Sayfalar

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Orospu Sarısı

bana kendinizi anlatmayın bayım

çünkü siz de

yabancısınız kendinize

delicesine inandığınız uçrak yalanlar

ve yoksulluğunuzun üzerini örttüğünüz

pırıltılı kahkahanız kadar

bana kendinizden bahsetmeyi bırakın bayım

çünkü çok iyi biliyorum ki

düşleriniz bile orospu sarısı

      - ki size bir sır vereyim mi bayım

                           zaten tüm kadınlar

                                        sahte ışıltıları

                                                tek bakışta anlarlar -

bana siz olduğunu sandığınız bir ruhu satmayın bayım

ya da kadınların esrik bedenlerine hapsolmuş

eğreti bakışlarınızı

kopyalayıp zihninize yapıştırdığınız hayalleri bırakın

çünkü ben

          yapay düşlerinizi değil

                    çürük dişlerinizi sevmek isterim

ve tüm emeğinizi yeryüzüne savurduktan sonra

bana geldiğiniz kızıl bir gece yarısı

yorgun terinizden öpmek

siz çalışırken soğuya kalmış bi' bardak çayı

tam da dudaklarınızın değdiği yerden

yasak bir hazla içmek

beni kof pırıltılarla kandırmayın bayım

oksijenli suyla sarartılmış sahtelikleri değil

pasaklı fahişelerle

dar kaldırımlı sokak aralarında

yaptığınız pazarlıkları anlatın

küf ve rutubet kokan yalnızlığınızı

ve zifiri rüyalarınızdaki kanlı kavgalarınızı

çünkü ben

          tanrıdan ziyade

                    kirli tırnaklarınıza tapmak isterim

ve bedenimde serserice gezinen

sigaradan sararmış parmaklarınıza

yabani hırıltılarınıza dokunmak

en çok da

vahşi öfkenizi tatmak

siz kibar cümlelerle aldatırken herkesi

ben sadece merak ederim

kusmuğunuzun rengini

ruhunuzun tüm pisliğinizi

ve sarhoş olduğunuzda üzerime saçılacak

yara kabuklarınızın lezzetini

işte tam da bu yüzden bayım

tüm maskelerinizi çıkarın

bütün simleriniz dökülsün

bırakın

bana kendinizi sadece bırakın bayım

sadece kendinizi bana bırakın


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Karambolde kültür sanat

uzun yazın son güzeli kabuğundan çıkamadı, öldü
şimdi tüm kahverengi sehpa üstlerine iz bırakacak fincanlar
umarım kimseden çok büyük ahlar almadın,
üstüne çökecek bulutların ardından
renkli çamaşırların da biyolojik silah diye kayda geçer;
yıkanması beklenmez

Bu çarşaf yeterince uzun birleştirmek gerekmez.
sıkılırsan fotoğrafı hatırla hani şu mahçup,
olumsuzluk eki gibi yanında durduğum.
Yıldız yeni kaydı henüz soğumamıştır uzanma

Bu gece ay gibi üzerine yansıyacağım
Suyunu evcilleştir, kudurma.
Bu duvara yazı yazmak yasak değil, günahtır
dün adaya at geldi, murattır.

Seyir halinde oturabilmek


sinop’tan saatte 87 km hızla batıya doğru yola çıkan 91 model, 
lacivert kartal’ın sol arka tekerleğinin titreşimini içimde hissettim
uygun bir anı buldum ve başladım ağlamaya, 
herkes kendine en yakın kareli defteri renkli kağıtlarla kapladı
o gün, ilk defa bir okula kaydolmak gibi resmi bir adım atmıştım
komşular hep bir ağızdan slogan attılar.
oy birliği ile apartman yöneticisi seçilmiş gibi gururluydu annem,
üstünden geçen kuşun, ağzında bir kulak çubuğu vardı.
abim askerden dönüyordu ve terlik almıştık.
salonun halılarını cami avlusunda yıkayıp
villa inşaatlarına karşı bir manifesto olarak
bahçe duvarlarına asmıştık.
tüm trafik polisleri maaşlarından şikayet  ediyordu
ben bagajdaydım.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

