Sayfalar

27 Haziran 2013 Perşembe

avuç içinde ki portakalın türküsü

Dudağın kenarına yay kurulmuş
Yine kimi vuracaksın
Ve ben ne kadar gamsızım suratına baktıkça
Bundan haberin olmasa da
-Şair burada ne demek istedi-
İşte sana bir belirsiz konu başlığı daha
Sor bakalım şaire
Yada her neyse 
Biliyor muymuş ne demek istediğini?
Oysa ki güzelim
Şiir
Ne demek istediğini bilmemektir 
İnsan konuşur
Der ki şuram ağrıyor, karnım aç yada ölüyüm
Bu ne demek istediğini bilmektir
Oysa sen hiç duydun mu koskoca adamların
İçimde kuşlar var
Ne mutlu blues öptü bizi
Bir köprü var içimde, insanların atlamak için sıraya girdiği
Diye diye
Duymadın, görmedin elbet 
Geç karşılaştık Londra'da 
Yahut başka bir kentte 

Cüssesi büyük adamların
Şiir olmasına izin vermezler 
Reçel sürülmüş ekmek yemezler mesela onlar
Korkamazlar gecelerden 
ve bir kadın gibi tatlı tatlı düş kuramazlar 

Bir kadında küfretmez mesela trafikte 
Yahut bir çocuk bir hayli ciddi aşkını ilan edemez
İşte bunlar hep yazısız yasaklar
Birde öpüşemez
İki kişi
Erkek yahut kadın
Sokak ortasında
Bakarlar

Bakmak ne korkunç bir eylemdir 
-Şair burada ne demek istedi-
Bunu ancak sen bil 
Bu şiiri yazmamak için elim titriyor 
Ve ben
Bir salkım söğüte sarılır gibi 
sarılıyorum sana

23 Haziran 2013 Pazar

fi dönemi mektubu

Tanrı dedi ki
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail elini kana batırdı 

Bir uçurum koydular dünyanın sonuna
Bir düşüş yoktu aslında 
Bir kadının kasıklarında 
Bir tabela koydular
Ve bir dağı dünyanın uç noktası olduğuna inandırdılar 

Bir ağacı üç noktasından mühürleyip
Bulutlara konuşmayı yasak ettiler 

Tanrı dedi ki
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail kitabı araladı

***

Türkçe karakterler kahvesi


Sıradan bir gündü, hüzün ile yıkanmış adamlar doluştuk içeri
İçeride bir demet tiyatro hüznü
Ölü bir gündü
ama bir türlü gömülemiyordu
Çaresizdik 
Üçe çeyrek kala vurdular Söğütözünü
Ben dedim
Kadir’in yakasına yapışıp 
Bağırdım 
Hareket etme sakın 
Ben dedim
Öldürme bir gecekonduyu
Radyoda “hatasız kul olmaz” diyordu Orhan Gencebay
Ve onlarca adam ufacık defterine düşlerini sığdıran ilk okul çocukları gibi
Yazıyorduk kendi kutsal kitabımızı

İlk ders
İncitme
***

21 Haziran 2013 Cuma

Eksen Eğikliği: 6 Ay Gece

Eksen eğildi.

Bir gecede milyonlarca yıllık dünyanın ekseni eğildi.

Yaşadığım ülke karanlıkta kaldı.

Hiç birimiz ne yapacağımızı bilemedik önce. Telaşla öfkeyle, korkarak sarı lamba ışıklarının, floransanların, titrek mum ışıklarının aydınlattığı odalarda konu hakkında tartışıldı.

Jeopolitik konumuzun değişmesi yüzünden önemimizi yitireceğimizi düşünenler oldu. Allah’ın kudreti diyenler oldu. Amerikan - İsrail ortak yapımı bir oyun dendi.

Ben, hiç bir şey demedim.

Devlet, konuyla ilgili hemen bir koordinasyon merkezi oluşturdu.

Sonra yerli bilim ve din insanları, sorunu çözemeyince dünyadan yardım istediler. Araştırma yapmak için dünyanın en başarılı bilim ve din insanlarından kurulu bir ekip geldi.

