Sayfalar

insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2014 Pazar

Melek gibi adamdı Ali abi

Herkes kendi hikayesini anlatır. Çünkü herkes, ancak kendi hikayesini anlatılacak kadar iyi bulur. Her hikayenin masum ve iyi kalpli kişisi, anlatıcısıdır. Kısacası: herkes kendine göre "iyi"dir. İyilikle kötülüğün ne olduğu hakkında beni düşündüren, aralarındaki çizginin ne kadar ince olduğunu fark etmemi sağlayan bir hikaye biliyorum. Yıllarca yanında çalıştığım, ekmeğini yediğim Ali abi'nin hikayesi...
Toz duman içindeki bir şehrin, kıyıda-köşede kalmış küçük bir mahallesinde berberdi Ali abi. Kimi kimsesi yoktu. Babam bir halta yaramayacağımı bildiği için, -ama okuluma devam etmem şartıyla- beni ona çırak olarak verdi. Küçücük bir dükkanı vardı. Ama sanırsın kahvedir, giren-çıkan eksik olmazdı. Çevrilen geyiğin, içilen çay-kahvenin haddi hesabı yoktu. Şehrin sıkılmış, boğulmuş insanları 5 dakikalığına da olsa gelir, Ali abi'nin muhabbetiyle deşarj olurdu. Bütün mahalle onu tanır, severdi. O da mahalleyi. Hiç kimse çıkıp diyemezdi ki; "Ali bana şu zamanda şöyle şöyle kötülük yaptı." Yapmazdı. Küsleri barıştırır, fakirleri sevindirir, dertlilere deva bulurdu. Kısacası: melek gibi adamdı lan Ali abi...
O gün öğlene doğru dükkanın kapısı hızla açıldığında anlamıştım kötü birşeyler olacağını. Kabadayı kılıklı üç genç irisi içeri girdi. Yüzlerinde üç günlük sakal, sırtlarında deri ceket, ellerinde tehditkar bir ifadeyle salladıkları tesbihler vardı. İkisi durdu, üçüncüsü ağır ağır Ali abiye yanaştı: "Selamın aleyküm". “Aleyküm selam, buyur genç.” dedi Ali abi. Ben mutfağa geçip çay koyarken konuşma ilerledi. Kısaca özetlemek gerekirse haraç istiyordu herif. “Buraların yeni sahibi biziz!” diyordu. “Bir miktar para karşılığı dükkana göz kulak olmak”tı niyetleri, ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar büyümüştüm. -17 yaşındaydım- Korkuyla dikkat kesildim. "Güzel mekan yapmışsın," diyordu adam, "mazallah, bi kaza-bela gelse, bir tanecik ekmek kapından olursun. İti var, uğursuzu var..." "Bak kardeşim," diye sözünü kesti Ali abi. "ben bu kadar sene namusumla yaşadım, ekmeğimi kazandım. Bende size verecek para yok, varın gidin yolunuza, uğraşmayın benle." "Şak!" diye bir ses duydum, yavaşça kapıyı aralayıp baktım. Adam sustalıyı çekmiş, Ali abinin gırtlağına dayamıştı. "Abi!" diye bağırarak ona koştum ama gerideki iki adam beni kıskıvrak yakaladı. "Tamam, bittik." dedim kendi kendime, "Ali abiyi deşecekler." Tam o sırada mahalleden birkaç abi yetişti imdadımıza. Yumruk yumruğa geçen birkaç dakikadan sonra adamları yaka paça dışarı attılar. Sustalı taşıyan herif ayağa kalktı, durdu, çenesindeki kanı sildi ve öfke dolu bakışlarını Ali abiye doğrulttu. "Bunu sen istedin arkadaş! Benim adım da Adem'se, senin hesabını keserim!"
O gece bağırışlar ve siren sesleriyle bölündü uykum. 5 katlı bir apartmanın zemin katındaki evimiz, dükkanın iki sokak gerisindeydi. Mevsim yazdı. Hava sıcak olduğundan pencereler açıktı. Cep telefonumdaki saat 03:00’ü gösteriyordu. Üstüme bir tişört geçirip sokağa fırladım. Seslerin geldiği yöne doğru koştum. Ali abinin dükkanı, dükkanımız, gecenin karanlığında alev alev yanıyordu. Mahalleli sokağa toplanmıştı. Etliye-sütlüye pek karışmayan annem ve babam da oradaydılar. Ali abi koşarak kalabalığı yardı, dükkana yaklaştı. Gözleri dehşetle büyüdü. İtfaiye gelmişti. Bazı vefalı komşularımız da ellerinde su dolu kovalarla yardıma geliyordu. Bir saat sonra, alevler tamamen söndürüldüğünde, geriye sumanı tüten kapkara bir virane kalmıştı. Kalabalık dağıldı. Sokağa derin bir sessizlik çöktü. Ali abi tek kelime etmeden, kıpırdamadan, kaldırıma oturmuş dükkana bakıyordu. Bu suskunluğu hayra alamet değildi. Birden ayağa fırladı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Seslendim, cevap vermedi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Çaktırmadan peşine takıldım.
