Sayfalar

zekeriya ünal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zekeriya ünal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2014 Pazar

Melek gibi adamdı Ali abi

Herkes kendi hikayesini anlatır. Çünkü herkes, ancak kendi hikayesini anlatılacak kadar iyi bulur. Her hikayenin masum ve iyi kalpli kişisi, anlatıcısıdır. Kısacası: herkes kendine göre "iyi"dir. İyilikle kötülüğün ne olduğu hakkında beni düşündüren, aralarındaki çizginin ne kadar ince olduğunu fark etmemi sağlayan bir hikaye biliyorum. Yıllarca yanında çalıştığım, ekmeğini yediğim Ali abi'nin hikayesi...
Toz duman içindeki bir şehrin, kıyıda-köşede kalmış küçük bir mahallesinde berberdi Ali abi. Kimi kimsesi yoktu. Babam bir halta yaramayacağımı bildiği için, -ama okuluma devam etmem şartıyla- beni ona çırak olarak verdi. Küçücük bir dükkanı vardı. Ama sanırsın kahvedir, giren-çıkan eksik olmazdı. Çevrilen geyiğin, içilen çay-kahvenin haddi hesabı yoktu. Şehrin sıkılmış, boğulmuş insanları 5 dakikalığına da olsa gelir, Ali abi'nin muhabbetiyle deşarj olurdu. Bütün mahalle onu tanır, severdi. O da mahalleyi. Hiç kimse çıkıp diyemezdi ki; "Ali bana şu zamanda şöyle şöyle kötülük yaptı." Yapmazdı. Küsleri barıştırır, fakirleri sevindirir, dertlilere deva bulurdu. Kısacası: melek gibi adamdı lan Ali abi...
O gün öğlene doğru dükkanın kapısı hızla açıldığında anlamıştım kötü birşeyler olacağını. Kabadayı kılıklı üç genç irisi içeri girdi. Yüzlerinde üç günlük sakal, sırtlarında deri ceket, ellerinde tehditkar bir ifadeyle salladıkları tesbihler vardı. İkisi durdu, üçüncüsü ağır ağır Ali abiye yanaştı: "Selamın aleyküm". “Aleyküm selam, buyur genç.” dedi Ali abi. Ben mutfağa geçip çay koyarken konuşma ilerledi. Kısaca özetlemek gerekirse haraç istiyordu herif. “Buraların yeni sahibi biziz!” diyordu. “Bir miktar para karşılığı dükkana göz kulak olmak”tı niyetleri, ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar büyümüştüm. -17 yaşındaydım- Korkuyla dikkat kesildim. "Güzel mekan yapmışsın," diyordu adam, "mazallah, bi kaza-bela gelse, bir tanecik ekmek kapından olursun. İti var, uğursuzu var..." "Bak kardeşim," diye sözünü kesti Ali abi. "ben bu kadar sene namusumla yaşadım, ekmeğimi kazandım. Bende size verecek para yok, varın gidin yolunuza, uğraşmayın benle." "Şak!" diye bir ses duydum, yavaşça kapıyı aralayıp baktım. Adam sustalıyı çekmiş, Ali abinin gırtlağına dayamıştı. "Abi!" diye bağırarak ona koştum ama gerideki iki adam beni kıskıvrak yakaladı. "Tamam, bittik." dedim kendi kendime, "Ali abiyi deşecekler." Tam o sırada mahalleden birkaç abi yetişti imdadımıza. Yumruk yumruğa geçen birkaç dakikadan sonra adamları yaka paça dışarı attılar. Sustalı taşıyan herif ayağa kalktı, durdu, çenesindeki kanı sildi ve öfke dolu bakışlarını Ali abiye doğrulttu. "Bunu sen istedin arkadaş! Benim adım da Adem'se, senin hesabını keserim!"
O gece bağırışlar ve siren sesleriyle bölündü uykum. 5 katlı bir apartmanın zemin katındaki evimiz, dükkanın iki sokak gerisindeydi. Mevsim yazdı. Hava sıcak olduğundan pencereler açıktı. Cep telefonumdaki saat 03:00’ü gösteriyordu. Üstüme bir tişört geçirip sokağa fırladım. Seslerin geldiği yöne doğru koştum. Ali abinin dükkanı, dükkanımız, gecenin karanlığında alev alev yanıyordu. Mahalleli sokağa toplanmıştı. Etliye-sütlüye pek karışmayan annem ve babam da oradaydılar. Ali abi koşarak kalabalığı yardı, dükkana yaklaştı. Gözleri dehşetle büyüdü. İtfaiye gelmişti. Bazı vefalı komşularımız da ellerinde su dolu kovalarla yardıma geliyordu. Bir saat sonra, alevler tamamen söndürüldüğünde, geriye sumanı tüten kapkara bir virane kalmıştı. Kalabalık dağıldı. Sokağa derin bir sessizlik çöktü. Ali abi tek kelime etmeden, kıpırdamadan, kaldırıma oturmuş dükkana bakıyordu. Bu suskunluğu hayra alamet değildi. Birden ayağa fırladı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Seslendim, cevap vermedi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Çaktırmadan peşine takıldım.
Sokak kapısı kapanmadan, son anda kendimi içeri attım ve merdivenleri tırmandım. Burası Ali abinin kaldığı apartmandı. Dairesinin kapısı ardına kadar açıktı. Sessizce içeri süzüldüm. Her yer karanlıktı. Etrafı şöyle bir süzüp tuvalete yöneldim. Kapıyı azıcık aralayıp içeri baktım.
Lavabonun önündeydi Ali abi. Kararlı bir ifadeyle aynaya bakıyordu. Sağ elindeki uzun ve keskin bıçak, tavandaki floresan ışığının altında parlıyordu. Üstü çıplaktı ve kanatları... Kanatları?! Ali abinin kanatları vardı! Kocaman, bembeyaz, tüylü iki kanat! Çığlık atmamak için iki elimle ağzımı sımsıkı kapadım. O ise kolunu sırtına götürüp, büyük bir soğukkanlılıkla güzelim kanatları kesmeye başladı. Dökülen tüyler çıplak ayaklarının etrafında bir yığın oluşturdu. Bağırmadı, ağlamadı, yıkılmadı. En sonunda, kanla kaplı bıçak parmaklarının arasından kayıp, gürültüyle yere düştü. Ali abi duvarlara tutunarak kapıya doğru yürümeye başladı. Hızla koşup gerisingeri aşağı indim. Bir dakika sonra üzerinde siyah bir paltoyla kapının önünde belirdi. Beni teğet geçip ağır aksak yürümeye başladı. "Ali abi!" diye bağırdım arkasından, durdu, dönüp baktı. "Abi sen... Sen ne yaptın abi?" dedim yanına yaklaşırken, "Kanatların... Senin kanatların vardı abi! Nereye... Nereye gidiyosun?" Cevap vermek yerine adımlarını hızlandırarak devam etti yürümeye. Arkasından gittim. Mahallenin sınırına geldiğimizde koluna yapışıp onu kendime doğru çevirdim. "Hala beni mi takip ediyosun?" diye payladı beni. Sonra omzuma şefkatle dokundu ve "Git Kaan," dedi, "git oğlum. Beni de unut. Önünde parlak bir gelecek var. Herşey için çok üzgünüm." Koşarak uzaklaştı ve gecenin karanlığı içinde yitip gitti. O geceden sonra bir daha hiç görmedim Ali abiyi.
Hikayenin devamını ise günler sonra mahalledeki abilerden öğrendim. Adamların kaldığı yeri öğrenmiş Ali abi... Hiçbir yardım talebini kabul etmeden, elinde silah, tek başına mekanı basmış... Heriflerin hepsini yere sermiş, son kurşunu da kendi kafasına sıkmış... Ve geride bana verilmek üzere bir mektup bırakmış. Mektubu kaparcasına alıp eve koştum. Kendimi odama kilitledim, titreyen parmaklarımla kağıdı zarftan çıkardım ve okumaya başladım. "Sevgili Kaan;" diye başlıyordu mektup ve şöyle devam ediyordu:
"Bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım. Sana bu satırları yazmak istemezdim. Üzgünüm, çok üzgünüm.
Oğlum, seninle yıllarca aynı ekmeği bölüşüp yedik. Beraber güldük, ağladık. Sen benim, hiç sahip olamayacağım öz evladım gibisin. Bu sebepten sana gerçekleri anlatmak, kafandaki sorulara cevap vermek zorunda hissediyorum kendimi. Sana en azından bunu borçluyum.
Oğlum, ben uzun yıllar önce dünyaya gönderilen bir melektim. Amacım insanlara iyilik yapmaktı. Bugüne kadar, yolumdan hiç dönmedim. Hedefimden şaşmadım. Bana verilen bu kutsal ve ilahi görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştım. Sandım ki iyilik, tek bir kişiden başlayıp katlanarak artabilir ve dalga dalga yayılıp milyonlarca insana ulaşabilirdi. Yanılmışım. Ben kirlendim Kaan, kötülüğe teslim oldum. Artık melek değilim. Şimdi, herşeyin başladığı yere, evime dönüyorum. Bana verilecek cezaya razı olarak.
Hoşçakal..."
Gözümden akan bir damla yaş elimdeki kağıdı ıslattı. Yatağımın üstüne çöktüm. Sessizce ağlamaya başladım. Ve o günden sonra hiçbir zaman, hiçbir yerde ağlamadım.