3 ay geçti. Büyük kavgalar oldu. Bir atom bilimci, Macar bir hahamın kafasında sandalye kırdı. Uyuyakalan Papa’nın asasını çalan bir din bilimci, İsviçreli Muhafızlar Kıtası tarafından yakalanınca linçten zor kurtuldu. Bir Pagan şamanı, aşık olduğu jeolog için voodoo büyüsü yaparken kaldığı otel odasında yangın çıkarttı.

Çıkan yangından 2 hafta sonra bir karar verildi. Kararı Diyanet İşleri Başkanı ile Stephen Hawking birlikte açıkladılar. Papa, asası çalınınca ülkeyi terk etmişti.

Karar: Eksen eğilmişti.

Sebep: Bir yere kadar Allah’ın takdiri, bir yerden sonra uzun bilimsel açıklamalardan ibaretti.

Ve artık 6 ay gece, 6 ay ise gündüzü yaşayacaktık.

Şaşırdık. Bunu yaşayan başka ülkelerde vardı dediler. Ama bir anda olması acayipmiş, onunda üstünde çalışıyorlarmış.

Duruma alışmamız için tüm bunlar yaşanmadan önce şu yaşadığımız durumu yaşayan ülkelerden insanlar davet edildi. Bize yaşam koçluğu yapacaklardı.

Evlerimizi bu duruma göre nasıl dekore etmemiz gerektiğine dair bir kitap yazdı gelen bir İsveçli. Yaratıcı fikirlerinden dolayı hükümet tarafından Karanlık Ayları Kontrol Başkanlığı kurdurulup, başına geçirildi.

Sürekli gece olduğu için gündelik işlerimizi yapmanın pratik 5 yolunun tarifi ile ilgili bir kurs programı hazırlayan Greenland’li, devletten gelen iş tekliflerini kabul etmeyip, özel sektörde kalmayı tercih etti ve garajını en iyi arabalarla doldurdu.

Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…

Niktofobisi olan insanlar intihar etmeye başladı.

Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…

Ağaçlar güneş ışıksız kaldı. Eldeki ultraviolet lamba stokları yok denecek kadar sınırlıydı. Onu da zaten zenginler kendi çocuklarının gelişimlerinin doğru devam etmesi için alıp evlerine taktırmışlardı.

Araştırmalarını sürdüren Stephen Hawking ile ülkemizin ünlü medyatik güzellerinden biri arasında aşk haberi çıktı. Magazin dünyası bu haber ile çalkalandı.

Ben ise zorlansam da işe gidiyor, evdeki tüm vakitlerimde de uyuyordum. En önemli ve en zor bulunan şey aydınlatma ürünleriydi. Fabrikalar stok yetiştiremiyor, bu da fiyatlara yansıyordu. O yüzden bir süre sonra gazyağı kullanmaya başladım. Gazyağının kokusu ilk başlarda midemi bulandırsa da artık alışmıştım.

5 ay 29 gündür dünyanın ekseni eğikti.

1 gün sonra güneş doğacaktı.

Güneşin doğuşunun en güzel, daha önce kimsenin adını duymadığı, şehirlerarası otobanın kenarındaki bir köyden izlenebileceğine dair bir haber çıktı, önceden ‘sabah postası’, ‘gündüz neşesi’ gibi isimleri varken şimdi geceye dair isimler taşıyan gazete ve dergilerde.

İnsanlar hemen rezervasyonlarını yaptırdılar güneşin doğuşunu en güzel yerden izlemek için. Güneşin doğacağı sabahın gecesi köye sadece rezervasyonu olanlar alınıyordu.

Ben o gece yalnızca artık geceden korunmak için kapattığım yatak odamın perdelerini açmış, uzandığım yataktan dışarıya bakıyordum.

Açıklanan imsak saati 06:47.

O gün toplam kayan yıldız sayısı 34.

Benim 5 ay 29 gün boyunca gökyüzünde gördüğüm casus uydu sayısı ise 13.

Saat, 06:46. Köy camisinin megafonunun mandalına dokunan imamın nefesi duyuldu köyün içine dağılmış hoparlörlerde..

Herkes ellerini havaya kaldırdı.

Köy camisinin imamı yanında duran ılık sudan büyük bir yudum alıp, boğazını yumuşattı.

Geri sayım başladı.

10.9.8.7.6.5.4.3.2.1.0

Alkışlar, çığlıklar, ıslıklar eşliğinde köy imamı ezana başladı.

Ezan bitti. Alkışlar, çığlıklar, ıslıklar devam etti.