Sokak kapısı kapanmadan, son anda kendimi içeri attım ve merdivenleri tırmandım. Burası Ali abinin kaldığı apartmandı. Dairesinin kapısı ardına kadar açıktı. Sessizce içeri süzüldüm. Her yer karanlıktı. Etrafı şöyle bir süzüp tuvalete yöneldim. Kapıyı azıcık aralayıp içeri baktım.
Lavabonun önündeydi Ali abi. Kararlı bir ifadeyle aynaya bakıyordu. Sağ elindeki uzun ve keskin bıçak, tavandaki floresan ışığının altında parlıyordu. Üstü çıplaktı ve kanatları... Kanatları?! Ali abinin kanatları vardı! Kocaman, bembeyaz, tüylü iki kanat! Çığlık atmamak için iki elimle ağzımı sımsıkı kapadım. O ise kolunu sırtına götürüp, büyük bir soğukkanlılıkla güzelim kanatları kesmeye başladı. Dökülen tüyler çıplak ayaklarının etrafında bir yığın oluşturdu. Bağırmadı, ağlamadı, yıkılmadı. En sonunda, kanla kaplı bıçak parmaklarının arasından kayıp, gürültüyle yere düştü. Ali abi duvarlara tutunarak kapıya doğru yürümeye başladı. Hızla koşup gerisingeri aşağı indim. Bir dakika sonra üzerinde siyah bir paltoyla kapının önünde belirdi. Beni teğet geçip ağır aksak yürümeye başladı. "Ali abi!" diye bağırdım arkasından, durdu, dönüp baktı. "Abi sen... Sen ne yaptın abi?" dedim yanına yaklaşırken, "Kanatların... Senin kanatların vardı abi! Nereye... Nereye gidiyosun?" Cevap vermek yerine adımlarını hızlandırarak devam etti yürümeye. Arkasından gittim. Mahallenin sınırına geldiğimizde koluna yapışıp onu kendime doğru çevirdim. "Hala beni mi takip ediyosun?" diye payladı beni. Sonra omzuma şefkatle dokundu ve "Git Kaan," dedi, "git oğlum. Beni de unut. Önünde parlak bir gelecek var. Herşey için çok üzgünüm." Koşarak uzaklaştı ve gecenin karanlığı içinde yitip gitti. O geceden sonra bir daha hiç görmedim Ali abiyi.
Hikayenin devamını ise günler sonra mahalledeki abilerden öğrendim. Adamların kaldığı yeri öğrenmiş Ali abi... Hiçbir yardım talebini kabul etmeden, elinde silah, tek başına mekanı basmış... Heriflerin hepsini yere sermiş, son kurşunu da kendi kafasına sıkmış... Ve geride bana verilmek üzere bir mektup bırakmış. Mektubu kaparcasına alıp eve koştum. Kendimi odama kilitledim, titreyen parmaklarımla kağıdı zarftan çıkardım ve okumaya başladım. "Sevgili Kaan;" diye başlıyordu mektup ve şöyle devam ediyordu:
"Bu mektubu okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım. Sana bu satırları yazmak istemezdim. Üzgünüm, çok üzgünüm.
Oğlum, seninle yıllarca aynı ekmeği bölüşüp yedik. Beraber güldük, ağladık. Sen benim, hiç sahip olamayacağım öz evladım gibisin. Bu sebepten sana gerçekleri anlatmak, kafandaki sorulara cevap vermek zorunda hissediyorum kendimi. Sana en azından bunu borçluyum.
Oğlum, ben uzun yıllar önce dünyaya gönderilen bir melektim. Amacım insanlara iyilik yapmaktı. Bugüne kadar, yolumdan hiç dönmedim. Hedefimden şaşmadım. Bana verilen bu kutsal ve ilahi görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalıştım. Sandım ki iyilik, tek bir kişiden başlayıp katlanarak artabilir ve dalga dalga yayılıp milyonlarca insana ulaşabilirdi. Yanılmışım. Ben kirlendim Kaan, kötülüğe teslim oldum. Artık melek değilim. Şimdi, herşeyin başladığı yere, evime dönüyorum. Bana verilecek cezaya razı olarak.
Hoşçakal..."
Gözümden akan bir damla yaş elimdeki kağıdı ıslattı. Yatağımın üstüne çöktüm. Sessizce ağlamaya başladım. Ve o günden sonra hiçbir zaman, hiçbir yerde ağlamadım.