mart 2013

var-oluş varoştu. her şeyi sonradan gördük
kanuna karşı gelmekten bahsedeceksek hepimiz,
insan doğup yalnız öldük.
her şeyin bir müşterisi varken yalnız nefes almak ücretsizdi
bu sebeple teker teker sigaraya başladık.
hedeflerin bu kadar kolay ulaşılabilir olması bize dehşet veriyor,
hepimizi çılgına çeviriyordu.
mütemadiyen susuyorduk,
duşakabinlerde ağlıyorduk.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

ben ruhi bey nasılım

merhabayın,

bendeniz ruhi sizinle daha önce tanışmıştık yanılmıyorsam (ben genelde yanılırım biraz )
şehrin sokaklarında sayısız kez gördüğünüz yada görmediğiniz ama her hâlukârda tanımadığınız biriyim(ben genelde tanınmazlık sorunsalı yaşarım)
herkes gibi insanım biraz biraz sıradan yani (insanın bunu bilmesi üzüntü verici)

ben ruhi bir ara sigarayla çayı çok severdim kronik öğrenciliğimin aktif zamanların'da (hala öğrenciyim de aktif değil)
öğrenciliği bitirdik askerlik iş güç derken bir baktım cigarayı bıraktım artık çayı da kahvaltıdan kahvaltıya alıyorum sonra kahve oralet filan...off yine çok konuştum (ben bazen çok konuşurum evet.)
yine bir sabah resepsiyon da sabahlamaktayım turizm okuduğum günlere lanet olmasın çok güzel zamanlardı ama bu esnek saatler beni öldürecek (turizmden kpss ye sıgınırım)

ben ruhi 8 yaşımdan beri satrançta yenilmediğimi söylemişmiydim...şaşırdınız değil mi (ben şaşırtırım bazen)

ben ruhi kesin cümleler kuramayan şairlerin tedirginliğini severim sonra yağlı karaköy poğaçasını da severim
hayatı boynundan tutup hayalarına tekme atan şairleri de pek severim ve tüp çokokremi(dikkat viral var)

ben ruhi günlüğümü yazsam çok sıkılırsınız diye yazmayan ruhi (sıkıcıyımdır biraz)
şimdi gidiyorum -ki gitmek çok esaslı bir eylem ki ben en çok eve gidiyorum(ne acı değil mi/gidemiyoruz bile)

ben ruhi metrobüsle ciddi düşünüyoruz...




 

4 Temmuz 2013 Perşembe

the fall

Pencere kenarında blues çiçekleri
Ansiklopedilerde bulunmayan yerlerden sesleniyorum sana
Çünkü arka sokakların haritası olmaz
Bu kadar cakaya gerek yok
Çünkü güzelim
Anadolu bizim göğsümüzde
Bak tenim toprak
Bak kaşım yarık
Bak bu akan
Bu akan var ya bu akan
Bu neslimizin imzası

Bir pencere kenarında görebilmek seni
Bir takım linç girişimlerinin sonucu olarak doğmak
Ben bir tecavüz çocuğuyum
Ben bir trenden atıldım
Ben Paris'e hiç gitmedim
Onca harf arasından tek birini elime pelesenk ettiler
Oysa biz pazarda bağıran
Boş arsada elimizi kesip
Kan kardeşi olan çocuklar olarak
Bir karar aldık
Artık karşılıksız sevdalara yitirdiğimiz kardeşlerimizin adını vereceğiz
İşte burada
Kimsenin umursamadığı sokağın yanında
Koltuğundan indirilmiş eski bir siyasetçinin meclise baktığı sulu gözlerle oturuyorum
Uzun cümleler kuruyorum
Çünkü hayatımız çok kısa

Bir pencere açıyorum şehrin en kanlı meydanına bakan
Kaldırım taşlarını öpüyorum, çok dostumuz alnında karanfillerle uzandı buraya
Biz de şimdi oturuyoruz
ve kolluk kuvvetleri aşkımıza mani oluyor
Şunca avuç içi
Şunca alın ve göz
Oysa ne çoktuk
Çok ve acemi
Öksürürken sen
Ben kendi gırtlağımı sana verebilmeyi diliyordum

Uzak sınır karakollarında sigara insan etinden pahalıdır
Bilen bilir
Ben neden hatırlamam
Yürüdüm
İnsan yüzü kadar yaşlı toprağı koydum cebime
Tüm sınırlarımı zorluyorum
Çünkü ben bir kadının
Gözleri önünce ağlayabilecek kadar savunmasız kalmayı diliyorum