Herkesin yüreği, ruhu ve en önemlisi karanlık yüzünden artık bir kedininki kadar keskin gözleri ufuk çizgisindeydi.

07:03. Ufuk çizgisi kızarmaya başladı.

Herkes yanındakine sarılıyor, gülüyor, ağlıyordu.

Köyden canlı yayın yapan bir kadın muhabir şöyle geçti anonsunu: ‘-Evet, şu anda burada insana dair bütün duygular sel oldu akıyor adeta’.

07:10. Ufuk çizgisi kıpkırmızıydı.

Devlet tarafından hazırlanmış olan havai fişek gösterisi başladı. O özel şafak vakti için yüzlerce havai fişek hazırlanmıştı. Havai fişek ne kadar karanlıkta olsak da medeniyetin simgesiydi. Sırayla atılan fişekler gökyüzünde görsel bir şölen yaratırken, yapılan açıklamada kullanılan fişeklerin kuşlara hiç bir zarar vermediği söylenmişti. Zaten etraftada hiç kuş yoktu.

Atılan fişeklerden gökyüzü özlenen gündüz gibi aydınlıktı. Köydeki insanlar çılgınlar gibi eğlenirken, evlerinde kalanlar böyle bir şöleni kaçırdıkları için üzgündüler.

07:30. Havai fişek gösterisi bitti.

İnsanlar tekrar ufuk çizgisine döndüler. Güneş, titrek vaziyette gökyüzünde kalmaya çalışıyordu. İnsanlar hep bir ağızdan güneşi gaza getirmek için bağırıyordu.

07:47. Güneş göründü. Ama sadece 1 saatliğine.

Dayanamadı. Olmadı. Titrek ışıkları söndü. Birileri tarafında bacaklarından aşağıya çekildi. Hem de 1 dakika gibi bir sürede.

07.49. Köy halkı ve köye dışarıdan gelenler arasında çatışma başladı. Turistler kendilerinin ticari bir komploya kurban gittiğini söylüyorlardı barikat kurarken, elindeki çapa ile turistlerin üzerine koşan köy muhtarının aklında ise ahırdaki hayvanlarını kurtarmaktan başka bir şey yoktu.

07.51. Yaklaşık 2 saat sonra başlayacak bir işim olduğu için – Greenland’li hocadan aldığımız eğitimler sayesinde artık eski formumuzda çalışabiliyorduk- yatak odamın perdesini kapatıp, biraz uyumaya karar verdim.

6.ayın ilk sabahında ülkede şimdiye kadar yaşanmış en büyük iç çatışmalardan biri olmuştu. Devlet olayların içinde kendi olmadığı için rakamları açıkladı. Binlerce kişi ölmüş, yüzlerce dönümlü ekili arazi ateşe verilmiş, ağırlıklı büyükbaş olmak üzere bir sürü hayvan telef olmuştu.

6.ayın ilk sabahında Diyanet İşleri Başkanı bu sefer tek başına bir açıklama yaptı. Yapılan araştırmalarda varılan sonuçlarda sapmalar olduğunu söyledi. Güneşsiz geçen bu zor günlerde hepimizi birlik ve beraberliğe davet etti, ölenlere rahmet, yakınlarına başsağlığı dileyerek konuşmasını bitirdi.


18 Haziran 2013 Salı

k.da son tango

Sıkıntımı hikâye etmeyeceğim adamım. Ellerim tutmuyor sıkıntımdan. Bunları sana anlatmayacağım. Gözlerinin ve ayaklarının ne kadar çirkin olduğunu anlatacağım sana. Ne kadar kötü koktuğunu söyleyeceğim. Burnumu sızlatan o yoğun erkek kokusundan bahsedeceğim. Bir böcek olsam ağzına girmek istemezdim. Keşke bir böcek olsaydım. Ağzında yok oldum. Dişlerinin arasında dolaştım; öyle pisti ki. Anlattıkça dişlerinden diline dilinden boğazına ilerliyorum. Korkarım ki dilimle dilini koparmak, gırtlağından akan kanlarla seni boğmak istiyorum. ve bunu yapamadığımı fark edince göğsünü hatırlıyorum. göğsün... öyle hızlı inip kalkıyordu ki Allah olsan dokunmazdım. Keşke Allah olsaydın. Hele içini çekip bana baktığında yattığım yerde derin bir çukur oluşuyordu. Ben çukurdayken üstümü örtmeliydin. Çünkü gözlerini gözlerimden çekmiyorsan üstümü örtmelisin. Çukurda ve sebdeb uzak kalırım böylece. Beni iyi dinle. Öğrettiklerimi öğren.

