Sayfalar

22 Ekim 2012 Pazartesi

Tatlı Dillim, Güler Yüzlüm


O geldi, “Duydun mu Neşet Ertaş ölmüş.” dedi. Ağzım ve gözlerim muhteşem bir uyum içerisinde sonuna kadar açılmış ve öyle kalmıştı. İnsan, ağzı açık kalınca iki şey yapabilir, ya ha siktir diyecektim yada susacaktım. Sustum. “Ayyyy çok üzüldüm” dedi, halbu ki onu hiç Neşet Ertaş mırıldanırken bile görmemiştim daha önce. Sanırım haberi de  tivitırdan, zamanının çoğunu vakfettiği, evveli olup sonu gelmeyen takipçilerinden öğrenmişti. Ve devam etti “Gerçekten yıkıldım yani, ışık içinde yatsın". Bir insanın sabrını taşırmak ince iştir ancak marifet gerektirmez. Bir insanı sinirlendirebilirsiniz, yumruklarını sıkmasına, dişlerini gıcırdatmasına neden olabilirsiniz ama sabrının taşmasına sebep vermek, bardaktan dökülmesine, etrafı batırmasına yol açmak ince iştir. Tüm bunlara sebep olmak için bazen sadece kendiniz olmanız yeterlidir. “Saçma sapan konuşma, ışık içinde yatsın ne demek. Biri gömülürken mezarına en fazla tesbih atılır, senin olan bişeyler atılır, yanından ayırmaya bile kıyamadığın bir şeyden vazgeçilir. Hiç kimsenin, başka birinin mezarına florasan lamba yada ışıldak atacağını sanmam, hele  ki Neşet Ertaş’ınkine. En fazla biri gelir, bağlamasını dizinde kırar, mezara usulca bırakır sonrada dua bile okuyamadan çeker gider.” . Tüm söylediklerimden tek anladığı “Saçma sapan konuşma” kısmı olmuştu. Güya o gün çok güzel geçecekti. Bir aydan sonra ikimizde ilk defa boş günümüzü birbirimize denk getirebilmiştik. Herşey planlanmıştı, önce güzel bi kahvaltı yapacaktık, o bana çok ekmek yediğimi, ben ona ekmek yemeden doyamadığımı söyleyecektik. Açık büfe’nin ancak sonuna yetişebildiğimizden, kalan son yeşil zeytini biz alacaktık ve her ne kadar yeşil zeytini çok sevsem ve genelde almaya param yetmese bile son zeytini onun yemesine müsaade edecektim. Sonra sinemaya kadar yürüyecektik, elele.  Çocukken abimin üzerimde işkence metodu olarak kullandığı korku türü filmlerden her ne kadar nefret etsemde sırf o filmi aylardan beri bekliyor diye en kallavisinden bi korku filmini izleyecektik. O korktuğu sahnelerde bana sarılacaktı, ben korktuğumu belli etmemek için salonun karanlığından yardım alacaktım fakat yinede koltuğumda kaskatı kesilecektim, o ise bunu “Bana zaman ayıramıyo ama sporunu eksik etmiyo” olarak yorumlayacaktı. Yine de, her korktuğunda , kolum onun sarılabilmesi için tam yerinde, vazife bilinciyle bekliyor olacaktı. Ama olmadı. “Ne diyosun be” dedi.  “O kadar  zamandır bi günü bile beraber geçiremiyoruz ve buluştuğumuzda söyleyeceğin ilk şey bu mu?”. Halbuki ilk kurşunu o sıkmıştı. Bu tip tasdik sorularını hiç bi zaman anlayamamışımdır. Uzun bi zaman, böyle soruları soranların benimle gizliden gizliye dalga geçtiğini düşündüğüm bile olmuştu. Tanıştığımız günden bu yana sıkça yaşadığımız suskunluk anlarından birini daha tecrübe edişimiz ve dişlerimi gıcırdatışım sonrasında sorusunu tekrar etti. Cevap istiyordu ama cevap vermekten çok sıkılmıştım, susmak istiyordum. Kimse konuşmasın, martılar simit istemesin, arabalar çalışmasın, rüzgar esmesin, dallar birbirine vurmasın, karşıdan gelen turistler, adres sormak için, ingilizce bilip bilmediğimi sormasın, çocuklar bile yürürken ellerinden tutmak zorunda oldukları annelerine birşeyler aldırmak için avazları çıktığı kadar bağırmasın, ağlamasın istiyorum ki zira günümüzde çocukların neredeyse tek yaptığı şey birşeyleri ağlayarak istemek. Sanırım bazı çocuklar “ağlamayana meme yok” sözünü çok ciddiye alıyorlar. Sorusunu üçüncü defa tekrarlaması işlerin hiç iyi gitmeyeceğini anlamam için yetmişti çünkü o zamana kadar hiç birşeyi iki defadan fazla tekrarlamamıştı. Bir dediğini iki ettirmeyecek kadar mükemmel olamasam da hiç bir zaman üçletmemiştim, o zaman kadar. Ancak durumumu anlamalıydı, en azından anlayabilmek için kendisini zorlamalıydı. Eğer bir soru soracaksa, bunun için olmalıydı, hesap sormak için değil. O anda kafamın içinde zamanın en popüler grubu ilk konseri için Türkiye’ye gelmişti ve üç tarafı denizlerle çevrili memleketimizi yıllardan beri zaptettiklerini düşündüğüm tüm 15-17 yaş çağındaki kızlar, bir yandan  büyük bir izdiham yaratarak hayranı oldukları grubun sahne almasını beklerken bir yandan da ,insanüstü bir güçle,  “aylavyu” pankartlarını bir an olsun yorulmadan havada tutuyor ve grubun içinde en çok beğendiği çocuğu ilk defa, kanlı canlı gördükleri anda gözyaşlarına nasıl hakim olunacağı kaygısıyla,tezahüratlar ve çığlıklar içinde bekliyorlardı. O ise tam karşımda hala cevap istiyordu. Dedim ya ilk kurşunu o sıkmıştı ancak yine de istediği cevabı heme almalıydı. Hem de silahı olabileceği en umursamaz şekilde yüzüme doğrultmuştu. Bakkala parayı uzatıp, “iki ekmek, bi süt” der gibi. Böyle olmamalıydı. Dengi dengimize çalıyor olmalıydık aslında, tüm toplumsal deyişler  bizi doğruluyor olmalıydı. Fakir kız, fakir oğlan'dık, birbirimizin olmalıydık, birbirimize tam uymalıydık. Tüm koronun içinde aksayan tek ses biz olmamalıydık, maestro öfke dolu gözlerini bize dikmemeliydi . Bizi, kendine has tüm doğruları ve gerçeklikliğiyle bugünlere kadar getirmiş olan topluma en azından bu kadarını borçluyduk ancak sigarayı bile borca alan insanlardan bu kadar büyük bir borcu ödemesini beklemek de çok mantıklı değildi zaten. Sokağa her çıkışımızda, kentin tüm nüfusuyla, danışıklı durumlar içinde buluyorduk kendimizi ama asla döğüş değildi bunlar çünkü modern insan kaba kuvvete inanmazdı ve hepimiz kendimizi ve hiç tanımadığımız birbirimizi zamanımızın çağdaşları sayabilirdik kolaylıkla.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hüstın Bi Problemimiz Var: Büyüyoruz