Şimdi onun öldüğü yaştayım. Ve düşünüyorum da, ne yapmış olursa olsun, melek gibi adamdı lan Ali abi. Hatta melekti. Şeytan yaptılar...

17 Nisan 2014 Perşembe

Ötekiler Hapishanesi'nden Kaçış

Bu öykü ilk kez At Kafası Dergisi'nin 2. sayısında yayınlanmıştır.

Adım Zakaryas. Bu mektubu nemli ve ışıksız bir yeraltı galerisinden yazıyorum. Yazıyorum... Yaklaşık on gündür, günde yirmi dört saat, yazıyorum. Ve şöyle bir okuyup çöpe atıyorum beğenmeyerek. Ama bu sefer kararlıyım hikayemi anlatmaya. Daha doğrusu hikayemizi. Ötekiler'in hikayesini... Yazıyorum, gelecek nesiller okusun diye...

2700 yılına gelindiğinde, devletler yıkılmış, sınırlar aşılmış, yaşlı ve yorgun dünyamız binlerce eyalete sahip bir ülke-gezegen haline gelmişti. Bu ülke totaliter bir başkan tarafından demir yumrukla yönetiliyordu. Tek partili bir meclis, milletvekilleri ve bakanlar vardı ama bütün güç doğrudan başkanın elinde bulunuyordu. Hukuk iktidara bağımlı hale gelmiş, basın susturulmuş, halklar korkutularak sindirilmişti. Küçük çaplı isyanlar son teknoloji silahlarla donatılmış askerler tarafından en ağır şekilde bastırılıyor, kimse muhalefet yapmaya cesaret edemiyordu.

15 yıl önce sona eren nükleer savaş sonrası iktidara gelen başkan, "Hatalarımızdan ders çıkararak yepyeni ve kusursuz bir uygarlık kuracağız!" demişti konuşmasında. "Bu uygarlık yolunda yürürken bizi yavaşlatan ve geciktiren herşeyi safdışı bırakmalıyız!" Bu kusursuz uygarlıkta engellilere, eşcinsellere, siyahilere, çingenelere, fahişelere ve evsizlere yer yoktu. Bu fikir, başkanın emri üzerine yürürlüğe konan "Dezavantajlı Gruplar Yasası" ile de resmiyet kazanmıştı. Böylece bu "dezavantajlı gruplar"a dahil olan herkes, önce teker teker, sonra toplu olarak tutuklanmaya, gezegenin çeşitli yerlerindeki hapishanelere yollanmaya başlandı. Doğduğum andan beri Atlas gibi sırtımda taşıdığım kamburum ve topal ayağım yüzünden, ben de çok geçmeden tutuklandım. Ay'da bir hapishane kurulduğu ve oraya gönderileceğimiz söyleniyordu. Basın ise bunun bir çeşit "yaşam merkezi" olduğunu, hatta orada "rehabilite edileceğimizi" iddia ediyordu. Bir sabah, yüzlerce kargo gemisine doluşturulup, Ay'daki Ötekiler Hapishanesi'ne kapatıldık.


Yapay bir atmosfer küresinin içindeki hapishane; mahkumların kaldığı 100'er katlı on bloktan, yönetim, mutfak, depo ve hastane binalarından oluşuyordu. Yüksek duvarlarla çevriliydi ve son teknoloji ürünü silahlarla korunuyordu. Mükemmel insan formlarındaki androidler binalarda nöbet tutuyor, devriye geziyor, kısacası kuş bile uçurtmuyorlardı. Kaderimize razı olmuş, “sektör” denilen 50'şer kişilik kafeslerde suni oksijen soluyarak, suni bir hayat yaşamaya başlamıştık. Ta ki Nika ölene dek.

Bir eşcinsel olan Nika, aslında önemsiz bir konu hakkında tartıştığı android tarafından öldürülmüş, bu olay bir köstebek gibi yaşamını sürdüren benim ve arkadaşlarımın gözlerini gerçeklere açmıştı. Kendi aramızda yaptığımız tartışmalar sonucunda kararımızı vermiştik: Sektörde bir toplantı düzenleyecektik. 

Toplantı günü 99'uncu sektördeki bütün mahkumlar sandalyelere dizilmiş, meraklı ve sorgulayan gözlerle bana bakıyorlardı. Pencere önündeki genişçe bir masanın başında oturuyordum. Bir yanımda "fahişe" yaftasıyla tutuklanan Roya, bir yanımda siyahi evsiz Zulu. Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. İçimdeki kaygıyı derinlerde bir yere gömerek "Kardeşlerim!" dedim. Çatlak ve cılız çıkmıştı sesim. Durdum, boğazımı temizledim. Bir yudum su içtikten sonra tekrar ettim: "Kardeşlerim! Sözü fazla dolandırmadan konuya gireceğim! Bildiğiniz gibi her birimiz, sahip olduğumuz farklılıklar yüzünden burdayız! Kimimiz fiziksel engeli, kimimiz cinsel tercihi, kimimiz ten rengi, kimimiz ise yaşam tercihimizden dolayı suçlu bulunduk ve mahkum edildik!" Durup dinleyicilerimi şöyle bir süzdükten sonra "Evet!" diye devam ettim. "Mahkum edildik! Esarete, tutsaklığa, boyun eğmeye ve toplum dışına itilmeye! Kardeşlerim! Burası bir yaşam merkezi değil! Burası bir cehennem!" Sektörü dolduran alkış sesleri arasında kapıları işaret ederek "Kardeşlerim," dedim, "Onların gözünde biz, lağım çukurunda yaşayan sefil ve pis farelerden farklı değiliz! Üzerimize basıp geçmeleri sadece an meselesi! Burada hepimizin geleceği, Nika'nınkiyle aynı!" Kalabalıkta bir dalgalanma oldu, arka tarafta bir adam ayağa kalktı ve "Bunları biz de biliyoruz! Önerin ne?!" dedi alaycı bir ifadeyle. Derin bir nefes aldım, öne eğilip ellerimi masaya dayayarak kararlı bir ifade takındım: "Kardeşlerim! Ben bu cehennemden kaçmayı, kendi özgürlüğümüzü ve geleceğimizi yaratmayı öneriyorum! Kendi ellerimizle!"

Bir ölüm sessizliği gelip herkesin üzerine çöktü. Ardından ufak tefek hayret nidaları çıkmaya başladı. Gözlüklü bir adam, tekerlekli sandalyesini ağır ağır sürerek yaklaştı. Adını bilmiyordum, -burada pek çok kişi birbirinin adını bilmez, gerçekten- fakat yazar olduğunu söylemişlerdi. "Hiçbirşey yapamayız!" dedi kelimelerin üstüne bastırarak. Sesinde derin bir keder, umutsuzluk ve belki de öfke vardı. "Biz ötekileriz! Güçsüz, eksik, hasarlı... Buradan asla çıkamayacağız! Bizim kaderimiz bu ve bunu ne kadar çabuk kabul edersek, bizim için o kadar iyi..." "Diyelim ki kaçtık, dünyada bizi çiçeklerle mi karşılayacaklar?!" diye sordu başka bir adam. Siyahi bir kadın ayağa kalktı ve "Neden buradan çıkmamız gerekiyor ki?!" diye atıldı, "Burası bizim için bir tür sığınak! Dış dünyanın kötülüklerinden, açlıktan, sefaletten, şiddetten korunmak için... Hayır... Burası bizim için bir fırsat! Ben hiçbir yere gitmiyorum!" "O zaman otur ve bu teneke yığınlarının seni öldüreceği günü bekle!" diye bağırdı başka birisi. Sesler yükseldi, insanlar öfkelenmeye, birbirlerine sataşmaya başladı. Buna bir son vermeliydim, aksi halde durum hiç iyi olmazdı. Ellerimi havaya kaldırdım ve "Kardeşlerim," diye bağırdım gücümün yettiğince. "Biz burada birbirimizi yerken, orada bir yerlerde, bir hayat akıp gidiyor! Dünya'da... Orası bizim de dünyamız! Zincirlerimizi kırmanın zamanı geldi! Benimle misiniz?"

Sessizlik... Ürkek bakışlar... Çekingen davranışlar... Mırıltılar... Sandalye gıcırdamaları... Ayağa kalkan insanlar... Önce bir kadın, sonra bir erkek, sonra bir erkek daha... Ardı ardına tekrarlanan sözcükler: "Seninleyiz... Seninleyiz... Seninleyiz!" Birkaç dakika sonra mahkumların yarısı ayaktaydı. Tekerlekli sandalyede olanlar ise masanın önüne sıralanmıştı. Yumruklar havayı dövüyor ve sloganlar sektörde çınlıyordu: "Dünya'ya! Dünya'ya!"

O günden sonra diğer sektörlerden mahkumlarla görüşerek, onları isyana teşvik etmeye çalıştık. Plan belliydi: iki ayda bir gelen büyük kargo gemisi, tesisin bütün ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu gemiyle kaçacaktık! Haber bir ay içinde bloktaki tüm sektörlere yayıldı. Yemeklerde, banyo günlerinde, koridorlarda fısıldaşmalar başladı. Herkes gergin, herkes tetikteydi. Başkaldırının, özgürlük ve eşitlik kavgasının fitili yakılmıştı artık.