Şimdi kaburgamdan dünyaya açılan bir pencereden
İzmaritler atıyoruz gelip geçenlerin düşlerine
Ben bir duvarın duygularını anlayabiliyorum mesela
Çünkü ben hiç bir işe yaramayan bir süper kahraman
Ne çok gülüyor
Ne çok soyuluyorum hayat tarafından
Neden gece oluyor biliyor musun?
Çünkü hiç bir gezegen
Soyunamaz
Gün ışığının ortasında
Şimdi çıkar şu halkanı Satürn
Çıkarda
Yatağa girelim
Bizi gezegenlikten çıkaran
Adamdan saymayan onca bilim insanına inat

Çünkü biz
Çirkinliğimiz kadar gerçeğiz

1 Temmuz 2013 Pazartesi

İnanabilirim, gökyüzüne şayet kuşlar rica ederse

Sabır, sabır ve ya Hızır hazretleri 
Yüzünü gördüğüm gün
Bir dine mensup olmak istedim
Çünkü inanmak güzelim
Sevdanın bir kaç koşulsuz şartından
İlk hece

Varşova gettosunda bir basamak olmak istedim
Yüzünü halk ezen
Bundan gurur duymak
Kuşları kafeslere tıkan herkesle
Kavga etmek istedim
Üç silahşörleri gömlek cebime sıkıştırıp
Don Kişot'un atını ödünç almak
Çünkü yeryüzü
Bir atın sırtında
Bir farklı anlam kazanır
Hep yek atsa bile
Ardı ardına
Kaybedilmeyecek anlamlar vardır

*

Yüzünü gördüğüm gün
Bir dine mensup olmak istedim
Çünkü bilirdim ki
Dağlar yalnız kalmasın diye yaratıldı kuşlar
Ve elleri sıkı
Gözünü kan bürümüş adamlardan
Kaçacak
Son yer kaldı
İşte onun adı
Yâr

Şapkalı bir "a" harfi
Bir beyefendi
Kurşun yağmuru altında
Şemsiyesini paylaşacak kadar

Seninle

*

Yüzünü gördüğüm gün
Bir dine mensup olmak istedim
Çünkü bu seri katilleri bile affedecek kadar
Merhamet sahibi olmayı gerektirir
O vakit eş anlamlılık kazanırsın
Enayi deyimleri ile
Bir takım küfürler çarpar sol omuzuma
Sağ omuzum da sen varken
Tüm Alman tankları bile
Kıpırdatamaz beni
Sen hiç merak etme

Başka türlü bir şey
İstemek
İstemek bile pahalı
Ve düşlemek

Yüzünü gördüğüm gün
Bir dine mensup olmak istedim
Çünkü gazoz ağacım
Eylem ki
Durmaktır göğe karşı
Turgut Usta'nın dediği gibi
İnanmak
Bu gülünç halde
Baksana
Onca paralel evren içinde
Düşmüş de dizleri kanayan çocuklar gibi
Bekliyorsak Tanrı'nın elinde tentürdiyot ile gelişini
İnanabilir isem bir dine
İnanırım evelallah
Senin beni sevebileceğine

*

Yüzünü gördüğüm gün
İsa doğdu bu gece
Tarih sayacı sıfırlandı
Buda ikinci hece
Zaman algısını raflara kaldırdı annem
Yüzünü gördüğüm günden sonrası yok bizde

*

30 Haziran 2013 Pazar

İbranice pardon


Başlangıç, Musa'nın elleri 
I


Ah bu yanlış anlaşılmalar
Ve insanlık teorileri
Bir bakıma tren mollaları
Bir yandan Arap şeyhleri
Yazımı zor diye
Dışlanmış bir harf gibi
Eskiden
Çok eskiden
Minnesota’da bir zenci
Olmak gibi
Bir bakıma
Ağzı dolu
Küçük çocukların
Konuşma sancısı
Az gelişmiş
Bir ülkenin
Tanrısı olmak gibi
Bazı hüzünler tanımsız
Acı
Ve halsizlik
Sigarasını dudakları arasına
Almakta olan bir kadın
Hiç bir erkek
Davranmamışsa
Çakmağına
İşte o kadar
Üstü kapalı
Küfürler
Nehrin üstünde
Elimle taşıdığım
Gemiler
Defterimin ara sayfalarına
Yuva kurmuş
O masum kırlangıç
Kızıl ve körpe
Şimdi
İçimde
Yıkık bir doğu bloğu ülkesi
Gururum demirde dövülme
Değil elbette
Kopuk bir zindan ninnisi
Ölüme giden atlar
Hep bir adım fazla mı atar?