Rutine bağladık yine, yak bi cıgara. Devlet baba onsekiz diye belirlemiş olsa bile büyümenin yaşı belli değil usta. İnsan ne zaman öleceğinin farkına varır hah işte o zaman büyümüştür artık. Ondan öncesinde omuzları dik tutmanın bi gereği yoktur çünkü zaten çocukluğun getirdiği aymazlıktan dolayı diklerdir hep. Bu farkındalıktan sonraysa sürekli bi dik durma çabaları, sonrası kamburluk, kireçlenme falan filan.

Maymundan mı yoksa akıllı köpek bobiden mi geldik hiç de umrumda değil, esasında nerden geldik nereye gidiyoruz o da pek umrumda değil, değil de şu ayağa kalkmayı akıl eden ilk canlıya fena ayar oluyorum. Daha sudan yeni çıkmışsın bi soluklan, ver sırtını yere. Ne olurdu yatsak çimlere, bakmasak sağa sola, bi gördüğümüz gökyüzü olsaydı, sonra yarım ömür mavi, yarım ömür yıldızlı geceler. Kar, dolu yağarsa sıçtık o ayrı. Hoş, dört-beş yüzyıla kalmaz ona da alışırdık bi şekilde. Ha bu yatıştan önce birileri yastığı da icat etse pek fena olmazdı hani.

Mülksüzlük en güzel iş! Yirmi dört yılda kendi edinimlerimle sahip olduğum hiç bişey yok diye ısrarla iddia edebilirim ama ısrar etmemi gerektirecek bi durumun olacağını da pek sanmam. Bir ara çocukken çalışmışlığım var, o sıra haftalıklarla aldığım şekerli leblebileri de saymıyorum çünkü işe hatır gönülle girmiştim, zaten yaptığım da bişey yoktu. Dişe değer, yaptığım en kayda değer şey ayak altında dolanmamaktı. Başkaları üzerinden edindiklerimden dolayı kayıplarımsa azımsanmayacak kadar; Sprite’ın enbiey yıldızları serisi teneke kutularım, asteriks ve ten-ten’lerden oluşmak üzere iki takım çizgi roman seti, bi sevgili ve uğruna bi süreliğine kaybedilmiş büyük miktarda akıl sağlığının ufak bi kısmı, tonla çakmak (çoğunluğu, içinden “ulan benim çakmağım kayıp” deyip usulca çakmaklarımı cebe indiren arkadaşlarımca), beş- on tane uçlu kalem, cüzzi bi miktar para, iki tane kol saati ve oturup uzun uzun konuşulması gereken, bizlere göre zamansız yaratana göre tam zamanında göçüp giden bi abi ve daha hatırlayamadığım bi dünya, anneme göre atılacak ıvır zıvır bana göreyse yangında ilk kurtarılacak, şey.

Mülksüzlük güzel iş dedik, güzel iş tabi. Her kaybında insan aslında aidiyetin ne de kürek bişey olduğunun azar azar da olsa farkına varmakta. Aidiyet için kullandığımız en önemli iki ödeme şekli; Para, sevgi. “Saygı da var ulan” diyip ellerini hafif nazi selamı çakar gibi, hafifse mangal yeller gibi kaldıranlar olabilir tabi ki, normaldir. Tam burda araya çok severek kullandığım bi vecize girer; Ha siktir ordan! Bu da esasında saygı denen şeyin hiç var olmadığını gözler önüne biraz da olsa serer umarım, en azından insan ilişkileri açısından. “Var ulan işte” diyenlerinize iki satır yukarı bakmanızı “saygıyla” öneririm ki bu da var dediğimiz saygının esasında ne kadar osuruktan teyyare bi şekilde bizler tarafından yaratıldığını anlamanıza umarım yardımcı olur, yok anlamadınızsa bu da en az “maymun – akıllı kuçu bobi” ikilemi kadar ilgi çekecektir.

Ödemezsen alamazsın, sevmezsen sevilemezsin! Sistemin en basit izahatı. Ha emek de var tabi ama ,zaten seve seve olmasa da başka yollardan emek sarf etmen gerekeceği için lafını etmeye pek gerek yoktur diye zannediyorum. Misal ekmek; farz etki ödemedim öyle çıkarken marketten yakaladılar ve bende şöyle bi açıklamaya giriştim : Bak güzel abim, bu ekmeği nerden aldın, fırın. Fırında bunu neyden yaptılar, un. Unu nerden aldılar ,fabrika. Fabrika bunun buğdayını kimden aldı, çiftçi. Çiftçi bu buğdayı nerden elde etti, toprak. E be daltarrak benim olanı almak için bide para mı vericektim üstüne. Beni Allah yarattı da seni zembille mi indirdiler bu dünyaya. Toprak aynı toprak, bi o kadar da çok; Alayı senin, alayı benim.”. Bence dinlemezler, dinleselerde kayda değer bulacakları tek kelime “daltarrak” olacağı için ufağından büyük çaplısına kadar geniş bi yelpazede arbede yaşamamızın olasılığı anlaşılma ihtimalimden bi hayli yüksek olacaktır.