Büyük günden bir önceki gece Roya, başını dayadığı camın öte tarafındaki sonsuz uzayı izliyordu. Karanlığın ortasındaki dünya, bütün heybeti ve güzelliğiyle kendini gösteriyordu. Sessizce yanına oturdum. "Sence başarabilecek miyiz?" dedi bana dönerek. Gözleri yaşlıydı. "Başaracağız!" dedim kararlı bir ifadeyle, "Başarmak zorundayız... Canımız pahasına bile olsa..." Sessizlik. Bu sefer soru sorma sırası bendeydi. "Buradan kaçtığımızda..." diye usulca başladım konuşmaya, "yani kaçabilirsek... Dünya'da... Bir şansımız olur mu? Sen ve ben... Yani ikimiz..." “Bilmiyorum Zakaryas,” diye kesti sözümü. Ayağa kalktı. Bir adım atıp durdu ve “Özgür bir hayatta, belki…” dedi. “Özgür bir hayatta…” diye tekrarladım fısıldayarak.

Ertesi gün, yine sabahın erken saatlerinde açıldı 99. Sektör'ün kapıları. Silahlı androidlerden biri içeri girdi ve "Kahvaltı zamanı, yürüyün!" dedi o mekanik sesiyle. Sırtlarımıza dayanmış namluların soğuğunu hissederek, Yemek Sektörü'ne doğru yürümeye başladık. Gemi dün gece iniş yapmıştı. Gün bu gün, an bu andı. Adımlarımı hızlandırdım, başımı kaldırıp, gözlerimi uzaktaki bir noktaya diktim ve beraber yazdığımız Ötekiler Marşı'nı söylemeye başladım: 

Biz Ötekiler'iz
Güçsüz, eksik, hasarlı, güya!
Biz Ötekiler'iz
Yorgun, suskun, küskün, güya!
Biz Ötekiler'iz
Ayaklandık artık
İstiyoruz insanca yaşamak!

"Kes sesini!" dedi arkamdaki robot beni itekleyerek. Durdum. Yumruklarımı sıkarak arkamı döndüm: "Susmayacağım, teneke kafa." Namluyu göğsüme bastırarak "Ne dedin sen?!" diye bağırdı. "Doğru duydun," dedim dişlerimi sıkarak, "teneke kafa!" Tam üzerine atlayacakken, korkunç bir acı vücudumu sardı ve yere kapaklandım. Elektroşok çipleri... Hapishaneye ilk geldiğimizde, cerrahi bir müdahaleyle omuriliğimize birer çip yerleştirilmişti. Küçük kumanda cihazları aracılığıyla bu çipler, vücuda elektroşok verebiliyordu. Acil durumlar için... Mesela bir isyan ihtimaline karşı... Ayağa kalkmam gerekiyordu... İki çift android ayağı bana doğru yaklaşıyordu. Beni alıp tek kişilik bir hücreye kapatacaklardı. Yemek yok, su yok... Üç gün, belki de beş... Amaç beni cezalandırmak, diğerlerinin de cesaretini kırmaktı. Ayağa kalkmam gerekiyordu! Önce başımı kaldırdım. Sonra titreyerek, sallanarak, bilincimi açık tutmaya çabalayarak doğruldum. Herkes donup kalmıştı. Bir anlık boşluktan faydalanarak, karşımdaki robotun silahını elinden aldım ve kabzasıyla kafasına sert bir darbe indirdim. Ve insanlarla makineler arasında kıran kırana bir dövüş başladı. Silahlardan çıkan lazer ışınları etrafta uçuşuyor, insanlar yere yığılıyor, yumruklar, tekmeler ve tokatlar birbiri ardına iniyordu. Bu sırada bir grup arkadaşımız dağılarak diğer sektörlerin kapılarını açmaya başladı. Serbest kalan mahkumlar gruplar halinde koridorlara aktı. Birden pencereler karardı, siren sesleri duvarlarda yankılandı, kan kırmızısı bir ışık her yanı kapladı. Destek birlikler geliyor olmalıydı. 

Hızla yaralıları alıp, ölü robotlardan topladığımız silahlarla çatışa çatışa ilerlemeye başladık. Büyük bir kapının önüne geldiğimizde, kopardığım robot elini yandaki dokunmatik ekrana dayadım. Açılan kapıdan geçerken hep birlikte, yüksek sesle marşımızı söylemeye başladık.

Biz Ötekiler’iz
Güçsüz, eksik, kusurlu, güya!
Biz Ötekiler’iz
Yorgun, suskun, küskün, güya!
Biz Ötekiler’iz
Ve uyandık artık
İstiyoruz kardeşçe yaşamak!

Yüzlerce ışınlanma kabiniyle çevrilmiş, geniş bir sahanlığa ulaştık. Gruplar halinde kabinlere doluşup, kendimizi giriş katına ışınladık. İndiğimizde yüzlerce kişilik bir android ordusu karşımızdaydı. Silahlar çekilmişti. Karar anıydı ve aynı zamanda dönüm noktası. Robotlardan biri öne çıktı: "İndirin silahlarınızı! Buradan asla sağ çıkamayacaksınız!" Mekanik ses tonundaki endişe fark edilebiliyordu. Lazer silahımın namlusunu yüzüne doğrulttum ve "Asıl siz yolumuzdan çekilin!" diye bağırdım. "Biz bu kavgayı özgürlük için başlattık! Artık ölsek de dönmeyiz!" Sonra, androidler ateş açtılar... Sonra, biz ateş açtık... Sonra, öfkemiz, tutkumuz, hayallerimiz ve diğer her şeyimizle saldırıp, aralarına daldık...

Ne kadar süre savaştık, kaç kişiydik, kaç kişi kaldık, hiç bilmiyorum. Yalnız, bir grup mahkumla birlikte robot ordusunu yarıp, ana kapıdan geçerek, açık havaya çıktığım anı hatırlıyorum. Kargo gemisi hala yerinde duruyordu. Cesetlerin ve robot parçalarının arasında, elimde lazer silahı, arkamda toplanmış olan Ötekiler'e döndüm ve bağırdım: "İleri!"

Robotlar arkamızdan ateş ederken gemiye bindik ve otomatik pilotun rotasını Dünya'ya çevirdik. Hapishanede başka gemi olmadığından, peşimizden gelmeleri imkansızdı. Ama Dünya'ya kaçtığımızı haber verebilirlerdi. Üç saatlik bir yolculuğun sonunda Dünya'nın yörüngesine ulaştık. Gezegenin çevresinde iki tur attıktan sonra, bilgisayarların "ölü bölge" olarak tanımladığı çorak bir araziye iniş yaptık. Yorgunduk, yaralıydık, korkuyorduk ama umutluyduk da. Ürkek adımlarla gemiden indim. Ayak bastığım toprağın kokusunu ve hışırtısını yüreğimde duyumsadım. Dizlerimin üstüne çöküp, mavi gökyüzüne hayranlıkla baktıktan sonra gözlerimi kapattım. Ciğerlerimi taze, temiz ve doğal oksijenle doldurdum.

Yazarın notu: Üçüncü binyılın başında Ötekiler'in önderliğinde başkan devrildi ve Yeni Dünya Cumhuriyeti kuruldu. Yeni devlet başkanının başdanışmanı, Zakaryas ve Roya'nın oğulları Nika idi.

7 Kasım 2013 Perşembe

Kanla Yazılan

Bu öykü ilk kez At Kafası Dergisi'nin 1. Sayısında yayınlanmıştır.

"Tüm yazılmışların içinde en çok kanla yazılanı severim. Kanla yaz, göreceksin ki kan, tindir."
F. Nietzsche

Karanlık, havasız ve göt kadar bara girdiğimde saat bire geliyordu. Gireni-çıkanı rahat görebilmek için yine o köşedeki masaya oturdum. Bir bira söyledim. Köpüklü ve altın rengi içkimi yudumlarken mekandaki diğer müşterilere bir göz attım. Zavallı insancıklar... Para ve seksten başka hiçbirşey düşünmeyen, günü kurtarmak için yaşayan biyolojik makineler... Gözlerim bu ayyaş erkekler topluluğunun içinde bir kadın aradı. Oradaydı, bar tezgahının önündeki o rahatsız taburelerden birine tünemiş, salına salına kokteylini içiyordu. Hemcinsimin her yerinden bayağılık akıyordu. Sırtına inen dağınık sarı saçlarının dip boyası gelmişti. Yüzündeki simli ve abartılı makyaj yer yer bozulmuştu. Üstündeki çirkin göğüs dekolteli elbise buruş buruştu ve daha da kötüsü belli ki dar geliyordu. Biramı alıp kararlı adımlarla kadının yanına gittim. Oturdum. Kadehimi onunkine dokundurup kafama diktim. Kadın karşısındaki küt saçlı, makyajsız, siyahlar içindeki hemcinsine şakınlıkla baktı ve "Tanışıyor muyuz?" diye mırıldandı. "Ben seni ve senin gibileri tanırım." dedim bardağı masaya koyarken, "Ama sen beni tanımazsın. Birini mi bekliyosun?" Kadın huzursuzca kıpırdandı, kolundaki kocaman saate baktı, -muhtemelen hediyeydi- huzursuzca kıpırdanarak "Evet." dedi. "Gelmez, hiç boşuna bekleme." dedim yanından kalkarken. Hesabı ödedim, bardan çıktım, sokağın ucundaki apartmanın arkasına sığındım. Şansımın yaver gitmesi için dua ederek beklemeye başladım.