Şimdi onun öldüğü yaştayım. Ve düşünüyorum da, ne yapmış olursa olsun, melek gibi adamdı lan Ali abi. Hatta melekti. Şeytan yaptılar...

8 Ekim 2013 Salı

Vahşi Hayvan

Canhıraş çığlıklarla gözlerimi açtım. Geceydi. Fakat mağaramın taş duvarlarında koyu kızıl bir ışık oynaşıyordu. Anında ayağa kalktım. Başımı mağaradan dışarı çıkarmamla, yoğun bir sıcak hava dalgasının yüzümü yalaması bir oldu. Orman yangın yeriydi. Ağaçlar, otlar, hayvanlar ve bir ormanda var olabilecek diğer her şey alev almış yanıyordu. Boynuzları tutuşmuş bir geyik belirdi önümde. Birkaç saniye durakladı. Başını benden yana çevirdi. Sonra son bir gayretle devam etti koşmaya. "Kaç" diyordu sanki bana. "Kaç kurtul buradan!" Birkaç metre sonra acıyla yere yığıldı habercim. İnimden çıktım ve nereye gideceğimi bilmeden alevlerin arasında koşmaya başladım. Duman gözlerimi ve genzimi yakıyordu. Sürüngenler toprağa mı gömülseler yoksa ağaçlara mı tırmansalar, karar veremiyorlardı. Bir kaplumbağa, sanki onu koruyabilirmiş gibi kabuğunun içine saklanmıştı. Bir kuş sürüsü kendi dillerinde bağrışarak başımın üstünden geçti. Yanan dalların çıtırtıları, panik içinde kaçışan hayvanların çığlıklarına karışıyordu. Koştum... Koştum... Koştum... İçgüdüsel olarak, yıllardır aynı evi paylaştığım komşularımı takip ediyordum. Bir süre sonra tamamen yolumu kaybettim. Alevlerin arasında etrafa bakınırken, ileride yangından nasibini almamış bir tepe gördüm. Arkamda asırlık ulu ağaçlar birbiri ardına devrilirken, kalan gücümle öne doğru atıldım. Ağaçsız tepeye vardığımda bir kayanın dibine çöküp öksürmeye başladım. Gözlerimde biriken yaşlar yüzünden etrafı bulanık görüyordum. Dönüp hala cayır cayır yanmakta olan ormana baktım. Beni hesapsız-kitapsız bağrına basmış, yıllar boyu korumuş, saklamış, beslemiş, bir anne gibi bana bakmış ve büyütmüş olan ormana... Onu kül eden yangını kalbimin derinliklerinde hissettim.

Sakinleştiğimde, bakışlarımı dizlerimin üzerine yerleştirdiğim, avuç içleri gökyüzüne bakan ellerime indirdim. Derimi kaplayan uzun kahverengi kıllar kısalmaya başladı. Sivri pençelerim kısa tırnaklı, ince-uzun parmaklara dönüştü. Dönüşüm tamamlanmıştı. Ağaçsız tepede çırılçıplak oturan bir insandım artık. Ayağa kalktım. Tepenin yamacında bir şehir uzanıyordu. Hantal adımlarla tepeden indim ve patika bir yolda yürümeye başladım.