II

Ah şu yanlış anlaşılmalar
Yahut hiç anlaşılamayan gazete haberleri
Ölüm
Bir kuşun kanadında gelmez sevgilim
Kırmızı bir kamyonet taşır gazeteleri
Ölümler
Sadece üçüncü sayfa haberi
İki dünya liderinin birbirine değen elleri
Değerlidir gırtlağı kesik bir genç kızdan





III

Ah şu yanlış anlaşılmalar
Ve parodigma
Anlamını bilmediğim kelimelere gömün beni
Onlarla gömün
Sonsuza dek düşüneyim
Toprak açtı ağzını
Yummamalı gözünü
Bir harfi üç kez tekrar edersen
Ağzında çanak antenler açacak sevgilim
Ve sen beni anlayacaksın
Dünyanın tüm dillerinde
Saati bilmem kaç dolardan
Porno kanallarda
Anlayacaksın
Uçsuz bir kıtanın
Son çeyreğinde




IV

Yanlış anlamış bir kuş
Gökte değil
Yerde uçar




V

Yanlış anlaşılmak istemem ama
Benim insanlık korkum var



VI

Hali haysiyetli bir anlaşma bu
Yanağında Lozan elçisi
Kıpırdama
Ben alırım
Sus
Sakin ol
Teninden bir ülkeyi kurtarırım
Alimallah



VII

Özür dilerim Tanrım
Onlara anlatacaktım
Ama

Çok yanlış anlaşıldım




VIII

Anladım
Anlaşılamadım




IX

Bir numara al
Bir kurdele
Ve biraz atların özgürlüğünden al yanına
Meleklere inan
Kuşlara da
Dağın ardına inan
Güneşin her sabah sezaryen ile doğduğuna mesela
İnan bana
Beni sakın yanlı anlama
Ben sadece anladığından emin olmak istiyorum



X

Artık hayatımda anlam aramayacağım

..

29 Haziran 2013 Cumartesi

Cam Küvez

Uykumun en güzel yerindeyim.

Uzun yıllar çok erken uyandım ve artık emekli olduğum için, uykunun en güzel kısmının yıllarca uyandığım saatte yaşandığını biliyorum.

Uyuyorum. Öyle güzel bir düş falan görmüyorum. Sadece tembellik var.

Bir anda -dediğim gibi uykumun en güzel yerinde- kuyruğunu suya o kadar sert vuruyor ki, küvezinin içindeki suyun neredeyse yarısı yatağıma sıçrıyor.

Gözlerimi açıyorum. Gülümseyerek yüzüme sıçrayan su damlacıklarını siliyorum. Yan tarafıma, cam küvezinin olduğu yere dönüyorum. Ve onunla olduğum için bir kere daha şükrediyorum.

Hayatımın neredeyse tamamı askerde geçti. Askeri okullar, kışlalar, operasyonlar. Sonunda sol kolumu kaybettim. Emekli oldum. Daha doğrusu, ben her ne kadar çok sevdiğimi, devam edebileceğimi söylesem de onlar öyle istedikleri için emekli oldum.

Sol kolumla birlikte emeklilik belgelerimi de gömdüm toprağa.

Emeklilik param ile bir rehineci dükkanı açtım.

Kendime bir depo tuttum, ucuz askeri raflar ile doldurdum. Ön tarafa, bankalardaki vezneleri hatırlatan bir bölme yaptırdım.  Soygun ve yangın riskine karşı en hassas alarmlardan kurdurup, veznenin etrafını kurşun geçirmez camlarla kaplattım.

İnternet üzerinden ilk reklamımı verdim;
‘Künye Rehinci dükkanında kıymetli eşyalarınızı teminat olarak rehin bırakıp, borç alabilirsiniz. Birkaç dakika içerisinde elinize nakit para geçiyor. Hızlı ve formalitesiz’

Son yaptığım sayımda hatırladığım kadarıyla yüz parçanın üzerinde rehin eşya vardı.

Ama onu görüp, sonsuza kadar onunla olmak istediğimi anladıktan sonra -ki bu kararı vermem ortalama bir dakika sürmüştü- herşeyi bırakmaya karar verdim.

Hiç evlenmedim.