Yarım saat geçti geçmedi, barın neon ışıklı tabelasının altında belirdi. Koca poposunu ve pörsümüş göğüslerini sallaya sallaya yürümeye başladı. Sarhoştu, -ki bu daha iyiydi- direnemeyecekti. Binanın arkasından çıkıp sessizce onu takip etmeye başladım. Sol cebimden küçük bir şişe, sağ cebimden bir mendil çıkardım. Şişedeki eteri mendile döktüm. İyice yaklaştığımda mendili o yassı suratına yapıştırdım. İki saniye sonra ayaklarımın dibinde baygın yatıyordu. İlk etap tamamdı.

Uyandığında tavana baş aşağı asılmış buldu kendini. Çırılçıplaktı.  Korkulu gözlerle bana baktı. Cilasız tahta masamın başında oturmuş keyifle onu izliyordum. Canlı bir çeşme gibiydi şimdi kadın. Bir kan çeşmesi. Vücudundan akan koyu kırmızımsı sıvı, yerdeki plastik leğene damlıyordu. Onu barın önündeki külüstürüme bindirmek pek zor olmamıştı. Yıllardır en vahşi sırlarımı saklayan bu sığınağa getirip, tavandaki çengellere baş aşağı asıp, el-kol ve bacaklarındaki arterleri ustaca kestikten sonra, geriye manzaranın keyfini çıkarmak kalıyordu. Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes alıp gülümsedim. Bir süre sessizliği dinledikten sonra ayağa kalktım. Masanın üstündeki mürekkep şişesini alıp kadına yaklaştım. "Lütfen... Bırakın beni..." diye sayıkladı. "Hah, ne diyorsun kadın sen?" dedim alaycı bir üslupa. "Belki de ilk kez, ulvi bir amaca hizmet ediyorsun! Gurur duy!"

Minik şişeyi leğendeki kanla doldurup masama döndüm. Oturdum. Önümdeki boş kağıdın beyazlığı gözümü alıyordu. Kadın durmadan sayıklıyordu. Köşedeki kuş tüyü kalemi alıp şişeye daldırdım. Birdenbire binlerce ses kulaklarıma dolmaya, binlerce görüntü gözlerimin önünde canlanmaya başladı. İşe yaramıştı. Her zamanki gibi. Tanrım, bu hazzı tatmak için daha yüzlerce kişiyi öldürebilirdim! Şöyle bir etrafıma bakındım. Kadının sesi kesilmişti. Mürekkebim bol, etraf sessizdi. Öne eğildim ve büyük bir iştahla, hoyratça yazmaya başladım.

29 Ekim 2013 Salı

Yüzsüz

"...Bugün 'özgürlük' diye böğürerek olay çıkaranlar, cam çerçeve kırıp kundakçılık yapanlar, tamamen dış mihrakların ajanı ve piyonudurlar. Kendi arkadaşları tarafından öldürülen 'sözde devrim şehitleri' de öyleydiler! Ülkemiz hiç şimdiki kadar özgür olmamıştı! Adeta refah içinde 'yüzüyoruz'. Bütün dünya bize saygı ve korku besliyor! Bunu hazmedemeyen dış güçler ise, 'üniversite öğrencisi' kılığındaki teröristleri kullanarak, milletimizin huzurunu bozmaya, hatta Sayın Devlet Başkanı'mızı (ki Allah onu korusun) devirmeye çalışıyorlar! Bir kısım vatan haini basın mensubu ise, sanki ülkemizde bir baskı ortamı varmış gibi göstererek, bu kirli oyuna alet oluyor! Bilinmelidir ki bu kirli oyunları tezgahlayanlar, asla emellerine ulaşamayacaklardır! Milletimiz,Sayın Devlet Başkanımızın yanındadır!"

Son noktayı koyduktan sonra derin bir nefes aldım ve arkama yaslanıp monitörde parıldayan yazımı okumaya başladım. Güzel yazmıştım. Herhangi bir hata veya eksik olmadığını anladığımda gazetede yayınlanması için e-postaladım. Kapı vuruldu, genç ve güzel asistanım Aslı içeri girdi. Sarışın ve mavi gözlüydü. Gözlerim önce göğüslerine, sonra kısa eteğinin altındaki bacaklarına kaydı. Akşam beraber bir yemeğe çıkıp, iki-üç kadeh parlatsak fena olmazdı. Belki sonra da... Ben onun sütun bacaklarını izlerken "Onur bey, bugün Kanal Y'de canlı yayınınız var, yoksa unuttunuz mu?" diye sordu. "Aah, doğru." dedim. "Kaçtaydı?" "İki saat sonra başlıyor" cevabını alınca ceketimi kapıp asansöre koştum.

Kanalın arabası beni almaya gelmişti. Arka koltuğa geçtim. Yolda, yazımın son paragrafındaki cümleler beynimde yankılanmaya başladı. Muhakkak yine çok eleştiri gelecek, mail kutum "Yazıklar olsun"larla, "Kaç paraya sattın kendini"lerle, hatta küfürlerle dolup taşacaktı.

Eylemcilerin cam-çerçeve kırmadığını, kundakçılık yapmadığını ben de biliyordum. Bu konuda yapılan bütün araştırmalara, sunulan sahte kanıtlara rağmen, bu iddia 'maalesef' yanlıştı. Tek bir eylemcinin arkasında bile yabancı bir örgüt yoktu. Ölenler kendi dava arkadaşları tarafından değil, polis kurşunuyla öldürülmüşlerdi. Ekonomi çökmüş, halk bölünmüş, Sayın Devlet Başkanına karşı olan bütün gazeteciler hapsi boylamıştı.

Evet, lanet olsun, evet, bunları ben de biliyordum. Fakat, şu 46 yıllık hayatımda öğrendiğim bir tek şey varsa, o da güçlü olana yakın, zayıf olana uzak durmak gerektiğiydi! İnsan hep güce entegre olmalı, kazanan tarafı tutmalıydı! Aksi takdirde, etine-buduna bakmadan kahramanlık taslamanın sonu sefalet, yoksulluk, ezilmek ve toplumdan dışlanmaktı. Çok zor bir çocukluk geçirmiştim. Küçük bir köy, fakir bir aile, ayyaş bir baba ve çocuklarının karnını doyurmak için çırpınan anne... Bulunduğum yere gelebilmek için kıçımı yırtmıştım. Artık toplumun üst katmanındaydım, geldiğim bataklıktan çok uzakta... Elimdekileri, sahip olduklarımı kaybetmeyi göze alamazdım.

Program gayet iyi geçti. Kuliste konuştuğumuz gibi, sunucu benim istediğim soruları sormuş, ben de istediğim cevapları vermiştim. Zemin kata indiğimde kapının önünde bir kargaşa olduğunu farkettim. "Satılmış medya istemiyoruz!" sloganları bana kadar ulaşıyordu. Kapıya yöneldiğim sırada biri kolumu tuttu ve "Şimdi çıkmayın efendim, dışarısı kalabalık." dedi. "Olur mu canım! Evimize de mi gitmeyelim?!" diye çıkıştım ve adamı iterek kapının önüne çıktım.

Elleri rengarenk dövizlerle, pankartlarla dolu yüzlerce kişi binanın önünde toplanmıştı. Gözlerde derin bir öfke ve nefret vardı. Yuhlamalar ve ıslıkların arasından uzaktaki siren sesleri duyuluyordu. İster istemez ürktüm tabii, ama bozuntuya vermedim. Kalabalığı yaracak ve ilerideki arabama ulaşacaktım. İki adım atmıştım ki, orta yaşlı başörtülü bir kadın önüme çıktı. "Beni tanıdın mı beni? Ben polis kurşunuyla katledilen Mehmet'in anasıyım!" dedi. "Yirmi yaşındaydı daha benim evladım! Hiçbir günahı yoktu yavrumun! Öyle senin yazdığın gibi kominist ajan falan değildi!" Yakama yapışan ellerini sertçe indirdim ve "Hanım hanım! Kendine gel!" diye çıkıştım. "Senin oğlunun Rusya kaynaklı komünist bir örgütle bağlantısı bulundu! Ben yalan yazmam!" Kadının gözleri doldu, kalabalık etrafımı sarmaya başladı. Bir kanal görevlisi "Efendim, arka kapıdan çıkalım, arabayı oraya çağırırız." diye fısıldadı kulağıma. Ben içeri girerken "Şuna bak!" diye bağırdı kadın. "Hem suçlu hem güçlü! Hiç mi utanmadın ölmüş oğlumun arkasından kara iftira atmaktan! Kaç şimdi de kaç! Şerefsiz, haysiyetsiz, yüzsüz herif seni!"

Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı sayesinde uyandım. Komodinin üstündeki telefonuma uzanıp baktım. Saat 11'di. Gerinerek ayağa kalkıp küçük adımlarla banyoya girdim. Elimi-yüzümü yıkamak için lavaboya eğildim. Aynadaki aksime baktığımda çığlık atarak geriye savruldum. Arkamdaki dolaba çarpan sırtımın acısını hissettim. Aynada gördüğüm adamın yüzü yoktu. Ne ağzı, ne burnu, ne gözleri! İnanamayarak aynaya yaklaştım. Titreyen ellerimle tahta gibi dümdüz olan suratımı yokladım. Bir kabustu bu! Evet! Henüz uyanmamıştım! Hala görebilmemin, nefes alabilmemin ve çığlık atabilmemin başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki? Kendimi çimdiklemeye, hatta tokatlamaya başladım. Darbeler arka arkaya yüzüme inerken gerçek dünyaya uyanmayı ve "Oh, kabusmuş..." diyerek derin bir nefes almayı bekliyordum. Olmadı. İçimde bir panik dalgası yükseliyordu.  Birden gerçek tüm ağırlığıyla üzerime çöktü: bu bir kabus değildi. Bir sebepten, Allah beni cezalandırmış, böyle yaşamaya mahkum etmişti. Kimsenin görmek istemeyeceği bir yüzsüz, bir kimliksiz olarak yaşamaya... Kalbim deli gibi çarpmaya başladı. Birkaç hırıltılı nefes sonunda bir yumruk darbesiyle aynayı kırdım. Dizlerimin üstüne çökerek avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım: "Aaaaaahhh!"

