13 Mart 2013 Çarşamba
Revan (Bölüm 1)
22 Ekim 2012 Pazartesi
Tatlı Dillim, Güler Yüzlüm
O geldi, “Duydun mu Neşet Ertaş ölmüş.” dedi. Ağzım ve gözlerim muhteşem bir uyum içerisinde sonuna kadar açılmış ve öyle kalmıştı. İnsan, ağzı açık kalınca iki şey yapabilir, ya ha siktir diyecektim yada susacaktım. Sustum. “Ayyyy çok üzüldüm” dedi, halbu ki onu hiç Neşet Ertaş mırıldanırken bile görmemiştim daha önce. Sanırım haberi de tivitırdan, zamanının çoğunu vakfettiği, evveli olup sonu gelmeyen takipçilerinden öğrenmişti. Ve devam etti “Gerçekten yıkıldım yani, ışık içinde yatsın". Bir insanın sabrını taşırmak ince iştir ancak marifet gerektirmez. Bir insanı sinirlendirebilirsiniz, yumruklarını sıkmasına, dişlerini gıcırdatmasına neden olabilirsiniz ama sabrının taşmasına sebep vermek, bardaktan dökülmesine, etrafı batırmasına yol açmak ince iştir. Tüm bunlara sebep olmak için bazen sadece kendiniz olmanız yeterlidir. “Saçma sapan konuşma, ışık içinde yatsın ne demek. Biri gömülürken mezarına en fazla tesbih atılır, senin olan bişeyler atılır, yanından ayırmaya bile kıyamadığın bir şeyden vazgeçilir. Hiç kimsenin, başka birinin mezarına florasan lamba yada ışıldak atacağını sanmam, hele ki Neşet Ertaş’ınkine. En fazla biri gelir, bağlamasını dizinde kırar, mezara usulca bırakır sonrada dua bile okuyamadan çeker gider.” . Tüm söylediklerimden tek anladığı “Saçma sapan konuşma” kısmı olmuştu. Güya o gün çok güzel geçecekti. Bir aydan sonra ikimizde ilk defa boş günümüzü birbirimize denk getirebilmiştik. Herşey planlanmıştı, önce güzel bi kahvaltı yapacaktık, o bana çok ekmek yediğimi, ben ona ekmek yemeden doyamadığımı söyleyecektik. Açık büfe’nin ancak sonuna yetişebildiğimizden, kalan son yeşil zeytini biz alacaktık ve her ne kadar yeşil zeytini çok sevsem ve genelde almaya param yetmese bile son zeytini onun yemesine müsaade edecektim. Sonra sinemaya kadar yürüyecektik, elele. Çocukken abimin üzerimde işkence metodu olarak kullandığı korku türü filmlerden her ne kadar nefret etsemde sırf o filmi aylardan beri bekliyor diye en kallavisinden bi korku filmini izleyecektik. O korktuğu sahnelerde bana sarılacaktı, ben korktuğumu belli etmemek için salonun karanlığından yardım alacaktım fakat yinede koltuğumda kaskatı kesilecektim, o ise bunu “Bana zaman ayıramıyo ama sporunu eksik etmiyo” olarak yorumlayacaktı. Yine de, her korktuğunda , kolum onun sarılabilmesi için tam yerinde, vazife bilinciyle bekliyor olacaktı. Ama olmadı. “Ne diyosun be” dedi. “O kadar zamandır bi günü bile beraber geçiremiyoruz ve buluştuğumuzda söyleyeceğin ilk şey bu mu?”