Yataktan kalkıp, mutfağa gittim. Kahve makinasının tuşuna basıp, buzdolabını açtım. Hala ne yediğini anlayamadığım için dolabı bir sürü farklı şey ile doldurmuştum. Dolaptan biraz yeşillik ve balık çıkarttım. Kasenin içinde ezip, bulamaç haline getirdim.

Kahvemi ve onun için hazırladığım bulamaçı alıp, odaya döndüm.

Rehinci dükkanı işi ilk başta riskli gibi görünüyordu. Ama tek kolu olmayan, 30’larının sonunda olmasına rağmen  oldukça yaşlı ve korkutucu görünen ben,  herkesin kolayca rahatsız edebileceği bir adam değildim.

İlk iki yıl, ufak devlet tacizleri, haraç bağlamaya çalışan yeni yetme mafyaların ve herşeylerini kaybetmiş başarısız adamların göz korkutmak için yaptıkları blöfler dışında neredeyse sorunsuz geçti.

Önce küçük küçük verdiğim borçlar, işlerin yolunda gitmesiyle büyük paralara dönüştü. İyi kazanıyordum fakat dikkat çekmemek için hayatımı değiştirmedim. Ne kadar çok yeni ve gösterişli şey, o kadar gözleri dikerdi üstüne.

Hala sol kolum yoktu.

Odaya girdim. Beni görünce güçlükle kuyruğunu oynattı. Gülümsedim. Dükkanıma bırakılan tablolardan biri geldi aklıma, onun gibi bir sürü denizkızı bir geminin etrafını sarmışlardı. Gemideki denizcilerde hem korkarak, hem de hayranlık ile onlara bakıyorlardı.

Ve şu anda o tablodakilerin hepsinden daha güzel bir denizkızı, odamın ortasında bir cam küvezin içinde yatmaktaydı.

Ne iş yaparsanız yapın, ki yıllarca askerlik ve son üç yıldır rehinci dükkanı sahibi biri olarak söylüyorum, bir yerden sonra sıkılıyorsunuz.

Sıkıldığım ve fazlasıyla yağmurlu bir sabah dükkanımı açtım. O gün sayım yapacağım için kepenkleri içerden kapatıp, sayıma başladım.

Öğlene doğru dükkanın kepenki yumruklanmaya başladı.

Kepenkin arasındaki boşluktan dışarı baktım. Yağan yağmur yüzünden sırılsıklam olmuş iki kısa boylu ve çekik gözlü adam, anlamadığım bir dilde bağırıp, rakibini alaşağı etmeye çalışan boksör gibi kepenki yumrukluyorlardı.

Yanlarında bir tabut duruyordu.

Kepenki kaldırdım. Hızlıca içeri girdiler. Bağırarak, sürekli arkalarını kontrol ederek, yanlarında getirdikleri tahta tabuta vurarak bana birşey anlatmaya çalışıyorlardı. Ben ise boş gözler ile adamları izliyordum.

Adamlardan biraz daha kısa boylu ve biraz daha çekik gözlü olanı bir süre sonra sakinleşerek cüzdanındaki paraları çıkartıp gösterdi.

Sadece eski, tahta bir tabut para etmezdi.

Tabutun içinde ne olduğunu görmem gerektiğini anlamaları için veznenin altındaki levyeyi alıp, dükkanımın ortasında duran tabuta yöneldim. Henüz sakinleşememiş olan diğer adam tabutun önüne atlayıp, beni engellemeye çalıştı.

Cam küveze elimi sokup, sırtından kaldırarak arkasına yaslanmasını sağladım. Hazırladığım bulamaçtan bir kaşık alıp, ona zarar vermemeye çalışarak dudaklarına götürdüm. Ağzını açmadı. Tadını alması için dudaklarına sürdüm. Zor açtığı gözleri ile nefretle baktı elimdeki bulamaça. Nefes alışverişi giderek daha da azalıyordu.

Tabutun içinde olanı görmeden, benden hiç birşey alamazlardı. Adamı kenara itirip, levyeyi tabutun kapağını arasına sokup, bütün gücümle asıldım. Tabutun kapağını tutan paslı çiviler dükkanın zeminine fırladı. Elimdeki levyeyi bırakıp, kapağı ittirdim.

Kasadaki bütün parayı adamlara verdim, dükkandan gönderip, kepenkleri kapattım. Sadece ona bakıyordum, o da tabutun içine  saklanmış cam küvezin içinden gözleriyle beni takip ediyordu.