23 Ekim 2013 Çarşamba

İntikam

Merhaba. Adım Süleyman. Mezarcı Süleyman. Mezar kazarım, ölü gömerim, ölü toprağını sular, çiçek ekerim. Gündüzleri mezarcıyım, akşamları öğrenci. Yazmaya-çizmeye yeteneğim yoktur. Öyle pek de kitap okumam hani. Ama derler ya; kimi okur öğrenir, kimi yaşar öğrenir. O kadar garip bir olay yaşadım ki, “Süleyman sen eline kağıdı kalemi al, bir bir yaz bunları.” dedim kendime. Hatam, kusurum olursa affola…

Her zamanki gibi bi gündü. Hava bulutlu. Meftayı gömmüşüz, imam dua okuyor. Siz deyin 200, ben deyim 500 kişi mezar başında. Ensesi kalınlar, kodamanlar, gazeteciler falan... Rahmetli Çevre Bakanı'ymış. Arkadaşlar söylediler. Akşam evde yemek yerken salatadaki yeşillik genzine kaçmış, tak diye orda düşüp can vermiş. Gençmiş de daha, ellisindeymiş. Ecel işte, gelirken sormuyo ki...

İşim bitmişti. Omzumda kürekle tam dönüp gidiyordum ki "Delikanlı!" diye bir ses duydum arkamdan. Döndüm. Siyah takımlı, badem bıyıklı irice bir adam beni tuttu, kenara çekti. "Sen burda mı çalışıyosun?" diye sordu, "Evet." dedim. Cüzdanından bi yüzlük çıkardı, elime tutuşturdu. "Ağamızın mezarına iyi bakasın." dedi. "Suyunu veresin, toprağını düzleyesin, çiçek ekesin." Benim bu işi yapmaktaki amacım öncelikle sevap kazanmaktı tabii, yoksa başka iş mi yok? Ama bu devirde kim kime durup dururken yüz lira verirdi? Parayı pantolon cebime sıkıştırırken "Sen merak etme abi!" dedim. "Gözüm gibi bakarım evelallah!"

Bir hafta geçti-geçmedi, hem toprağını sulamak hem de hayrına, üç kulu bir elham okumak için bakanımızın mezarına geldim. Gelmez olaydım! Burası ağıtlarla, dualarla rahmetliyi gömdüğümüz yer değildi sanki! Mezarın tamamı zümrüt yeşili, upuzun, kalın ve yapraksız dallarla kaplanmıştı. Bi çeşit sarmaşığa benziyordu. Ne toprağı görmek mümkündü ne de mermerden yapılma beyaz mezar taşını. "Bismillahirrahmanirrahim!” diye fısıldadım yaklaşırken. Rüzgarın altında sarmaşıklar sanki hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Kırbaç gibi dallardan birini kavradığım sırada parmağıma bir acı saplandı. battı. “Ah!” Can havliyle elimi çektim. Şakır şakır kanıyordu. Dalların üstündeki küçük dikenleri işte o zaman farkettim.

Bütün gün bu garip sarmaşıkla uğraştım. Sonunda dalların tamamını kesip, bitkinin gövdesine ulaştım Diz çöktüm. Gövdeyi iki elimle kavrayıp kendime doğru çektim. Değil topraktan çıkmak, kıpırdamadadı bile. Kökler bayağı derindeydi demek ki. Bütün gücümü toplayıp bir daha denedim. Sonra bi daha, sonra bi daha. Faydasız… Sanki ben yukarıdan, rahmetli de aynı anda aşağıdan çekiyordu bitkiyi. Durdum. Derin bir nefes aldım. Kafamı yukarı kaldırdığımda hava kararıyordu. Saate baktım: 18:30. Okkalı bir küfür savurdum. Okula geç kalmıştım. Gövdeyi dibinden kesip mezara biraz kırmızı toprak attım. Üstümü değişip koştum.

Üç gün sonra bir sabah, şeytan dürttü, soluğu bahtsız bakanın mezarında aldım. Daha uzaktan görür görmez bir sıkıntı kapladı içimi. Sarmaşıklar olduğu gibi ordaydı! Sanki hiç kesilmemiş gibi! "Pes artık!" dedim, "Yuh!" dedim. Böyle birşeyi daha önce hayatta görmemiştim! Çocukken çiftlikte, ırgatlık yapan babamın yanında bile! Hemen telefona sarılıp bana cenaze günü numarasını veren abiyi -rahmetlinin kardeşiymiş, adı Seyfi- aradım. Durumu en uygun, en kısa şekilde özet geçtim. Önce tanımadı, sonra ne dediğimi anlamadı, sonra "Beni bunun için mi arıyosun? Kendin halletsene!" diye azarladı. En sonunda "Ben iki saate geliyorum, sen orda kal." deyip kapattı. İki buçuk saat sonra geldi, vaziyeti gördü. "Allah allah?" diye mırıldana mırıldana mezarın etrafında dönüp durdu.

Ertesi gün yanında bir adamla tekrar geldi. Adam botanikçiymiş. İnceledi, Sarmaşıktan örnekler aldı. Bir çare bulamadı. Olay herkesten gizli tutuluyor, iki adam mezarın etrafında hep nöbet tutuyordu. Bana da sağda solda anlatmayım diye bi 200’lük daha verdiler. Sonunda mezarı açıp, bitkiyi kökünden temizlemeye karar verdi aile meclisi. Bir gece yarısı rahmetlinin karısı, iki oğlu, Seyfi abi, iki ırgat bir de ben; mezar başında buluştuk. Seyfi abi toprağa ışık tutarken biz ırgatlarla başladık kazmaya. Yarım saat sonra mezar açılmış, yanında topraktan bir tepecik oluşmuştu. Hepimiz nefesimizi tuttuk, mezara eğildik. Seyfi abi feneri çukura doğrulttu. Bitkinin kökleri cesede kadar ulaşmış delik deşik etmişti. Cesedi parçalamadan kökleri sökmek imkansızdı. Rahmetlinin eşi ağlayarak kendini yere attı. İki oğlu kollarından tutup düşmesine engel oldular. Seyfi abi “Hassiktir be!” diye fısıldadı. Irgatlar besmele çekerek kaçtılar. Benim de götüm üç buçuk atıyodu, ama belli etmedim tabii. Rahmetlinin hanımı hıçkırıklar arasında “Yeter, kapatın artık!” diye bağırdı. Birbirimizin gözüne baktık. Yapabileceğimiz birşey yoktu. Mezarı ikinci kez kapattık. Üç kulu, bir elham, bir de fatiha okuyup sessizce dağıldık. Seyfi abiyi de, aileden başka birini de bir daha görmedim.

Olaydan sonra merak ettim, internetten biraz araştırdım adamı. Kimse sevmezmiş. Mevkisine, makamına layık biri değilmiş. Güzelim ormanları kestirir biçtirir yerine çirkin binalar diktirirmiş. Eleştirenlere, karşı çıkanlara da hiç kulak vermezmiş. “Vay be!” dedim, “Adamın mezarında başına gelenlere bak. Tabiat Ana intikamını böyle aldı demek ki!” Ölünün arkasından konuşulmaz tabi, günahtır, ama layığını bulmuş bence rahmetli… Yine de Allah taksiratını affetsin... 

 

14 Ekim 2013 Pazartesi

Ev Arkadaşım

Demir kapıyı büyük bir öfkeyle açıp eve girdim. Anahtarı girişteki kaseye, elimdeki kitapları da yere fırlattım. "Sikeyim ben böyle hocayı da okulu da dersi de!" diyerek kendimi salondaki tv koltuğuna bıraktım. Ben ağız dolusu söverken elinde sigarayla balkon kapısında belirdi. Sırıtmaya başladı. Hiçbirşeyi umursamaz gibiydi zaten hep. "Dünya yansa yorganı yok içinde" derler ya, aynen öyle. Bu hali beni bazen çileden çıkarıyordu ve seyrek kavgalarımızın sebebi de genelde bu oluyordu. "Hayırdır lan?" dedi gülerek. "Celallenmişin gene?" Öne doğru eğilerek "Ya bırak! Hoca takmış kafayı bana!" dedim. "Ağzımızla kuş tutsak faydası yok anasını satiim! Bittim ben, kalırım bu sene bak şuraya yazıyorum!" Ben aralıksız konuşurken o sakince sigarasını tüttürüyor ve pişmiş kelle gibi sırıtarak bana bakıyordu. "Kötüye bişi olmaz olum, dört ayağının üstüne düşersin yine sen." dedi sigarasını söndürürken. Kısa bir sessizlikten sonra gülmeye başladım. Önce bıyık altından, sonra kahkahalarla. O da güldü. Arkama yaslanıp ayaklarımı uzattım ve üç yıllık ev arkadaşımı izlemeye başladım. 