Sevgi meselesiyse apayrı, bazen seversin karşılığında sevgi görürsün, bazen göremezsin. Bazense sevilirsin de ,ama zerre umrunda olmaz, bu arada ocağına incir ağacığını dikip, hayatının geri kalanını psikolog seanslarıyla harcayıp ve kutu kutu pense’ den kutu kutu zanax’ a dikey geçiş yapan hayatın ne holivud, ne de avrupa sinemasında ilgileri üzerine çekebileceğini pek sanmam. Bolivud’unsa bunun yerine Kama- Sutra’yı anlatan bi film çekmesini sadece ben değil, büyük bi çoğunluk zaten çok zamandır beklemekte. Tabi ki kaygılarımız tamamiyle sanatsal ve sağlıklı bi yaşam adına.

Bütün bunları yazdıktan sonra gidip yatacağım yer psikoloğumun koltuğu yerine çimler olsaydı tabi ki daha güzel olacaktı ama herkesin elinden gelen bi yere kadar. Sonuçta gidip çimlerin üstüne yatsam uzun uzun, muhtemelen “deli” diye bi belediye ekibi yollarlar üstüme. Tabi bunların olmaması için psikoloğa gidiyorum ki kimse beni deli sanmasın, sadece modern çağın sorunlarını aşmak için profesyonel yardım için para ödeyen ( bu arada zengin falan olduğumu da anlasınlar tabi, psikolog parası bu boru değil, çok daha kalını) über-modern bi insan olduğumu anlasınlar.

Bütün bunlar başıma neden geldi peki? Sırasıyla cevap vereyim; Sevdim, umursanmadım, sevildim, umursamadım, tekrar sevildim, karşılığında bende sevdim, elde etmeye çalıştığım şeyler oldu, bazılarını elde ettim bazılarını edemedim sonra elde ettiklerimden ya sıkıldım yada kaybettim. Bütün bunlar yerine gidip uzansaydım çimlere, zaten tam da büyüdüğümü fark ettiğim andaydım, tam da sudan çıkmış balığa dönmüşüm. Durup bi nefes alsam, sırtımı yere versem.

Şimdi, siz naparsınız bilemem ama ben psikoloğumun koltuğuna osurmak için yapılan yolculuğuma sağ yada sol adımlarımdan birini atarak başlamak üzereyim. Ha eğer toplu bi halde sırtları yere verip bi daha hiç kalkmayalım diyenleriniz olursa erken haber verin, öncesinde gidip bi tekel’e uğramam gerek.

14 Temmuz 2011 Perşembe

ben ruhi bey nasılım-1

bendeniz ruhi sizinle daha önce tanışmıştık yanılmıyorsam (ben genelde yanılırım biraz )
şehrin sokaklarında sayısız kez gördüğünüz yada görmediğiniz ama her hâlukârda tanımadığınız biriyim(ben genelde tanınmazlık sorunsalı yaşarım)
herkes gibi insanım biraz biraz sıradan yani (insanın bunu bilmesi üzüntü verici)
ama aslında ilgi çekici biriyim 8 yaşından beri satrancta yenilmedigimi soylemişmiydim (şaşırdınız dimi)
zaten ne olduysa 8 yasından sonra oldu
8 yasındayken bir gün…

26 Aralık 2010 Pazar

kefeler,kürekler,kafalar...

Uyanırsın;sabahın digerlerinden bi farkı yoktur.Oysa her gece marifetmis gibi gulumsersin yarının ne gibi hezeyanlar getirecegini bilmeden.Bİldigin uyanırsın iste oyle hevesle,neseyle falan da degil;gözünde uyumaktan kuruyan çapakları silerek güne baslarsın.Saatler cok gec olmus.Günes batmıs,sen daha yeni aydınlanırsın.İlk sigarayla gün baslar.Aptal gel-gitlerdeyken kafadaki yüz bin milyon nöron sen ac karnına ictigin sigaranın bogazını sikmesini bekleyedurursun.Her nefes ne kazandırır bilmeden aksam bes haberlerini seyredersin.Bi bucuk ton amonyumnitrat calınmıs,gotunde patlatsalar umrunda olmaz.Geriye biriktirdikleri,bıraktıklarındır kafayı bi hoş yapan.Aslında doludur dolu olmasına ammaaa hepsi birbirine girdigindenmidir nedir bos gelir kafanın ici sana.

Elindekidir kefeye koydugun;her seferinde avuc avuc.Her gün bi kac avuc koyabilecek güç var bünyede daha fazlası degil.Kurekle doldur deseler kurek yok;kurek verirler eline kurege yetecek takat yok.Bel agrısıdır her gun cektigin aslında.Sahi avuclamak ne zaman bu kadar yordu insanı.Sonradan fark edersin;dersin "benim ellerde kurek gibiymis yahu".Ondandır heralde günlük bel agrıları.Elindekini verdin,ardında bıraktıklarını istediler.Ardında bıraktın bile bile,yinede kıramadın ardından aldın attın önlerine.Kurekle babam kurekle.Yoruldun,fırlattın kuregi "eeeeeh skerler lan" cektin soyle icten icten.Kuregi kafaya isabet ettirmissin güya,farkında degilsin.Yatarsın gozlerini kapatırsın,oyle bi gulumsersin belki yada bi sucluluk duygusu kafa-kurek iliskisinden gelen,olmadı bi bosvermislik coker ustune,kafan rahat degildir yinede uyursun.Sabahın sana kurumus çapaklar sunacagını bile bile gülümsersin.