Tabutun kapağını kapatıp, zorlanarak da olsa dükkanın arka çıkışında duran kamyonetime tabutu yerleştirdim. Onunla olacaktım, sonsuza kadar. Ama bir iz kalmamalıydı. O adamlar, geri gelebilirlerdi, verdiğim para yetmeyebilirdi, onu benden geri almak isterlerse tek başıma yapabileceğim hiç birşey yoktu.

O gece hiç uyumadan gün doğana kadar onu izledim.

Ertesi sabah dükkanımı ateşe verdim. Asker künyemi içeride bıraktım. Yangın bütün binayı kapladı. Benimle birlikte binada yaşayan 7 kişi ve 4 çocukta feci şekilde yanarak can verdi.

Dükkana kurdurduğum alarmlarında dedikleri kadar hassas olmadığını o gün öğrenmiş oldum.

Sebebini çözemedikleri her yangına elektirik kaçağı dediklerini de.

Ve şu anda  ölü bir adam ile ölmek üzere olan bir denizkızı aynı odadaydık. Ben onun için kendimi öldürmüştüm, onunsa beslenmesi gerekiyordu.

Cam küvezin yanında yatağıma oturmuş, günlerdir, belki de haftalardır yaptığım gibi onu izliyordum.

Bir melodi duydum.

Son nefesiyle, bana sesleniyordu.

Cam küvezin yanında oturmuş, günlerdir, belki de haftalardır yaptığım gibi onu izliyordum ve ilk defa sesini duydum.

Beni yanına çağrıyordu. Bilmediğim bir dilde, bilmediğim ezgilerle söylediği bir ilahi ile.

Nakarat şöyleydi:
Kendini beslediğin şeyle, kendinle besle beni.

Elbise dolabımın çekmecelerini karıştırmaya başladım, sol kolumun yerinde olduğu zamanlarda öldürdüğüm insanlardan hatıralar almak için kullandığım bıçağımı aldım. Paslanmıştı ve eskisi kadar keskin olup olmadığını bilmiyordum.

Bıçağı kınından çıkarttım. Avucumun içine alıp, sıkmaya başladım. İlk kan damlası zemine düşerken, küvezinde o kadar hızlı hareket etti ki, bıçağı elimden düşürdüm.

Nakarat şöyleydi:
Kendini beslediğin şeyle, kendinle besle beni.

Kanayan avucumu küvezin içine soktuğumda, ilk defa öptü beni. Dudakları, dişleri, dili, avucumlarımda akan kanın bir damlasını bile kaçırmamak için mücadele ediyordu.

Başım dönmeye başladı.

Kan kırmızı olmuş suyun içinden kafasını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde, bütün yüzü kan içindeydi. Elleriyle yavaşca avucumu dudaklarından ayırdı son bir öpücük verip ve küvezin dışına bıraktı.

Doymuştu ve benim tek seferlik bir ziyafet olmamdansa sürekli bir atıştırmalık olmamı istediğini fark etmiştim.

Güzelliğini sonsuza kadar izlemek istiyordum.

Herşeyin başı ‘empati’ idi.

Ve benim artık onu besleyebilmem için, kendimi beslemem gerekiyordu.

Bir damızlık gibi…


28 Haziran 2013 Cuma

Ben Bir Hikayeciyim

Ben bir hikayeciyim. Hikaye satarım. Geceleri sabahlara kadar garip ve ürpertici öyküler yazar, gündüzleri hurda karavanımla yollarda dolaşıp dinlemeye meraklı insanlara okurum. Hiçbir yere, hiçbir dine, insana, mekana, zamana ve ideaya ait değilim. Ben bir hiçim. Hikayelerimi dinlemek isterseniz buyurun şöyle oturun ve layık gördüğünüz parayı lütfen şapkamın içine koyun. 

Günde 5-6 kez yıllardır ezberlediğim bu cümleleri tekrarlıyorum. Ve hayır. Bundan hiç sıkılmadım. Bu cümleleri yazdığım hikayelerden bile çok seviyorum. 68 model hurda bir karavanım var. Bana ait olan ya da benim ait olduğum tek şey. Aidiyetlerden uzaklaşmak için bile bir şeye ait olmamız gerekliliği ne acı. Aynı zamanda da komik. Yine de az çoktur bana göre. Ne kadar az şeye sahip olursak o kadar özgürüz. Materyaller, mülkler,  fikirler, evler, dinler, aileler hepsi çelikten birer pranga insanoğlunun zihninde. Sahip olduğumuz, benimsediğimiz ve inandığımız kadar yokuz. 