Karakterlerimiz taban tabana zıttı, -ben ne kadar kuralcıysam, Murat o kadar uçarıydı- fakat çok iyi anlaşıyorduk. Ailesi yoktu. Liseyi zar zor bitirmiş, üniversiteye gitmemişti. -Kendi deyişiyle, "mevcut eğitim sistemini reddediyor"du. Binbir türlü işe girip çıktıktan sonra kendi kendine grafik tasarım öğrenmiş ve şehirde bu alanda aranan birisi olmuştu. Home-office çalışıyordu. Bu iplemez halleri, bir Atlas gibi dünyanın bütün yükünü taşımaya hazır olan beni rahatlatıyordu. Sakinleştiriyordu. Tek bir kötü huyu vardı: Çok içiyor ve sarhoşken ne yaptığını, ne söylediğini bilmiyordu.

İkinci sigarayı da söndürdükten sonra mutfağa gitti. İki şişe soğuk birayla geri döndüğünde yüzünde nispeten ciddi bir ifade vardı. İlginç. Biraları sehpaya bırakırken boğazını temizledi. Karşımdaki koltuğa oturup biralardan birini açtı ve bana verdi. "Daha erken diil mi olum? İyice azıttın lan?" Şişesini benimkine dokundurdu. "Çek kardo çek, önemli bişey konuşmamız lazım." Bu cümleyi en son bir ay önce kumarda para kaybettiğinde duymuştum Murat'tan. Yoksa yine mi... Merakım her saniye daha da artıyordu. "Ben bir ölüyüm, ama sen bunu bilmiyosun." dedi en sonunda. "Daha doğrusu, hatırlamıyosun." "Ne ölüsü, ne diyosun aga sen?" dedim. Sırıttı. Ellerinin arasına aldığı kafasını kaşımaya başladı. Gergindi. Birasından büyük bir yudum alıp ayağa kalktı. Pencerenin önünde volta atarken "Bunu söylemezsem hem seni hem de kendimi kandırmış olurum." dedi. Durdu. "Ama, şunu bil ki, benim için hiç kolay değil." Soru dolu bakışlarıma aldırış etmeden yerine oturdu. Şişeyi bitirip bir sigara daha yaktı. Sigaradan yayılan duman yüzünün etrafında oynaşıyor ve ona daha esrarengiz bir hava veriyordu. "Herşey geçen ay zil zurna sarhoş olup elimdeki parayı kumarda kaybetmemle başladı. Ertesi gün sana anlattım. 5 Ekim Cuma, o günü hatırlıyosun di mi?" Başımı hızlıca evet anlamında salladım. Gülümsedi. " Anlattığımda ağzıma sıçmıştın." diye devam etti konuşmaya. "Nasıl sıçmayasın ki amına koyim! Faturalar birikmişti, aksi gibi de paraya sıkışmıştık o dönem. Umudumuz o gün müşteriden aldığım paraydı. Ama ben aynı akşam..." "Ne diyosun oğlum sen?" diye kestim sözünü. "Geçti bitti, nolmuş ki o güne?" Öne eğildi. Yüzüne ciddi bir ifade yerleştirip "İşte o gün kanka..." dedi. "O gün sen beni öldürdün."

Güldüm. Onun gülmediğini görünce durdum. "Trip mi atıyosun olum bana?" "Hayır kanka, ciddiyim." dedi sakince. Sabrım taşmaya başlıyordu. "Lan git! Nası öldürmüşüm allah aşkına anlatsana bana da bi!" diye bağırdım. Ne yüzünde ne de sesinde en ufak bir değişim olmadan "Gözün dönmüştü resmen." dedi. "Üstüme yürüdün. 'Ne diyosun lan sen!' diye bağırdın. Ben de tabi biraz sert çıktım. 'Bir hatadır oldu, napalım, ölelim mi?' falan derken boğazıma sarıldın. Sonra..." Belli belirsiz görüntüler gözlerimin önünde belirmeye başladı. Öylece durmuş, ev arkadaşımın ayak ucumdaki cesedine bakıyordum. Korkmuştum. Hem de çok korkmuştum. Düşüncelerimi okumuş gibi "Aklını yitirmiştin." dedi Murat. "Ölmemi istememiştin, biliyorum. O kadar zavallı bir halin vardı ki, acıdım sana kanka. Benden başka kimsen de yoktu. Biraz süre istedim yukardakilerden. Sen hafızanı kaybettin, ben de hiç çaktırmadım."

Gözlerimde biriken yaşlarla, başımı iki elimin arasına alıp ileri geri sallanmaya başladım. Kafatasımın içinde beynim sanki parçalanıyordu. "Öl lan!" diyordum Murat'ın boğazını sıkarken. "Madem bu boku yedin, öl amına kodumun evladı!" Başımı kaldırıp tükenmiş bir sesle "Ceset.. Cesedin nerde?" diye sordum. Elini omzuma koydu. Şefkatle bana baktı. "Sen görmeyesin diye kaldırdım kanka. Odadaki yüklüğün içinde." dedi. Ayağa kalktı. "Bi cenaze töreni yapıp onu da defnedersen sevinirim. Senden son isteğim bu." O kapıdan çıkarken "Gitme lan..." diye fısıldadım. "Çok yalnızım oğlum. Senden başka kimsem yok!" dedim gözyaşları içinde. Döndü, gülümsedi. "Gitmem lazım kanka. Yukarıdan çağırıyolar. Yoksa ben de isterdim kalmak..." Kısa bir sessizlikten sonra "Neyse, eyvallah." dedi. "Şşş, hakkını helal et ha!"

Gözlerimden akan yaşlara rağmen gülümsedim. "Helal olsun lan... Helal olsun! Yazdır beni de kapıya."

8 Ekim 2013 Salı

Vahşi Hayvan

Canhıraş çığlıklarla gözlerimi açtım. Geceydi. Fakat mağaramın taş duvarlarında koyu kızıl bir ışık oynaşıyordu. Anında ayağa kalktım. Başımı mağaradan dışarı çıkarmamla, yoğun bir sıcak hava dalgasının yüzümü yalaması bir oldu. Orman yangın yeriydi. Ağaçlar, otlar, hayvanlar ve bir ormanda var olabilecek diğer her şey alev almış yanıyordu. Boynuzları tutuşmuş bir geyik belirdi önümde. Birkaç saniye durakladı. Başını benden yana çevirdi. Sonra son bir gayretle devam etti koşmaya. "Kaç" diyordu sanki bana. "Kaç kurtul buradan!" Birkaç metre sonra acıyla yere yığıldı habercim. İnimden çıktım ve nereye gideceğimi bilmeden alevlerin arasında koşmaya başladım. Duman gözlerimi ve genzimi yakıyordu. Sürüngenler toprağa mı gömülseler yoksa ağaçlara mı tırmansalar, karar veremiyorlardı. Bir kaplumbağa, sanki onu koruyabilirmiş gibi kabuğunun içine saklanmıştı. Bir kuş sürüsü kendi dillerinde bağrışarak başımın üstünden geçti. Yanan dalların çıtırtıları, panik içinde kaçışan hayvanların çığlıklarına karışıyordu. Koştum... Koştum... Koştum... İçgüdüsel olarak, yıllardır aynı evi paylaştığım komşularımı takip ediyordum. Bir süre sonra tamamen yolumu kaybettim. Alevlerin arasında etrafa bakınırken, ileride yangından nasibini almamış bir tepe gördüm. Arkamda asırlık ulu ağaçlar birbiri ardına devrilirken, kalan gücümle öne doğru atıldım. Ağaçsız tepeye vardığımda bir kayanın dibine çöküp öksürmeye başladım. Gözlerimde biriken yaşlar yüzünden etrafı bulanık görüyordum. Dönüp hala cayır cayır yanmakta olan ormana baktım. Beni hesapsız-kitapsız bağrına basmış, yıllar boyu korumuş, saklamış, beslemiş, bir anne gibi bana bakmış ve büyütmüş olan ormana... Onu kül eden yangını kalbimin derinliklerinde hissettim.

Sakinleştiğimde, bakışlarımı dizlerimin üzerine yerleştirdiğim, avuç içleri gökyüzüne bakan ellerime indirdim. Derimi kaplayan uzun kahverengi kıllar kısalmaya başladı. Sivri pençelerim kısa tırnaklı, ince-uzun parmaklara dönüştü. Dönüşüm tamamlanmıştı. Ağaçsız tepede çırılçıplak oturan bir insandım artık. Ayağa kalktım. Tepenin yamacında bir şehir uzanıyordu. Hantal adımlarla tepeden indim ve patika bir yolda yürümeye başladım.