Soğuk betona ayak bastığımda bir an nefesim kesildi. Her yanı sarmış parlak ışıklar gözlerimi yaktı. Taşlaşmış bir ormana girmiştim sanki. Ağaç yoktu. Toprak yoktu. Hayvan yoktu. Sadece insan vardı. İnsanların kullandığı büyük metal araçlar, toprağın üstünde kayan sürüngenler gibi hızla geçip gidiyorlardı. Bir tanesinin altında ezilmekten son anda kurtuldum. Yolun ortasında durmuştum. "Şş, adama bak lan!" "Aaa, pis sapık!" "Anadan doğma lan bu!" "Sallandırıcaksın böyle bir iki tanesini bak bakalım bi daha yapıyolar mı!" Bana yadırgayarak bakanları ben de merakla incelemeye başladım. Ormana kaçtığımda henüz bir çocuktum. Buna rağmen insanları ve konuştukları dili unutmamıştım. Sakallı birkaç adam kalabalığı yararak bana doğru koşmaya başladı. Yüzlerinde öfke, ellerinde parlayan bıçaklar ve satırlar vardı. Küçük bir balta beni ıskalayarak arkamdaki bir adamın kolunu sıyırdı. "Irz düşmanı pezeveng! Anamız bacımız var lan it!" "Hayvan"ı uyandırmak akıllıca bir seçenek olmayacaktı. Nispeten daha karanlık olan bir ara sokağa kaçtım. Küfürleri ve silahlarıyla peşimden geliyorlardı. Sırtıma saplanmak üzere olan bir bıçaktan sola kayarak kurtuldum. Şimdi zikzak çizerek ilerliyordum. Sola döndüm. Sonra sağa. Sonra tekrar sola. Bir süre daha koştuktan sonra durdum ve  bir sundurmanın altına saklanıp arkamı döndüm. Yoklardı. İzimi kaybettirmiştim. Derin bir nefes aldım. "Doğa Ana'ya şükürler olsun!" Geceyi geçirecek ıssız bir köşe bulmak için yavaşça yürümeye başladım. İleride, bir sokak lambasının dibinde üç iri kıyım adam, yerde yatan cılız dördüncüyü dövüyorlardı. Müdahale etmeyi düşündüm, vazgeçtim. Zemin kattaki bir evin balkonundan bir pantolon ve ceket aldım. Aynı şeyleri tekrar yaşamamak için kıyafetleri alelacele giydim. İki binanın arasında yere serilmiş kirli bir örtünün üzerine kıvrılıp gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda eski bir parka giymiş bereli bir adam elindeki sopayla göğsümü dürtüyordu. "Burası benim yerim! İkile!"

Uyandığımda biraz ötedeki orta yaşlı bir adam kendini yakmaya çalışıyordu. Bidondaki sıvıyı başından aşağıya boca etti ve diğer elindeki çakmağı tehditkar bir ifadeyle salladı. “Yakklaşşmayın lan! Yakarım kendimi!” Etrafındaki kalabalık git gide büyüyordu. Ayağa kalkıp ters yönde yürümeye başladım. Sağlı sollu dükkanlarla dolu geniş bir caddeye çıktım. Bir vitrinin ardında “televizyon” adı verilen büyük, ışıklı kutular yan yana dizilmişti. Hepsinde aynı görüntü vardı. “Gece yarısı başlayan yangın, on hektarlık ormanı kül etti.” diyordu bir masanın ardında oturan kısa saçlı kadın. “İtfaiye erlerinin saatler süren müdahalesi sonucu, alevler sabaha karşı beş sularında söndürülebildi. Olayda kundaklama şüphesi olduğu belirtiliyor.” Ekranda çok iyi tanıdığım, ama şimdi bir kül yığınına dönüşmüş olan bölge gösteriliyordu. Bazı insanlar konuşuyordu. Altında uyukladığım, sırtımı gövdesine yasladığım yaşlı çınar ağacını gördüm sonra. Devrilmişti. Gözlerim karardı. Ellerim cama yapışık halde dizlerimin üstüne çöktüm. İçimdeki hayvanın uyanmak için çırpındığını hissediyordum. “Kundaklama”... Bu kelime, yangının insanlar tarafından çıkarıldığını gösteriyordu. Ama neden? Beyaz gömlekli bir adam kapının eşiğinde belirdi. Beni şöyle bir süzdükten sonra “Şşş, napıyosun birader?” diye çıkıştı. “Hadi naş!” Televizyondaki görüntü değişti. Şimdi, karısını ve üç çocuğunu doğradıktan sonra evin damından atlayıp intihar eden bir adamın yüzü kaplamıştı ekranı. Dükkandan uzaklaşırken midemin guruldadığını duydum. Acıkmıştım. Burada avlanamayacağıma göre, bir yerlerden yemek bulmak gerekiyordu.