O yüzden hatırlayamadığım kadar uzun zamandır hiçbir yere gitmeyen yollardayım. Üzerimde kirlendikçe benzincilerin tuvaletlerinde yıkayıp kuruttuğum iki eski elbisem, sadece hikayelerimi okurken çıkarıp önüme koyduğum kara bir şapkam ve çıplak ayaklarımla bilinmeyene doğru gidiyorum. Bunlar dışında sahip olduğum tek şey koca bir tomar saman kağıt ve bir sürü kurşun kalem. Kurşun kalemin kağıdın üzerinde ilerlerken çıkardığı cızırtıyı ve ahşap kokusunu seviyorum. Ha bir de hem kalemlerimi açmak, hem de sözde kendimi korumak için kullandığım körelmiş, eski bir çakım var. Tüm sahip olduklarım bunlardan ibaret. O kadar ki bir cinsiyete hapsolmamak uğruna  rahmimi bile aldırdım. Ama yazdığım hikayeler sayesinde kendimi koskocaman bir dünyayı avucumun içinde tutuyor gibi hissediyorum ve bu duygu gerçekten muhteşem. Dediğim gibi ben sadece bir hikayeciyim ve hikaye yazmak için kendime bile ihtiyacım yok. 


Önceki gece devasa bir böceği kesip iç organlarını pişirip yaptığı sandviçi yerken aynı şekilde işlenmiş bir cinayete tanık olan bir adamla ilgili bir hikaye yazdım ve aslında bir kurgu değildi, 'adam' kısmı hariç hepsi doğruydu ve oldukça boktan bir hikayeydi. Ama dinleyicilerim bunu çok fantastik ve sıra dışı buldular ve bu sayede dün geceki hikayemi, yani kendi hikayemi bir şişe mis gibi köpek öldüren sayesinde yazabildim. Bazen hayat çok güzel olabiliyor. 

Bir önceki gece yazdığım hikaye sonsuz yıllar önce, karlı bir kış gecesi bir barda tecavüze uğrayıp ölen bir tanrıçayla ilgiliydi. İnsanlar yazın ortasında ellerinde soğuk içecekler ve kumlu ayaklarıyla böyle dehşet hikayeleri dinlemeye bayılırlar. Ve bu benim zerre kadar umurumda değil. Çünkü ben yazın bu sıcağında dondurucu iklimlerde geçen vahşi, kanlı ve karanlık hikayeler yazmayı seviyorum. Kim ne derse desin, hangi dine, etiğe veya fikre sığınırsa sığınsın insanlar kanı sever. Ana rahmindeyken bile kanla beslendiğimiz içindir belki de. Çünkü kan sıcaktır, ılıktır ve tatlıdır. 

Daha önce de söylemiştim di mi, ben basit bir hikayeciyim; bir saat sonra bile ne olacağını, nerede olacağını, ne yapacağını ve ne yazacağını bilmeyen ve bilmek de istemeyen. İnsanlarla tek bağım kurgularım. Ve dünya bana yazmaya değer vahşi bir hikaye sunmadığı sürece umurumda değil. Yüksek idealler, garip fikirler, sıra dışı eylemlerle onu düzeltmeye, değiştirmeye ve güzelleştirmeye çalışmam. Bence şu an olduğu vahşi, kanlı ve acımasız haliyle çok daha iyi. Ya da diğer bir deyişle ne kadar acı çekersek - ya da kötü kokarsak - o kadar iyi. 

Ben bir hikayeciyim ve kendimi tanımladığım tek kelime bu. Kadın değilim, yazar değilim, yalnız değilim, seyyah değilim, ait değilim. Ben bir hiçim. Yollarda hikayeler biriktirir, onları satar, şarap alıp yeni hikayeler yazar ve sonra yine onları satarak geçinirim. Ve tüm hikayem bundan ibarettir. 

Şimdi, eğer hikayemi beğendiyseniz layık gördüğünüz parayı şapkama bırakın. Yok eğer beğenmediyseniz başka bir yolda ve başka bir hikayede karşılaşmak üzere hoşçakalın...