. Halbuki ilk kurşunu o sıkmıştı. Bu tip tasdik sorularını hiç bi zaman anlayamamışımdır. Uzun bi zaman, böyle soruları soranların benimle gizliden gizliye dalga geçtiğini düşündüğüm bile olmuştu. Tanıştığımız günden bu yana sıkça yaşadığımız suskunluk anlarından birini daha tecrübe edişimiz ve dişlerimi gıcırdatışım sonrasında sorusunu tekrar etti. Cevap istiyordu ama cevap vermekten çok sıkılmıştım, susmak istiyordum. Kimse konuşmasın, martılar simit istemesin, arabalar çalışmasın, rüzgar esmesin, dallar birbirine vurmasın, karşıdan gelen turistler, adres sormak için, ingilizce bilip bilmediğimi sormasın, çocuklar bile yürürken ellerinden tutmak zorunda oldukları annelerine birşeyler aldırmak için avazları çıktığı kadar bağırmasın, ağlamasın istiyorum ki zira günümüzde çocukların neredeyse tek yaptığı şey birşeyleri ağlayarak istemek. Sanırım bazı çocuklar “ağlamayana meme yok” sözünü çok ciddiye alıyorlar. Sorusunu üçüncü defa tekrarlaması işlerin hiç iyi gitmeyeceğini anlamam için yetmişti çünkü o zamana kadar hiç birşeyi iki defadan fazla tekrarlamamıştı. Bir dediğini iki ettirmeyecek kadar mükemmel olamasam da hiç bir zaman üçletmemiştim, o zaman kadar. Ancak durumumu anlamalıydı, en azından anlayabilmek için kendisini zorlamalıydı. Eğer bir soru soracaksa, bunun için olmalıydı, hesap sormak için değil. O anda kafamın içinde zamanın en popüler grubu ilk konseri için Türkiye’ye gelmişti ve üç tarafı denizlerle çevrili memleketimizi yıllardan beri zaptettiklerini düşündüğüm tüm 15-17 yaş çağındaki kızlar, bir yandan büyük bir izdiham yaratarak hayranı oldukları grubun sahne almasını beklerken bir yandan da ,insanüstü bir güçle, “aylavyu” pankartlarını bir an olsun yorulmadan havada tutuyor ve grubun içinde en çok beğendiği çocuğu ilk defa, kanlı canlı gördükleri anda gözyaşlarına nasıl hakim olunacağı kaygısıyla,tezahüratlar ve çığlıklar içinde bekliyorlardı. O ise tam karşımda hala cevap istiyordu. Dedim ya ilk kurşunu o sıkmıştı ancak yine de istediği cevabı heme almalıydı. Hem de silahı olabileceği en umursamaz şekilde yüzüme doğrultmuştu. Bakkala parayı uzatıp, “iki ekmek, bi süt” der gibi. Böyle olmamalıydı. Dengi dengimize çalıyor olmalıydık aslında, tüm toplumsal deyişler bizi doğruluyor olmalıydı. Fakir kız, fakir oğlan'dık, birbirimizin olmalıydık, birbirimize tam uymalıydık. Tüm koronun içinde aksayan tek ses biz olmamalıydık, maestro öfke dolu gözlerini bize dikmemeliydi . Bizi, kendine has tüm doğruları ve gerçeklikliğiyle bugünlere kadar getirmiş olan topluma en azından bu kadarını borçluyduk ancak sigarayı bile borca alan insanlardan bu kadar büyük bir borcu ödemesini beklemek de çok mantıklı değildi zaten. Sokağa her çıkışımızda, kentin tüm nüfusuyla, danışıklı durumlar içinde buluyorduk kendimizi ama asla döğüş değildi bunlar çünkü modern insan kaba kuvvete inanmazdı ve hepimiz kendimizi ve hiç tanımadığımız birbirimizi zamanımızın çağdaşları sayabilirdik kolaylıkla.
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Hüstın Bi Problemimiz Var: Büyüyoruz
Rutine bağladık yine, yak bi cıgara. Devlet baba onsekiz diye belirlemiş olsa bile büyümenin yaşı belli değil usta. İnsan ne zaman öleceğinin farkına varır hah işte o zaman büyümüştür artık. Ondan öncesinde omuzları dik tutmanın bi gereği yoktur çünkü zaten çocukluğun getirdiği aymazlıktan dolayı diklerdir hep. Bu farkındalıktan sonraysa sürekli bi dik durma çabaları, sonrası kamburluk, kireçlenme falan filan.