Bütün gün, burnuma çalınan kokuları takip ederek şehirde boşuna dolaşıp durdum. Çöpleri karıştırdım. Lokantaları ve dükkanları dolaştım. Yiyecek bir şeyler istediğim herkesten kesin bir red cevabı aldım. Hatta bazen alaylar, küfürler ve iteklemelerle birlikte. İnsan dilini konuşmakta zorlanıyordum ve bu da işleri daha kötü hale getiriyordu. Hava kararmıştı ve ben açlıktan ölüyordum. Bitap bir şekilde dolanırken, diğerlerinin aksine karanlığa gömülmüş bir dükkanın önünde durdum. Yaklaştım. Cam kapıya “Yatsı’ya gittim dönecem” yazılı bir kağıt yapıştırılmıştı. Etrafıma şöyle bir bakındım. Sokak tenhaydı. Sert bir dirsek darbesiyle camı kırdım ve içeri daldım.

Duvarları kaplayan raflarda renk renk, çeşit çeşit paketler dizilmişti. Küçük, yeşil bir paketi aldım, hızla yırtıp içindeki dikdörtgen bisküvileri yemeye başladım. Birden eşikte genç bir adam belirdi. “Napıyosun ulan sen?” Paketi bıraktım. Hızlı adımlarla yanından geçmeye çalışırken, ceketimin yakalarından tutup beni karşı duvara doğru savurdu. Kafama birkaç kutu düştü. Ben ayağa kalkarken adamın arkasına birkaç kişi toplandı. “N’ooldu Halil abi? Hayırdır?” diye sordu bir tanesi. “N’olacak, bu it benim dükkanı soymaya çalıştı!” diye cevap verdi öndeki. Yüzünde çapraz bir yara izi vardı. “Beni rahat bırakın…” diye fısıldadım nefes nefese. Belinden çıkardığı sustalı bıçağı tek hamlede açtı. “Bırakmazsam n’olacak lan?!” Diğerleri tehditkar bakışlarını bana dikmiş bekliyorlardı. Bıçaklı herif yaklaşırken kaslarım gerilmeye, kalbim daha hızlı atmaya başladı. İçimdeki hayvan uyanıyordu. Yapabileceğim birşey yoktu. Birkaç saniye içinde dönüşüm tamamlandı. Karşılarında savunmasız bir insan değil, vahşi bir hayvan duruyordu artık. “SİZE BENİ RAHAT BIRAKIN DEDİM!”

Gözleri büyüdü, renkleri sarardı. Kaçmaya başladılar. Dükkan sahibini bıçağı tutan elinden yakaladım. Bileğini kırıp, sivri dişlerimi omzuna geçirdim. Dışarı çıktığımda birkaç tanesi kaçmaya devam ediyordu. Peşlerinden koştum. Birinin üstüne atlayıp yere yapıştırdım. Diğerini tişörtünden yakalayıp duvara fırlattım. Bir başkasını diz kapağından ısırdım. Kana, şiddete doymuyordum. Üstüne çıktığım adamın yüzünü parçalamak için, pençemi havaya kaldırdığımda, durdum. Duyduğum siren sesleri yüzünden değil, daha fazla kan dökmek istemediğimden. Adamı bırakıp neredeyse dörtnala koşmaya başladım. Arkamda üniformalı polislerle geniş bir caddeyi geçerken, sırtıma saplanan bir merminin acısıyla durdum. Sırtüstü yere düştüm. Karanlık gökyüzünde bütün ihtişamıyla parlayan dolunayı gördüm. Gülümsedim. Kim bilir kaçıncı kez, yine bir dönüşüm geçiriyordum. Hayvandan insana... Hangisi daha vahşiydi? Hayatta kalmak için kendini savunan "Hayvan" mı; yoksa sırf öyle istediği için doğayı ve hayvanları katleden "İnsan" mı? Peki ama, insan da bir hayvan değil miydi zaten? Yorulmuştum. Düşünceleri zihnimden uzaklaştırıp derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapadım. Öldüm.