Soğuk betona ayak bastığımda bir an nefesim kesildi. Her yanı sarmış parlak ışıklar gözlerimi yaktı. Taşlaşmış bir ormana girmiştim sanki. Ağaç yoktu. Toprak yoktu. Hayvan yoktu. Sadece insan vardı. İnsanların kullandığı büyük metal araçlar, toprağın üstünde kayan sürüngenler gibi hızla geçip gidiyorlardı. Bir tanesinin altında ezilmekten son anda kurtuldum. Yolun ortasında durmuştum. "Şş, adama bak lan!" "Aaa, pis sapık!" "Anadan doğma lan bu!" "Sallandırıcaksın böyle bir iki tanesini bak bakalım bi daha yapıyolar mı!" Bana yadırgayarak bakanları ben de merakla incelemeye başladım. Ormana kaçtığımda henüz bir çocuktum. Buna rağmen insanları ve konuştukları dili unutmamıştım. Sakallı birkaç adam kalabalığı yararak bana doğru koşmaya başladı. Yüzlerinde öfke, ellerinde parlayan bıçaklar ve satırlar vardı. Küçük bir balta beni ıskalayarak arkamdaki bir adamın kolunu sıyırdı. "Irz düşmanı pezeveng! Anamız bacımız var lan it!" "Hayvan"ı uyandırmak akıllıca bir seçenek olmayacaktı. Nispeten daha karanlık olan bir ara sokağa kaçtım. Küfürleri ve silahlarıyla peşimden geliyorlardı. Sırtıma saplanmak üzere olan bir bıçaktan sola kayarak kurtuldum. Şimdi zikzak çizerek ilerliyordum. Sola döndüm. Sonra sağa. Sonra tekrar sola. Bir süre daha koştuktan sonra durdum ve  bir sundurmanın altına saklanıp arkamı döndüm. Yoklardı. İzimi kaybettirmiştim. Derin bir nefes aldım. "Doğa Ana'ya şükürler olsun!" Geceyi geçirecek ıssız bir köşe bulmak için yavaşça yürümeye başladım. İleride, bir sokak lambasının dibinde üç iri kıyım adam, yerde yatan cılız dördüncüyü dövüyorlardı. Müdahale etmeyi düşündüm, vazgeçtim. Zemin kattaki bir evin balkonundan bir pantolon ve ceket aldım. Aynı şeyleri tekrar yaşamamak için kıyafetleri alelacele giydim. İki binanın arasında yere serilmiş kirli bir örtünün üzerine kıvrılıp gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda eski bir parka giymiş bereli bir adam elindeki sopayla göğsümü dürtüyordu. "Burası benim yerim! İkile!"

Uyandığımda biraz ötedeki orta yaşlı bir adam kendini yakmaya çalışıyordu. Bidondaki sıvıyı başından aşağıya boca etti ve diğer elindeki çakmağı tehditkar bir ifadeyle salladı. “Yakklaşşmayın lan! Yakarım kendimi!” Etrafındaki kalabalık git gide büyüyordu. Ayağa kalkıp ters yönde yürümeye başladım. Sağlı sollu dükkanlarla dolu geniş bir caddeye çıktım. Bir vitrinin ardında “televizyon” adı verilen büyük, ışıklı kutular yan yana dizilmişti. Hepsinde aynı görüntü vardı. “Gece yarısı başlayan yangın, on hektarlık ormanı kül etti.” diyordu bir masanın ardında oturan kısa saçlı kadın. “İtfaiye erlerinin saatler süren müdahalesi sonucu, alevler sabaha karşı beş sularında söndürülebildi. Olayda kundaklama şüphesi olduğu belirtiliyor.” Ekranda çok iyi tanıdığım, ama şimdi bir kül yığınına dönüşmüş olan bölge gösteriliyordu. Bazı insanlar konuşuyordu. Altında uyukladığım, sırtımı gövdesine yasladığım yaşlı çınar ağacını gördüm sonra. Devrilmişti. Gözlerim karardı. Ellerim cama yapışık halde dizlerimin üstüne çöktüm. İçimdeki hayvanın uyanmak için çırpındığını hissediyordum. “Kundaklama”... Bu kelime, yangının insanlar tarafından çıkarıldığını gösteriyordu. Ama neden? Beyaz gömlekli bir adam kapının eşiğinde belirdi. Beni şöyle bir süzdükten sonra “Şşş, napıyosun birader?” diye çıkıştı. “Hadi naş!” Televizyondaki görüntü değişti. Şimdi, karısını ve üç çocuğunu doğradıktan sonra evin damından atlayıp intihar eden bir adamın yüzü kaplamıştı ekranı. Dükkandan uzaklaşırken midemin guruldadığını duydum. Acıkmıştım. Burada avlanamayacağıma göre, bir yerlerden yemek bulmak gerekiyordu.

Bütün gün, burnuma çalınan kokuları takip ederek şehirde boşuna dolaşıp durdum. Çöpleri karıştırdım. Lokantaları ve dükkanları dolaştım. Yiyecek bir şeyler istediğim herkesten kesin bir red cevabı aldım. Hatta bazen alaylar, küfürler ve iteklemelerle birlikte. İnsan dilini konuşmakta zorlanıyordum ve bu da işleri daha kötü hale getiriyordu. Hava kararmıştı ve ben açlıktan ölüyordum. Bitap bir şekilde dolanırken, diğerlerinin aksine karanlığa gömülmüş bir dükkanın önünde durdum. Yaklaştım. Cam kapıya “Yatsı’ya gittim dönecem” yazılı bir kağıt yapıştırılmıştı. Etrafıma şöyle bir bakındım. Sokak tenhaydı. Sert bir dirsek darbesiyle camı kırdım ve içeri daldım.

Duvarları kaplayan raflarda renk renk, çeşit çeşit paketler dizilmişti. Küçük, yeşil bir paketi aldım, hızla yırtıp içindeki dikdörtgen bisküvileri yemeye başladım. Birden eşikte genç bir adam belirdi. “Napıyosun ulan sen?” Paketi bıraktım. Hızlı adımlarla yanından geçmeye çalışırken, ceketimin yakalarından tutup beni karşı duvara doğru savurdu. Kafama birkaç kutu düştü. Ben ayağa kalkarken adamın arkasına birkaç kişi toplandı. “N’ooldu Halil abi? Hayırdır?” diye sordu bir tanesi. “N’olacak, bu it benim dükkanı soymaya çalıştı!” diye cevap verdi öndeki. Yüzünde çapraz bir yara izi vardı. “Beni rahat bırakın…” diye fısıldadım nefes nefese. Belinden çıkardığı sustalı bıçağı tek hamlede açtı. “Bırakmazsam n’olacak lan?!” Diğerleri tehditkar bakışlarını bana dikmiş bekliyorlardı. Bıçaklı herif yaklaşırken kaslarım gerilmeye, kalbim daha hızlı atmaya başladı. İçimdeki hayvan uyanıyordu. Yapabileceğim birşey yoktu. Birkaç saniye içinde dönüşüm tamamlandı. Karşılarında savunmasız bir insan değil, vahşi bir hayvan duruyordu artık. “SİZE BENİ RAHAT BIRAKIN DEDİM!”

Gözleri büyüdü, renkleri sarardı. Kaçmaya başladılar. Dükkan sahibini bıçağı tutan elinden yakaladım. Bileğini kırıp, sivri dişlerimi omzuna geçirdim. Dışarı çıktığımda birkaç tanesi kaçmaya devam ediyordu. Peşlerinden koştum. Birinin üstüne atlayıp yere yapıştırdım. Diğerini tişörtünden yakalayıp duvara fırlattım. Bir başkasını diz kapağından ısırdım. Kana, şiddete doymuyordum. Üstüne çıktığım adamın yüzünü parçalamak için, pençemi havaya kaldırdığımda, durdum. Duyduğum siren sesleri yüzünden değil, daha fazla kan dökmek istemediğimden. Adamı bırakıp neredeyse dörtnala koşmaya başladım. Arkamda üniformalı polislerle geniş bir caddeyi geçerken, sırtıma saplanan bir merminin acısıyla durdum. Sırtüstü yere düştüm. Karanlık gökyüzünde bütün ihtişamıyla parlayan dolunayı gördüm. Gülümsedim. Kim bilir kaçıncı kez, yine bir dönüşüm geçiriyordum. Hayvandan insana... Hangisi daha vahşiydi? Hayatta kalmak için kendini savunan "Hayvan" mı; yoksa sırf öyle istediği için doğayı ve hayvanları katleden "İnsan" mı? Peki ama, insan da bir hayvan değil miydi zaten? Yorulmuştum. Düşünceleri zihnimden uzaklaştırıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapadım. Öldüm.       


Şeytan Dedi Ki

Gözlerimden akan yaşlar arabanın ön camını dövenlere karışıyordu. Ağlıyordum, ama üzüntüden değil. Hırsımdan. Beyaz Ford Fiesta'mla karanlık çevre yolunda hızla ilerliyordum. Seyrek aralıklarla dikilmiş sokak lambalarının çoğu bozuktu. Yolumu aydınlatan tek şey altımdaki arabanın güçlü farları ve ard arda çakan şimşeklerdi. Direksiyonun arkasındaki ibreye kaydı gözüm. 200 ile gidiyordum. "Ölmek için yeterli bir hız..." diye fısıldadım kendi kendime. Radyoyu açtım ve çeken bir kanal bulmak umuduyla boşuna tuşlara bastım. Sonunda sinir bozucu cızırtıdan sıkılıp tekrar kapadım. Başımı kaldırdığımda fosforlu bir tabelanın bana doğru geldiğini gördüm. Biraz yavaşladım ve yanımdan geçip giden tabelada yazılanları okumaya çalıştım. Sadece "Nüfus: 1.666" yazısını seçebildim. Biraz ilerde sık ağaçların altında çinko damlı tipik köy evleri görünmeye başladı. Kaç saattir yoldaydım? Nereye gitmeyi umuyordum? Ve nereye gelmiştim? Şimdi bana bir yıl gibi gelen birkaç saat önce, gün batımında -evet sanıyorum o sırada güneş yeni yeni batıyordu- babamla yaptığımız o bilmemkaçıncı kavgayı hatırladım.