Maymundan mı yoksa akıllı köpek bobiden mi geldik hiç de umrumda değil, esasında nerden geldik nereye gidiyoruz o da pek umrumda değil, değil de şu ayağa kalkmayı akıl eden ilk canlıya fena ayar oluyorum. Daha sudan yeni çıkmışsın bi soluklan, ver sırtını yere. Ne olurdu yatsak çimlere, bakmasak sağa sola, bi gördüğümüz gökyüzü olsaydı, sonra yarım ömür mavi, yarım ömür yıldızlı geceler. Kar, dolu yağarsa sıçtık o ayrı. Hoş, dört-beş yüzyıla kalmaz ona da alışırdık bi şekilde. Ha bu yatıştan önce birileri yastığı da icat etse pek fena olmazdı hani.
Mülksüzlük en güzel iş! Yirmi dört yılda kendi edinimlerimle sahip olduğum hiç bişey yok diye ısrarla iddia edebilirim ama ısrar etmemi gerektirecek bi durumun olacağını da pek sanmam. Bir ara çocukken çalışmışlığım var, o sıra haftalıklarla aldığım şekerli leblebileri de saymıyorum çünkü işe hatır gönülle girmiştim, zaten yaptığım da bişey yoktu. Dişe değer, yaptığım en kayda değer şey ayak altında dolanmamaktı. Başkaları üzerinden edindiklerimden dolayı kayıplarımsa azımsanmayacak kadar; Sprite’ın enbiey yıldızları serisi teneke kutularım, asteriks ve ten-ten’lerden oluşmak üzere iki takım çizgi roman seti, bi sevgili ve uğruna bi süreliğine kaybedilmiş büyük miktarda akıl sağlığının ufak bi kısmı, tonla çakmak (çoğunluğu, içinden “ulan benim çakmağım kayıp” deyip usulca çakmaklarımı cebe indiren arkadaşlarımca), beş- on tane uçlu kalem, cüzzi bi miktar para, iki tane kol saati ve oturup uzun uzun konuşulması gereken, bizlere göre zamansız yaratana göre tam zamanında göçüp giden bi abi ve daha hatırlayamadığım bi dünya, anneme göre atılacak ıvır zıvır bana göreyse yangında ilk kurtarılacak, şey.
Mülksüzlük güzel iş dedik, güzel iş tabi. Her kaybında insan aslında aidiyetin ne de kürek bişey olduğunun azar azar da olsa farkına varmakta. Aidiyet için kullandığımız en önemli iki ödeme şekli; Para, sevgi. “Saygı da var ulan” diyip ellerini hafif nazi selamı çakar gibi, hafifse mangal yeller gibi kaldıranlar olabilir tabi ki, normaldir. Tam burda araya çok severek kullandığım bi vecize girer; Ha siktir ordan! Bu da esasında saygı denen şeyin hiç var olmadığını gözler önüne biraz da olsa serer umarım, en azından insan ilişkileri açısından. “Var ulan işte” diyenlerinize iki satır yukarı bakmanızı “saygıyla” öneririm ki bu da var dediğimiz saygının esasında ne kadar osuruktan teyyare bi şekilde bizler tarafından yaratıldığını anlamanıza umarım yardımcı olur, yok anlamadınızsa bu da en az “maymun – akıllı kuçu bobi” ikilemi kadar ilgi çekecektir.