Gel-Git

Çocuk dediler;değildim ki.Sakallarım vardı benim kesmemi istedikleri.Daha bi güzel olurmuşum öyle söylediler.Aynaya baktım sakallarım yoktu ki benim.Daha o kadar büyümemisim meğersem.Aklım takılmıs bundan beş altı yıl öncesine.Daha tüyleri yeni terleyen bi çocukmusum meğersem.Dedim ya aklım takılmıs orda.Günü yaşa dediler,adam ol dediler biraz önce çocuksun diyenler.Fark ettim;onlar da bilmezmiş ne dediklerini.Öylesine günü yaşar,lafını söylermiş onlar da.Baktım arkaya;güzel yerde de kalmışım hani.Kime göre güzel dediler.Şöyle içli içli bi "hassktr ordan" çekesim geldi,demedim.Öylesine yaşamlarında kalsınlar istedim.Yürüdüm baya bi,hendekler falan vardı arkada.İçine düşmüşüm atlamaya çalışırken.Kim çıkardı,nasıl çıkardı ya da ordamıyım hala bende bilmezmişim.Yalan söylemişim çoğu kez "rahat ki burası" diye.Kesilmiş dizlerim,çizilmiş dirseklerim varmış benim.Kolumda mickey'li saatim,ağzımda sulugöz,tutarken annemin elini karşıdan karşıya geçerken,nerden geldiki bu sakallar şimdi.Dedim döneyim geriye,yine karıştırayım vişne reçeliyle yoğurdu öğle yemeği niyetine.Dolap boşmuş;ne reçel kalmış geriye ne kavanoz.Tasolarımı aradım kaybederim diye oynamaktan korktuğum,onlarıda bulamadım.Neyse deyip döndüm arkamı,eğdim başımı uygun adım ileriye doğru,bir iki bir iki yürüdüm.Çok yürümüşüm aslında kafayı kaldırınca fark ettim.Geriye dönmek istedim;fark etmeden geçilen çocukluğa,güzel şeylerin yaşandığı tüy terleten zamanlara.Döndüm sanmışım,oralara takıldığımı zannetmişim;yanılmışım.Ne artık biriktirecek tasom varmış,ne de kıvır kıvır saçlarına hasta olduğum bi hatun.Annem atmış tasolarımı çöpe,diğerini ben gömmüşüm toprağın en dibine.Sonra yalandan bi masal tutturmuşum kendime.Anlattıkça dalmışım,daldıkça uyumuşum.