Tam bir kavga denemezdi aslında. Bağıran-çağıran, eşyaları tekmeleyen ve kapıyı vurup çıkan hep bendim. O ise meşhur acıklı bakışını atmış, birşeyler mırıldanmış ve bu haliyle beni daha çok çileden çıkarmıştı. Her zamanki gibi. Zekam, becerilerim, parlak eğitim hayatım, hayal ettiğim işi yaparak kendi ayaklarımın üzerinde duruşum... Hiçbiri... Hiçbiri ona yetmemişti. Yetmiyordu. Bana her defasında acıyarak bakmasına engel olamıyordum. Diğerinden 3 santim kısa olan sağ bacağıma büyük bir kederle bakmasına... "Neden?!" diye bağırmıştım ona bu son kavgada. "Neden bana acıyorsun? Neden bana inanmıyorsun? Çocukluğumdan beri, ne zaman sana hayallerimden bahsetsem, o acıklı ifade gelip suratına oturuyor! Neden baba neden?!" Ve birkaç parça eşyamı toplamış, siktir olup gitmiştim. Bu son perdeydi, bir daha ölsem o eve dönmeyecektim. 

Bir meyhanenin önünde park edip, davetkar anason kokusuna dayanamayarak içeri girdim. Salonda sadece üç masa doluydu. Bir yerlerden Zeki Müren'in "Şeytana Uyduk Bir Kere"si çalınıyordu. Pencere kenarındaki beyaz örtülü bir masaya oturdum. Yanıma gelen garsona "Rakı getir!" dedikten sonra başımı cilalı ahşap duvara dayadım ve gözlerimi kapadım. Önce mezeler, ardından 33'lük rakı şişesi, bardaklar ve buz geldi. Yeri göğü aydınlatan şimşekleri izlerken kadehleri arka arkaya yuvarlamaya başladım.

Üçüncü dubleyi bitirirken meyhanenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Uzaklarda bir yere yıldırım düştü. Bir ses "Selamın aleyküm ağalar!" dedi, "ve aleyküm selam!" diye cevap verdi meyhane halkı. Sarışın ve renkli gözlü bir adam masama doğru yürüdü ve tam önümde durdu. "Müsaade var mı birader?" Benim yaşlarımda görünüyordu. Neden benim masama oturmak istediğini merak ettim bir an. Bu kadar boş masa varken... Cevap vermek yerine önündeki sandalyeyi gösterdim. Oturdu. Bir rakı bardağı istedi. Sonra benimle beraber içmeye başladı. Şüphesiz benden hızlıydı. "Sünger gibi" içiyor, yine de bana mısın demiyordu! İkinci 33'lüğe geçtiğimiz sırada "Eee, benim kim olduğumu falan sormayacak mısın?" diye mırıldandım. "Hayır." dedi gözlerimin içine bakarak, "Çünkü seni tanıyorum." Alaycı bir şekilde güldüm. Başka insanları tanıdığını zanneden insanlarla doluydu dünya. "Sen benim hakkımda ne bilirsin ki..." "Herşeyi." diye sözümü kesti birden. "Hayatını, işini, diğerinden üç santim kısa olan sağ bacağını, küçük bir çocukken ölen anneni, babanı." 

Elimde rakı kadehiyle öylece kalakaldım. Bardağı kafama dikip tekrar masaya bırakırken "Peki sen kimsin?" diye sordum. İçkisinden bir yudum aldı. Arkasına yaslanıp yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle bana baktı. "Bana pek çok isim takıldı." dedi. "Kimine göre Diablo'yum, kimine göre Mephisto. Lucifer... Albız... Azazel... İblis veya Şeytan. Sen seç." "Hah, ben de Cebrail! Memnun oldum!" dedim elimi uzatarak. Yüzündeki gülümseme kayboldu. "Hiç sanmıyorum." dedi ciddi bir şekilde. "Cebrail pek az yeryüzüne iner. En son yedinci yüzyılda Arabistan'ın Hira dağında görüldü." Gök gürledi. Bir şimşek çaktı. Kısa bir sessizlikten sonra öne eğildim ve muzip bir ifadeyle "Madem sen şeytansın, ispat et!" diye fısıldadım. Masalara yığılmış mutsuz ayyaşları gözden geçirdikten sonra "Burada mı?" diye sordu. "Evet, burda!" Sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. Öne eğildi, ceketinin yakasını sağ eline siperledi. Şıklattığı parmaklarının arasından cılız bir alev belirdi ve birkaç saniye içinde kayboldu. "Bismillahirrahmanirahim!" diye fısıldadım. Ayağa kalkmaya çalışırken bir zamanlar anneannemin öğrettiği "şeytanı kahreden dua"yı hatırlamak için beynimi zorluyordum. "Dur, dur, sakin ol! Otur." dedi ellerini kaldırarak. Zaten yürüyecek halim yoktu. “Sana anlattıkları kadar korkunç değilim ben.” dedi gülümseyerek. “İnsanoğlu, kendi hataları için bir günah keçisi aramayı tercih etti hep.” Gözlerim kararıyordu. Başım dönüyordu. Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Bardağındaki rakıyı fondip yaptı. Bir şimşek çaktı. Sonra bir tane daha. Yağmur meyhanenin camlarını dövmeye aralıksız devam ediyordu. Kalan rakıyı bardaklarımıza boşaltırken “Sorunun ne olduğunu biliyorum.” dedi. “Baban… Seni tüketiyor… Eritiyor…” “Hıh! Babaymış…” dedim gözlerimde yaşlarla. “Babayı eşşekler ziksin!” 

“İster insan olsun, ister melek; hiçbir erkeğin bir ‘baba figürü’ne ihtiyacı yoktur.” diye devam etti konuşmasına. “Birey olma yolundaki ‘Oğul’ ile ‘Baba’ arasında bir gün, bir çatışma çıkması kaçınılmazdır. Baba, erkeğin yolundaki bir engeldir. Ayağına vurulmuş prangadır! Kurtulmak gerekir.” Ellerini iki yana açıp arkasına yaslandı. “Bak bana! Babama karşı geldim. Onun cennetini terkettim. Mutsuz gibi mi görünüyorum?”

Ön koltukta oturmuş, pencereden kayıp giden ağaçları, yolları, evleri izliyordum. Kısa aralıklarla çakan şimşekler aydınlatıyordu manzarayı. Arabayı o kullanıyordu. Benim aksime, zerre sarhoş olmamıştı herif. Yol boyunca hiç konuşmadan ilerliyorduk. Turuncu ışıklı ekranda saat gece üçü gösteriyordu. Köy evlerinin yerini apartmanlar, ormanların yerini yeşillendirilmiş küçük parklar aldı. Yedi katlı eski bir apartmanın -çocukluğumun geçtiği apartmanın- önünde durduğumuzda “Geldik.” dedi. Arabadan indim. Kederli sarhoşluğum yerini öfke dolu bir ayıklığa bırakmıştı. Kararlı adımlarla binaya girdim. Her zaman yaptığım gibi asansörü çağırmak yerine merdivenleri tırmanmaya başladım. “İblis” ise hemen arkamdaydı. Zili “bir alacaklı gibi”, parmağımı hiç kaldırmadan çalmaya başladım. Babam şaşkın bakışlarla kapıyı açtığında okkalı bir yumrukla adamı yere serdim. “Ne oldu baba?” dedim hole girerken. “Zavallı, topal oğlundan hiç böyle birşey beklemiyodun, di mi?” İblis yanıma geldi ve elini omzuma koydu. Belinden bir tabanca çekti, emniyet kilidini açtıktan sonra elime tutuşturdu. Gözlerini bana dikip “Öldür onu!” dedi. Silahı hala yerde olan babama doğrulttum. Elim titriyordu. Üzerinde pijaması ve korkmuş yüz ifadesiyle bana her zamankinden güçsüz, zayıf göründü. Zayıf ve karaktersiz… “O...Oğlum?” diye fısıldadı. Gözü bir kez daha kısa bacağıma kaydı. Öfkem katlanarak arttı. “Yap şunu!” diye bağırdı İblis ve etrafımda daire çizmeye başladı. “Seni hiçbir zaman tam bir erkek olarak görmedi! Seni sevmedi! Saygı duymadı! Hep bir utanç kaynağı oldun onun için! O ve ailesi için! Bakışlarıyla seni kendi bedeninde bir mahkum yaptı! Özgüvenini kırdı! Bir ‘sakat’tan başka birşey değildin sen ve hala da öylesin! Sağlıklı bir babanın sakat oğlu! Tam bir hayalkırıklığı!” “Yeter!” diye bağırdım kısa ayağımı yere vurarak. Koridorda yankılandı sesim. “Yeter tamam! Bunların hepsini ben yaşadım! Kendimi babama ispatlamak için yıllarca ben kıçımı yırttım! Bütün bunlar olurken sen yoktun yanımda! Bu işi de kendim halledebilirim!” Babamın alnına nişan aldım. Terleyen işaret parmağımı tetiğe yaklaştırdım. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım. “Affet beni oğlum.” diye mırıldandı namlunun ucundaki adam. “Yeniden başlayalım, temiz bir sayfa açalım…” “28 yaşındayım, ‘baba’!” dedim öfkeyle. “Çok geç…” Tetiğe bastım. 

Dışarı çıktığımda şafak yeni yeni söküyordu. Kızıl gökyüzünü seyrederken derin bir nefes aldım. Tek başımaydım. Her zamanki gibi. Beyaz Fiesta’ma bindim ve nereye gideceğim konusunda en ufak bir fikrim olmadan gaza bastım.