Ödemezsen alamazsın, sevmezsen sevilemezsin! Sistemin en basit izahatı. Ha emek de var tabi ama ,zaten seve seve olmasa da başka yollardan emek sarf etmen gerekeceği için lafını etmeye pek gerek yoktur diye zannediyorum. Misal ekmek; farz etki ödemedim öyle çıkarken marketten yakaladılar ve bende şöyle bi açıklamaya giriştim : Bak güzel abim, bu ekmeği nerden aldın, fırın. Fırında bunu neyden yaptılar, un. Unu nerden aldılar ,fabrika. Fabrika bunun buğdayını kimden aldı, çiftçi. Çiftçi bu buğdayı nerden elde etti, toprak. E be daltarrak benim olanı almak için bide para mı vericektim üstüne. Beni Allah yarattı da seni zembille mi indirdiler bu dünyaya. Toprak aynı toprak, bi o kadar da çok; Alayı senin, alayı benim.”. Bence dinlemezler, dinleselerde kayda değer bulacakları tek kelime “daltarrak” olacağı için ufağından büyük çaplısına kadar geniş bi yelpazede arbede yaşamamızın olasılığı anlaşılma ihtimalimden bi hayli yüksek olacaktır.
Sevgi meselesiyse apayrı, bazen seversin karşılığında sevgi görürsün, bazen göremezsin. Bazense sevilirsin de ,ama zerre umrunda olmaz, bu arada ocağına incir ağacığını dikip, hayatının geri kalanını psikolog seanslarıyla harcayıp ve kutu kutu pense’ den kutu kutu zanax’ a dikey geçiş yapan hayatın ne holivud, ne de avrupa sinemasında ilgileri üzerine çekebileceğini pek sanmam. Bolivud’unsa bunun yerine Kama- Sutra’yı anlatan bi film çekmesini sadece ben değil, büyük bi çoğunluk zaten çok zamandır beklemekte. Tabi ki kaygılarımız tamamiyle sanatsal ve sağlıklı bi yaşam adına.
Bütün bunları yazdıktan sonra gidip yatacağım yer psikoloğumun koltuğu yerine çimler olsaydı tabi ki daha güzel olacaktı ama herkesin elinden gelen bi yere kadar. Sonuçta gidip çimlerin üstüne yatsam uzun uzun, muhtemelen “deli” diye bi belediye ekibi yollarlar üstüme. Tabi bunların olmaması için psikoloğa gidiyorum ki kimse beni deli sanmasın, sadece modern çağın sorunlarını aşmak için profesyonel yardım için para ödeyen ( bu arada zengin falan olduğumu da anlasınlar tabi, psikolog parası bu boru değil, çok daha kalını) über-modern bi insan olduğumu anlasınlar.
Bütün bunlar başıma neden geldi peki? Sırasıyla cevap vereyim; Sevdim, umursanmadım, sevildim, umursamadım, tekrar sevildim, karşılığında bende sevdim, elde etmeye çalıştığım şeyler oldu, bazılarını elde ettim bazılarını edemedim sonra elde ettiklerimden ya sıkıldım yada kaybettim. Bütün bunlar yerine gidip uzansaydım çimlere, zaten tam da büyüdüğümü fark ettiğim andaydım, tam da sudan çıkmış balığa dönmüşüm. Durup bi nefes alsam, sırtımı yere versem.
Şimdi, siz naparsınız bilemem ama ben psikoloğumun koltuğuna osurmak için yapılan yolculuğuma sağ yada sol adımlarımdan birini atarak başlamak üzereyim. Ha eğer toplu bi halde sırtları yere verip bi daha hiç kalkmayalım diyenleriniz olursa erken haber verin, öncesinde gidip bi tekel’e uğramam gerek.
14 Temmuz 2011 Perşembe
ben ruhi bey nasılım-1
şehrin sokaklarında sayısız kez gördüğünüz yada görmediğiniz ama her hâlukârda tanımadığınız biriyim(ben genelde tanınmazlık sorunsalı yaşarım)
herkes gibi insanım biraz biraz sıradan yani (insanın bunu bilmesi üzüntü verici)
ama aslında ilgi çekici biriyim 8 yaşından beri satrancta yenilmedigimi soylemişmiydim (şaşırdınız dimi)
zaten ne olduysa 8 yasından sonra oldu
8 yasındayken bir gün…
26 Aralık 2010 Pazar
kefeler,kürekler,kafalar...