24 Aralık 2010 Cuma

bir atın hikayesi-3

Piiuuuuuuuuu tamı tamına 213 gün olmuş.Bu 213 gün içerisinde beynimin ambele olduğuna mı bakarsın, felek mi dersin karma mı dersin ne dersen de, o namussuza 72 kere sövdüğüme mi bakarsın ( sende bilirsin ki 72nin sonu yok) . Ha belki de felek benden başkası değil di ona daha karar veremedim ama bu söylem, hayatımın en büyük ambelesini bu konuda yaşamadığım anlamına da gelmez.
Çok şey yaptım bu 213 günde. çok içtim can yücel'le, cemal süreyya'yla. Cemal'le içmesi ayrı dert, zaten can'la her içişimizde kendimizi acilde bulduk her gecenin sonunda. İçinçe sapıtıyor pezevenk. Beşinci kadehten sonra anneme falan küfretmeye başladı ilk seferinde, "Bak ayıp oluyo" dedim dinlemedi, bende verdim beline odunu. Sonuncusunda kırdım ağzını birbirine karışmış ak saçına, sakalına bakmadan. Ha cemal'le içmelerimiz ayrı bi mevzu. Kendime vakur bi hava kazandırıcam diye sigarasını tuttuğu eline kafasını dayayıp dayayıp içmeler falan. İçince hesabı ödemeyi unutmalar. En kötüsü de her seferinde kıyamayıp "dur abi ben bi taksi çağrayım" dedikten sonra taksi parasını da bana ödettirmesiydi. İflasın eşiğine getirdi eşşolusu bir ayın sonunda. Getirdi getirmesine de en güzel kelamı da o etti kafası 72ye ulaştığı bi zaman ; "İşe bak sen gözlerin de burda /Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık /İyi ki burda yoksa ben ne yapardım /Bak çocuğum kolların işte çıplak işte /Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün /Gözlerin sabahın sekizinde bana açık /Ne günah işlediysek yarı yarıya." dedi, sonra benim gözler...
İnternasyonal işlere karıştım bu süre zarfında, diplomatiğiyle de uğraştım, halk tabakasıyla da (her kesimin sevgilisi olabildim mi, o konu da fikir yürütemiyorum. Aslında fikir yürütebildiğim de söylenemez, olsa olsa emekletmektir bizimkisi. ) . Binalara baktım mesela, internasyonal binalara, ecnebi binalara. En çokta onlar yatıştırdı sanırım beynin hiç bitmeyen gel-git’lerini . Binalara ne güzel değil mi be, hepsi olduğu yerde durur, daha görmemiştir ki bir insanoğlu, bir bina olduğu yerden ayaklanıpta başka bir yere gitsin. Gitmiyolar,en çokta bundan sevdim binaları, ne kadar çimento kullanılmış, ne kadar boya harcanmış diye ayırt etmeden, ama en çokda "yauuuu bu binaya ne kadar demir kullanmışlardır acaba? " sorusunu sormadan.
İlk defa öğrendim vücudumun bu kadar kıvrak olduğunu, her gecenin sonunu sabaha bağlarken ayaklarımın birbirine dolaştığını fark edince. İlk defa acıya bu kadar dayanıklı olduğumu öğrendim, metro istasyonlarının duvarlarında kafamın yada yumruklarımın izleri duruyodur hala belki de. İlk defa bu kadar arkadaş canlısı olduğumu öğrendim, dilimi bile bilmeyen bi adamı “Noldu ki şimdi yaaaa? Napııcam ben şimdi? ” diye ahiret sorgusuna çekerken. Tabi ki bunları öğrenmem de çok büyük katkısı bulunan yüksek promilde alkole olan saygımı belirtmek boynumun borcu.
Esasına bakarsan hep bu borçlar bitirdi beni bu süre zarfında. Vefa borcu, gönül borcu, vicdanıma olan borcum falan filan. Hep bi hesaplamalar, hesaplaşmalar. Ya borcun varsa hesaplarsın, ya alacağın varsa zaten. Ben alacaklıların defterini kaybedeli çok oldu da bu borçları unutabilmek bi türlü kısmet olamadı. Bi türlü insan olamadık anlayacağın.
Bu 213 günün ortalarına denk gelir muhtemelen, cinsiyet ayrımcılığına son deyip alışveriş falan yaptım. Hatunlarda işe yarıyosa, belki erkeklerde de işe yarar dedim, e hepimiz insanoğluyuz sonuçta. Yok ama yaramadı. Bişey daha öğrendim bu vesileyle, her birimiz insan değilmişiz!
Genel olarak böyleydi hayat son zamanlarda, her güne adeta mahalle bakkalı gibi uyandım “dur bahiiiiym, hah topkekin toptancısına bu kadar borç kalmış.” der gibi. Geride kalanlarlaysa çok fazla iletişim kuramadım memleketten çıktığımdan beri. Aslına bakarsan kapıya koyulduğum günden sonra pek kimseyle iletişime girmedim,girmek istemedim, ki o sıralar hala hudutlar dahilinde bulunmaktaydım. Ha yine de dünyadan bi haber değilim. Mesela; Mahmut isyanlarda, kendince sebepleri var ki sanırım artık daha iyi anlıyorum ne demek istediğini, verdiği yada vermek istediği tepkileri. Sert olacaksın arkadaş, keseceksin bıçak gibi. Öyle “Yohh arkaaaş ben türküm çatalla eze eze ayırırım, bıçakla kesmek yerine” demeyeceksin. Afakan ve Kemal, artık işadamı onlar. Bu kadar zamanın sonrasında “Velkamturialiti” yazısının çıkışta önce son virajda olduğunu farketmek pek güzel olmasa da kotarıyolar gibi işi, e ne demiş sertab zamanında “yoluuuun başındaaa”. Davut adam olmaya başlamış iyiden iyiye. Eski hırkamızı sırtına geçirmiş, koşmalarda, uçmalarda kerata. Son olarak Mehmet. Herşeyi rayına oturttuğunu gördüğüm tek adam. Hele bir de bıyık bırakmış ki, kıllar kümesi her an dile gelip “Merhaba baaaağyanlar” diyebilir.
Melanuş’a gelince...Melanuş’u en son, hava yaklaşık 40 dereceyken gördüm.Sıcaktan “Hah bak beyin eridi, akacak şimdi kulaktan pembe pembe” deyipte yinede gülümsemeye çalıştığım zamanlar. İyi gibiydi sanki dışardan bakınca, ama içini kim bilebilir ki, ne de olsa kimsenin kimseyi dinlemek istediği de yok, zaten herşeye ya çok geç kalınmış, yada zamanlama yanlış (Dur lan,bunlar benim kafamdakiler değil ki!!!) ama yine de kimsenin kimseyi suçladığı yok, ama herkesin can sağlığı var, güzelliği var. Ha unutmadan, kapı dışarı koyulduğum zamanlara denk gelir aynı zamanda bu sıralar. Ha en son bebekken, oynadığımı bile hatırlamadığım “Geeel, geeel, geeel-Giiiit giiit giiiit” oyununu tekrar oynamamda bu zamanlara denk gelir esasında. Sanırım bu sıralara denk gelmeyen şey en son sinirlendiğim zamandır. Siparişleri eksik getiren çocuğa “Abicim niye eksik getirdin siparişi” diye çıkışıp kapıyı kapattığımda “Niye çıkıştın şimdi çocuğa gudik? ” diye kendime kızdığım zaman daha bi öncelerde kalmakta.
Komik şeylerde yaşamadım değil bu süre zarfında. Esasında bana göre komik değildi ama sanırım karşımdakine çok komik gelmiş olmalı. Bi keresinde "Dokumak zor zanaat arkadaş, şu saatten sonra dokunabileceğime ihtimal vermiyorum" demiştim, karşımdaki "Hadi ordan. " deyip kıçıyla gülmüştü, çünkü yüzüyle gülse durumun ciddiyeti bozulabilirdi. Her neyse, esas komik kısmı bu lafı ettikten sonra dokunamaz oldum. Bu yüzden gidip belediyeden engelli pasosu almayı bile düşünmedim değil ama onlarda güler (hemde kıçlarıyla) diye vazgeçtim paso fikrinden. Ha dokunmak hala mümkün değil, hala zor zanaat o başka.
Son zamanlarda yaşadığım en absürt şeyse kendi kendimin cenazesindeydim bi kabusta. Esasına bakarsan gayette saçma bi rüya. Yahu hangi manyak vasiyet bırakır “Cenaze namazımı apartman boşluğunda, ev kapısının önünde kıldırın.” diye. Herneyse, kapının önündeyim bakıyorum tabutun kapağı yarı aralık. İmam, değişiklik olsun diye kapının arkasında, tabutsa kapının önünde. İmam sordu “Nasıl bilirdiniz ahali?” diye, ses yok. Arkaya bakıyorurm ahali dediği bi tek benim. Soru karşısında afallıyorum “Nasıl bilirim kendimi? “. Canı sıkılan imam dile gelip “Ok, next question” dedikten sonra “Hakkınızı helal ediyor musunuz? ” diye soruyor, ben yine afallamalarda. Bu kadar beklemenin üstüne canı sıkılmış olmalı ki, tabuttaki öbür ben ayaklanıp “Helal olsun” deyip kapıyı...pardon tabutun kapağını kapatıyor. Uyanıyorum sonra, terden sırılsıklam olmuşum. Yorgan yere düşmüş, anlayacağın kıç açıkta. Saate bakıyorum; “Hay amk derse geç kaldım!!! ” .

