldığınız materyallerden aldığınız haz kadar anlamsız anılarınız, taptığınız kağıt parçalarının çokluğuyla ölçülen yaşantılarınız, herkesle paylaşmaya pek meraklı olduğunuz ‘küçük’ mutluluklarınızla birlikte uzaklaşın.

Yüreğiniz kan revan içindeyken oynadığınız gülen yüz maskeli oyunlarınızı, herkesle ve her şeyle dalga geçerek inşa ettiğiniz kişilik hegemonyasını ve çevremde yarattığınız gereksiz gölgelerinizi de alın ve beni fıçımda, yalnız başıma, yalın ayaklarımla bırakıp gidin.

İlişkilerinizin yalancı sureti, aşklarınızın klonlanmış sahteliği, yangın yerine dönmüş idlerinizin üstünü örtmek üzere battaniye olarak kullanmak için süperleştirdiğiniz egolarınız ve bile isteye köleleştirdiğiniz gözü bağlı yaşantılarınız kadar dünyanız. Ve öylesine her şeye sahip olduğunuzu sandınız ki aynılıklar sıranızın dışına taşmış en küçük bir söz kadardı tahammül sınırlarınız. 

En çok da sahip olmayı bir halt sandınız. 


Heyecanla kabul ettiğiniz her felsefe ve şiddetle reddettiğiniz her düşünce kadarsınız.

Kaybedecek çok şey elde etme hırsıyla geçti günleriniz ve aslında bunların size sahip olduğunu anlayamadan taşlarınızı dizdiniz. Sonra özenle hamlelerinizi planladınız ve hevesle oyuna başladınız. Siz mükemmel oyuncular olduğunuzu düşünürken içimden güldüğüm tüm yalanlarınız, birkaç hamle sonrası görünen basit yanılgılarınız, insanları yaftaladığınız sıfatlarınız, çok karmaşık ve farklı yaşamlarınız,  paşa gönüllerinize endeksli alışkanlıklarınız, uymaya çok meraklı olduğunuz toplumsal normlarınız, özenle mubahlaştırdığınız günahlarınız ve sadece ten ve terle sınırlı dokunuşlarınızla beraber yok olun.

Ben bu oyunda yokum. O yüzden uzak durun.

Evet, mızıkçılık yapıyorum. Bu yüzden beni dışlayın. Yazdıklarımı yüzünüzde alaycı tebessümlerle okuyun. Ben konuşurken içinizden kahkahalar atarak dinleyin. Ki böylece beni sevmeyin, hatta benden nefret edin. Ve kolayca kaçıp gidin.

Ben bu oyunu oynamak istemiyorum. Gerektiğinde tüm oyunları bozmaya çalışıyorum ve itiraf ediyorum bunu yaparken çok eğleniyorum. Çünkü ben yaşadığım boktan gezegenden gülünç bir kukla tiyatrosu izliyorum.

Ben aslında en başta kendimi kovuyorum ama yine de önce siz gidin. 

Varlığımı unutun. Etrafımdan yok olun.

Tüketim saçmalıklarınızı, moda bloglarınızı, çarkı döndüren çok değerli yaratılarınızı, diyet saçmalıklarınızı, tarihin kötü bir ekosu olan devasa yapılarınızı, kişisel gelişim zırvalıklarınızı, taptığınız para imparatorluklarını, yalancı görüntülerle özenle süslenmiş aptal kutularınızı da beraberinizde alıp gidin ve benden uzak durun.

Çünkü ben sizinle oynamak istemiyorum.

Ve ben bu oyunda zaten en baştan beri yokum.