Elindekidir kefeye koydugun;her seferinde avuc avuc.Her gün bi kac avuc koyabilecek güç var bünyede daha fazlası degil.Kurekle doldur deseler kurek yok;kurek verirler eline kurege yetecek takat yok.Bel agrısıdır her gun cektigin aslında.Sahi avuclamak ne zaman bu kadar yordu insanı.Sonradan fark edersin;dersin "benim ellerde kurek gibiymis yahu".Ondandır heralde günlük bel agrıları.Elindekini verdin,ardında bıraktıklarını istediler.Ardında bıraktın bile bile,yinede kıramadın ardından aldın attın önlerine.Kurekle babam kurekle.Yoruldun,fırlattın kuregi "eeeeeh skerler lan" cektin soyle icten icten.Kuregi kafaya isabet ettirmissin güya,farkında degilsin.Yatarsın gozlerini kapatırsın,oyle bi gulumsersin belki yada bi sucluluk duygusu kafa-kurek iliskisinden gelen,olmadı bi bosvermislik coker ustune,kafan rahat degildir yinede uyursun.Sabahın sana kurumus çapaklar sunacagını bile bile gülümsersin.
Gel-Git
24 Aralık 2010 Cuma
bir atın hikayesi-3
6 Ekim 2010 Çarşamba
fikri hür vicdanı hür denemeler no.2
29 Eylül 2010 Çarşamba
Ruhi ' nin istifası...

bütün saçmalıklarınız sizin olsun...bütün kişisel gelişim zırvalarınız cebinizde kalsın abiler...guuuggle'lardan bulup panolara astiginiz o en berbat haliyle cevrilmis kisisel gelisim'le alakalandirmaya calistiginiz o filozoflarin sozleride sizde kalsin...hedef hedef hedef disiplin caliskanlik v.s degilmi alın onlarda sizde kalsin butun hedeflerinn en 12 sine cuneyt arkın oklariyla yol alin siz...o koltuklarin golgelerine siginmis koltuklarin golgelerinden korkan o her gordugumde gulmemek icin zor dayandigim o dünyalarin hepsi sizin olsun...alın o boktan kitap diye tasidiginiz birbirinize ove ove bitiremediginiz birbirinin aynısı kitap serilerinizde...hepsi sizin olsun ben eski kendimi seciyorum...
cay'dan anlamayan adamla ne konusulur-ki zaten Murat
cay ocaginda ne isin var diyen adamlarla konusulurmu memleket meselesi sen soyle...
haldan anlamayan insanlıktan anlarmı be oğlum...
şiir bilmeyen insanı ne bilsin...
aslında merak etmiyor degilim biliyormusun bunlar nasil bu hale geliyor?hic mi kardesiniz dostunuz olmadi su hayatta hic mi mahalle kavgalarinda , maclarinda birimiz hepimiz hepimiz birimiz demediniz hic mi bir orgut kurup meyva araklamadiniz ?nasil bir evrim sonucu salt cıkarınızı dusunmeden selam bile veremez oldunuz...
yok oglum yok ölürüm lan ben sizinle kalsam ihanetin en buyugunu yasarim...size inanan biri olmaktansa şiire inanırım oglum ben sizi dinlemektense bir kosede dinlenirim...hergun sizin gibi olmaktansa zoraki selamlardansa ictenlikle kedilere selam veririm eskisi gibi vapur düdüklerine eslik ederim mendilci cocuklarin gozlerindeki yasamı severim alayınıza ve alayımıza ettigi o kallavi kufurleri duyarim...
yasanmaz oglum aranizda bu oynadiginiz rollerin hepsi sizin olsun "şöyle kuvvetlice bir hassiktir cekeyim" bu istifa benim olsun.