6 Ekim 2010 Çarşamba

fikri hür vicdanı hür denemeler no.2

küçükken bizi konuşmamamız hakkında uyardıkları o insanlarız artık. azın göreceli bir kavram olduğunu göz önünde bulundurursak sayımız hiç te az değil. etrafınıza göz atın. kadife minderine yayılmış armut yiyen roma imparatoruna soğuk su içiren bizdik. helvadan yontulmuş putları müşriklerden çalıp ekmek arası yolluk yapanlar da  bizdik. süpriz yumurta fabrikalarına sızdık. evet. o arada rastladığın amaçsız oyuncakların hepsini biz koyduk ve derin simgesel anlamları da yok. ve belki bilmek istemezsin fakat gerçek şu ki eski sevgililerinin libidoları buzdolaplarımızda saklıydı. ayrıldığın gibi mikrodalgada ısıtıp doğal yaşam alanlarına bıraktık. peki bunları neden yaptık? elbette ki çok sağlam sebeplerim yok. toplum düşmanlığımızı dışa vurmalıydık. vicdanımız ve ahlak anlayışımız gereği şiddet içeren suçlar işleyemezdik. evet. toplum düşmanlığı ve ekspresyonizm bir melekti yavrum. durum böyleyken toplum hukukunun olduğu yerde şiddet olmamalı. birbirine denk kavramlar bir arada bulunmamalı. bulunursa ikisi birbirini götürür. x eşittir x kalır. anarşik davranışların sebebiyle kolluk kuvvetleri seni göz altına alır. mapuslara düşersin. bunu hiç istemezsin pis zenci. şimdi o elindekini yere bırak. ilk taşı günahsız olanın atması gerek lakin plastik mermiler hakkında hiçbir açıklama yapılmamış. o bölümü atlamışlar. hem paran çalınsa kime koşucan olum? karakola gideceksin biliyorum. polis senin dostun, arkadaşındır. fakat onunla fazla samimi olmanı istemiyorum. yinede sen bilirsin. bu senin seçimin. ancak seçmemeyi seçemezsin. karnım tok pasta yiyemem diyemezsin. yiyeceksin. yemezsen vatandaş değilsin. vatandaş bile olamazsan insan hiç olamazsın. ayrıca dikkat ettin mi sofradaki bütün pastalar iktidar sarısı. hiç karaşın pasta yok. sanırım hazmı zor olduğu için koymuyolar. pasta imalatçıları da listemizde. kumaşlarından bayrak yapılmasına göz yuman hayın manifaturacılar, çürük et pazarlayan haymarket zincirleri,  kronstadt’ın kruvaziyer turizmini baltalayan acentalar ve daha niceleri.liste uzun, skala wunderbar. listede bizi en çok zorlayacak olanlar ise vatan toprağını satan emlakçılar. hemde bunu örgütlü ve bilinçli bir biçimde yapıyorlar. tehlikenin farkında mısın! ne acıdır ki her ülkenin bir yüz ölçümü var ve bir dönüm bin metrekare. toprağın herhangi bir canlının kanıyla yada basınca dayanıklı drenaj sistemiyle sulanmış olması satılabilirliği gerçeğini değiştirmiyor. mülkiyeti bana ait olan ve üzerinde yaşayabileceğim bir toprak parçası yok. kültür ve dili tenzih edersek bu memleket hepimizin şiarı geçerli değil. neresi tam olarak senin yada benim? tapuda belirtilen yer. tapu yoksa babayaro. modemin yanıp sönen link ışıkları gibi kalırsın. bağlanamazsın. haymatlos olursun. o yüzden benden sana bir abi, bir kardeş tavsiyesi. paranı biriktir toprak al. yasal yollardan almanı tavsiye ederim. sahibine parasını öde. toprağını aldıktan sonra da ona olan borcunu öde. kaçmak yok. bu senin görevin. kaçarsan adam değilsin. yat dendi mi yat kalk dendi mi kalk vur dendi mi vur öl dendi mi öl. çok zor bişey değil yani.tabi.herkes birlikte, düzen içinde hareket ediyor ve neyapman gerektiğin sana söyleniyor zaten. tek ihtiyaçları olan şey omuriliğin. gerisi teferruat. evet biliyorum. bunlar saçmalık. aslında seksen yıl boyunca eğitim ve medya araçlarını kontrol etme hakkını bize verirsen fikirlerimizi benimseyebilirsin. şimdilik tahrip gücü yüksek bomba kıvamında bir karşı kültür yaratamıyoruz elbet. ortak aklın ötekileştirdiği ve göstermelik seçimler sunarak mutabık olmaya zorladığı herkesin yaptığı gibi sadece biraz, bir şekilde, bir tür kendimiz olmaya çabalıyoruz. yoktuk,varız,yok olacağız. saat geç oldu. şimdi kapanış ve imparatorluk marşı.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ruhi ' nin istifası...


bütün saçmalıklarınız sizin olsun...bütün kişisel gelişim zırvalarınız cebinizde kalsın abiler...guuuggle'lardan bulup panolara astiginiz o en berbat haliyle cevrilmis kisisel gelisim'le alakalandirmaya calistiginiz o filozoflarin sozleride sizde kalsin...hedef hedef hedef disiplin caliskanlik v.s degilmi alın onlarda sizde kalsin butun hedeflerinn en 12 sine cuneyt arkın oklariyla yol alin siz...o koltuklarin golgelerine siginmis koltuklarin golgelerinden korkan o her gordugumde gulmemek icin zor dayandigim o dünyalarin hepsi sizin olsun...alın o boktan kitap diye tasidiginiz birbirinize ove ove bitiremediginiz birbirinin aynısı kitap serilerinizde...hepsi sizin olsun ben eski kendimi seciyorum...

cay'dan anlamayan adamla ne konusulur-ki zaten Murat
cay ocaginda ne isin var diyen adamlarla konusulurmu memleket meselesi sen soyle...
haldan anlamayan insanlıktan anlarmı be oğlum...
şiir bilmeyen insanı ne bilsin...

aslında merak etmiyor degilim biliyormusun bunlar nasil bu hale geliyor?hic mi kardesiniz dostunuz olmadi su hayatta hic mi mahalle kavgalarinda , maclarinda birimiz hepimiz hepimiz birimiz demediniz hic mi bir orgut kurup meyva araklamadiniz ?nasil bir evrim sonucu salt cıkarınızı dusunmeden selam bile veremez oldunuz...

yok oglum yok ölürüm lan ben sizinle kalsam ihanetin en buyugunu yasarim...size inanan biri olmaktansa şiire inanırım oglum ben sizi dinlemektense bir kosede dinlenirim...hergun sizin gibi olmaktansa zoraki selamlardansa ictenlikle kedilere selam veririm eskisi gibi vapur düdüklerine eslik ederim mendilci cocuklarin gozlerindeki yasamı severim alayınıza ve alayımıza ettigi o kallavi kufurleri duyarim...

yasanmaz oglum aranizda bu oynadiginiz rollerin hepsi sizin olsun "şöyle kuvvetlice bir hassiktir cekeyim" bu istifa benim olsun.

15 Eylül 2010 Çarşamba

fikri hür vicdanı hür denemeler no.1

şimdiye kadar hiçbir valilik konağına zarar vermişliğim yok. penceresine taş bile atmadım. atsaydım ne olurdu. kötü şeyler olurdu. neden? çünkü o silahların içindeki mermi yasal ve kalibresinin hiçbir önemi yok. rahmetliye öykünüp enternasyoneli basmak gibi bir niyetim de yok. anarşi şimdilik hobi olarak zuhur ediyor beynime. neyse ki sinirlerimi kontrol altına almayı altı yaşımdayken geçirdiğim nevrotik kamyon parçalama eylemlerinden sonra öğrendim. çevreye saçtığım plastik tekerlek parçaları sebebiyle kamu yararı gözetilerek kamyon parçalamam sakıncalı görüldü. ikinci celp kağıdını takiben mahkemem yapıldı.yaşım dolayısıyla cezai hükmüm hafifletildi.sekiz ortalı kareli harita metod defterini doldurana kadar adalet mülkün temelidir yazdım.halbuki senin de bildiğin gibi, ademoğlunun yerleşik hayata geçme sürecinde mağarasını bırakıp uçsuz bucaksız çayırlara göz dikerek çitle çevirip “aha buralar benim oldu” diyen açgözlü hipnetor, mülkiyet hırsızlıktır. evet. ilk devlet sahibi olarak bu sözüm sanaydı. fakat fazla üzerine varmıyorum. başlattığın akımın doğası gereği muhtemelen petrol olmuşsundur. şüphesiz ki meseleye uyanan bir garibanın zihninde pardıldayan “lan!” ünlemi sonrasında devlet terörünün ilk örnekleri de görülmüştür. belki neandertaller soykırıma uğradıkları için yoklar. sorun şu ki küçük burjuva olabilseydim bunları asla düşünmezdim. biraz para biriktirmem lazım. bi dükkan açardım iyi kötü yükseltirdim kar marjımı. plazma tivi, split klima, robdöşambır derken sadece karşı komşunun bahçesindeki çimlerin neden daha yeşil olduğunu sorgulardım. yaz gelince rus çarı gibi sıcak denizlere inme hayali.sosyal demokrat tavırlar.bor madenleri.picasso reprodüksiyonları.hemen kızma hafız.fiş kesmeyerek falan anarşiyi hobi olarak yine devam ettirirdim. bu bir ikiyüzlülük mü? bittabi.şimdilik sovyet sınırına kadar durmaksızın çekilen halaylara, düşük viteslerde tırmanılan ötüken yokuşlarına, açık alınlara yapıştırılan paralara, o son birayı içmeyecektik bakışlarına, yanık sesli führere ve hatta ingiliz muhipleri cemiyetine karşı eylemlerimiz sürüyor. gidiyorum. kelimelere dönüp geri geleceğim.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

tırt öyküler serisi no.1

kaldırımlar tekrar boyanıyor.yeşilin tonunu yine tutturamamışlar.sahi renkleri kim seçer? bana asla sorulmadı .şu kalabalığa bak.sıcağı ne kadar da çok seviyorlar.sanırım güneşe tapınmaları  eski mısırdan kalma bir alışkanlık.haksız sayılmazlar.ne de olsa üçbin yıl boyunca güneşe taptılar.evet.evrimin silemediği izler hala var.neyse.dikkatimi toparlamalıyım.otobüsü kaçırmak istemiyorum.manhattanda da birtakım işleri halletmek için çarşıya gidiliyor mu acaba? klimalı bir cipin içinde olmayı yeğlerdim gerçi.benim gibilerin hiç cipi olmuş mudur?cip alsalar bu bir ihanet olur muydu? kompradorlaşma süreci ciple mi başlar? kropotkin kırkaltı derecede halk otobüsü bekleyeceği bir zaman diliminde yaşasaydı aile mirasını reddetmezdi.birini seçmem gerek.halk otobüsü.halkın otobüsleri.çok devrimci bir tanımlama gibi geliyor önce. seçmem gerek ama çoktan seçmeli bir durumum yok.elim cebime mecburiyetimden uzanıyor.manyetik kartımı tefekkürle kavrıyorum.birlirayetmişkuruşluk seçimim beni hem pis kompradorlardan hemde yüzmilyor liralık bir borçtan kurtarıyor.ulan varya.ben bu çakallıkla sistemin ağına düşmem.yolculuğum çetin ve zorlu.kafkaesk ve arabesk.tek eşi kaybolmuş çoraplarımı arıyorum.hayır.tek eşi kaybolmuş çoraplarım zaten çekmecemde.tek eşi kaybolmuş çoraplarımın kaybolan eşlerini arıyorum.tabi bu geçici bir iş.gerçek bir iş bulana kadar.yalan söyledim.gerçek bir işim var ama memnun değilim.

otobüste dostum halid in valid (ona böyle seslenmemi ister) ile karşılaşıyorum. “vay halid attan inip halk otobüsüne binilir mi” diyorum.mahçup oluyor.üzerine fazla varmıyorum. yüzündeki ifadeyle zihnimdeki koyu muhabbete girmeye çalıştığını anlıyorum.konuşmaya başlamadan önce hep boğazını temizler.”halid” diyorum “çok iyi para kazansam acaba vazgeçer miyim? mojitoya değilde molotofa meylim fakirlikten midir? halbuki her ikiside kokteyldir”. “hayır” diyor “insan kesesindeki denara aldırmadan inandığı şeyler için savaşır elbet”, “halid” diyorum “malım mülküm olsa koyverecekmişim gibi geliyor.zamanla inancım azalacakmış gibi geliyor”. “zamanla azalan tek şey kurşunkalemdir” diyor büyük kumandan “ulan halid la ilahe” diyorum. halid şaşırıyor.“şaşırma olum gerisi yok,sadece la ilahe” diyorum.sırıtıyor.gülüşüyoruz.eski moda şapkasına rağmen iyi adamdır halid.aynı dilde selamlaşıyoruz.durakta iniyorum.
vitrininde birkaç orjinal cd, ikinci el cep telefonları ve bilumum aksesuar bulunan dükkan dikkatimi çekiyor.yoldaşlar mobile ve music center.içerideki üç kişi etrafa yaydıkları karbonmonoksit yüklü dumanın hararetinde tartışmakta. “gençler” diyorum.içeri girdiğimi ses dalgalarım sayesinde farkediyorlar. “dede efendinin yeni cdsi geldi mi?” .üçüde kafalarını aynı yöne çevirip uzaklara bakıyor.”bizde sadece devrim marşları bulunur” diyor keçi sakal.yalancılar ve küçük burjuvalar.arkaplan kızıllaşmaya başlayınca usul usul uzaklaşıyorum.

karnım aç.yeni açılan kır pidecisi ve iğreti afişleri.şu şarapçı tipli garson siparişlerimi alırken düşünceli gözüküyor.iki patatesli söylüyorum.ardından garsonun hem patron hem aşçı hem de kasiyer olduğunu farkediyorum.sadece sahibinin çalıştığı işletmelerden her zaman şüphe etmişimdir. karbonhidrat ve nişasta mikrodalga fırında ısıtılıp önüme getiriliyor.”abi” diyor patron çatalımı uzatırken “sana birkaç kart versem de eşe dosta dağıtsan.malum yeni açıldık.kabul edersen ayranın benden”.çakal.kabul ediyorum.beleş ayran.kartvizitleri çıktıktan sonra çöpe atmam etik olarak doğru değil.göt cebinde yoğrularak eğrileşmiş deri cüzdanından bir tomar kağıt çıkartmaya çalışıyor garson.başarısız hamlesini müteakip masaya seriliyor hepsi. bonaparté faizsiz bankacılık. samsa haşere ilaçlama.orta asya evden eve nakliyat.sonunda. “galaksinin sonundaki kır pidecisi”.şark kurnazlığıyla uzatıyor. “çok iyi düşünmüşsün” diyorum.

saçlarımı kestirmem lazım.her zamanki gibi posbıyığa gidiyorum.bu sefer kararlıyım.üç numara saçlarımla bumbastik karizma halimi düşlüyorum.benim kız hayran olucak lan.suratında falçata yarası gibi duran gülümsemesiyle ”hoşgeldin abi” diyor posbıyık.”hoşbulduk nihilist berber” diyorum.”abi şöyle konuşma esnaf içinde adım çıktı” diyor.”ne var lan çıktıysa çıktı kes bakalım üç nümero hatunun aklını alıcam” diyorum “ oo abi hayırlı olsun yeni manita mı yaptın” diyor posbıyık. “aslında hatuna tam açıldım sayılmaz ama yengen olması an meselesi” diyorum ve ekliyorum “ama birgün bitecek olması beni başlamaktan alıkoyuyor”. “ne yani abi gemi batıyor diye filmi izlemeyecek miyiz? herşey nasıl başladıysa öyle de bitebilir” diyor posbıyık.bu laflarına bir anlam veremiyorum.her paragrafında mutlaka manasız birkaç cümle var. “akıllı ol olum bak metaforlarına kızı katma.yine de yengen sayılır” diyorum.posbıyık elindeki aleti kapatıp “tamam abi sıhhatler olsun” diyor. aynaya bakıyorum.hayalimdeki karizmam beni altı yaşıma götürüyor.kafamın şambrelimsi geometrisiyle tekrar yüz yüze kalıyorum.kulaklarım kepçe ve sümüğüm akıyor.yıllar insana karizma kazandırmıyormuş demek ki.kendi tipimi kendime yediremiyorum. “ulan naptın” diyorum hiddetle. “abi kes dedin kestim gayet iyi oldu bence” diyor posbıyık. “peki ben aynaya baktığımda niye öyle düşünmüyorum?” diyerek retorik sorumu gümbürtediyorum.posbıyık açıklıyor “abi aynaya bakmıyacaksın, boşluğa bakıcaksın boşlukta sana geri bakacak”. duraksıyorum.boşluğa bakıyorum.boşluğa bakıyorum ama boşluk bana bakmıyor.posbıyık sırıtıyor.hayınsın niçe.zalımsın niçe.sinirleniyorum.gölgelerin gücü adına girişiyorum.

acildeki sedyeler çok rahatsız.yediğim dayağın etkisi henüz taze.yüzümdeki kaslar bağımsız olmak istiyor.hemşire acıyarak gülümsüyor.doktor steteskopuyla yaklaşıyor.
”doktor söyle bana ne kadar ömrüm kaldı?”
“beş”
”beş ne doktor beş hafta mı beş ay mı beş yıl mı?”
“dört”
“üç”
“iki”
“bir”.