Ve hayır, sana hiçbir şeyi hikâye etmeyeceğim. K'den ne kadar tiksinidiğimi anlatacağım. Evet adamım, ben hikâyelerimi dişleri temiz, ayakları güzel ve hatta çoğunlukla tüysüz insanlara anlatırım. Lanet olası bir adamdan kalma kötü bir alışkanlık bu. Temizlere anlatılacak hikâyeleri o öğretmişti bana. Gece yataklarımızda temiz insanlar görmek için... Çok irkindi, yatağında temiz kadınlar...

K. evet, sana K'den bahsedeceğim. Her sokağında kustuğumu biliyor muydun? Bir seferinde kaşımı patlatmıştım kustuktan sonra ağzımın içini öpen bir adam yüzünden. Kanlı, irinli, kusturan hardcore hikâyeler anlatabilirim elbette. Bunlar temiz insanlar için değildir. Kusmuştum ve adam ağzımdan öpmüştü o halde. K' nin sokakları o pis insanlarla doluydu adamım. K' de sabaha kadar sokak köpekleriyle yatmıştım. K' nin sokakları o pis adamları seven sokak köpekleriyle doluydu adamım.
K'nin bütün sokaklarında pantalonlardan ayakkabılara sızan dışkı izleri vardır. O pis kokudan ölmüşümdür. Her sokağında cesedim vardır.

K'den nefret ediyorum adamım. İki sene evvel oradan kaçmıştım. Oradan kaçıp geldiğim ilk günü hi unutmuyorum. Alkol kokusu... Yoktu. Temizdi. Zeki Demirkubuz okkalı bir tokat atmıştı yüzüme. Siktiğimin temiz şehri allahımı şaşırtıyordu. -Bunları hikâye edeceğim adamım, affet.- Allahım şaşmıştı. Varda ve yokta yalnız kalmıştım lan. K'de hiçkimseye, hiçbir kokuşmuş mahluğa tahammülüm yoktu. O siktiğimin şehrinde de duramıyordum. Beterin beteri varmış adamım. Kadınların asla sarhoş olamayacağı bir şehre gittim. Oradan kaçıp. Allah oraya, S.'ye gittiğim için beni bir daha affetmesin. Sarhoş olamayacağım bir şehirde, K'nin bütün pislikleri üzerimde... Anlatmayacağım.

Geçen hafta seni K.'ye çağırdım. K'nin hiçir sokağında seninle yürümemiştim daha evvel. Kafama tüküreyim. Nasıl da pistin. Pislikten geçilmiyordun ve çok çirkindin. K'de seninle raks ederken...

Şimdi ben ne yapacağım? Gün yüzü görmeyeyim.

KozmosKumpanyası

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sonra Shakespeare Dönüp Bana Dedi Ki...

Tek başıma, her şeyi binlerce kilometre uzaklara bırakıp arkama bakmadan kaçtığım o yaz adamın biri Leicester Meydanında başıma bir silah dayadı. Okul, aile, aşk, sistem, hayaller, ideolojiler, vs. gibi saçmalıklarla uğraşmaktan gına gelip deliler gibi yazdığım, ama sadece yazdığım zamanlardı. Londra’nın yakınlarında küçük bir kasabada boktan, yıkık dökük bir pansiyon, geçici bir iş, tek gidiş uçak bileti ve bol boş zaman ayarlamıştım. Sırt çantamı ve cüzdanımı alıp bir gece yarısı yola çıktım.

Ve işte bu kadar kolay oldu her şey. Ve aslında gitmek çok basittir. Buna derin anlamlar, gizemli manalar yüklemeye gerek yok. Sadece uçağa, trene, otobüse binip gidiyorsun işte. O kadar. Duygusal cümleler uydurup kendini ulaşılmaz havalarına sokup cesuru oynamak çok aptalca. Gitmek korkaklıktır çünkü ve ben bunu çok iyi bilecek kadar çok gittim.

Bir süre köpek gezdirmekten,  kahve servis etmekten ve bulaşık yıkamaktan arta kalan zamanlarda sokaklarda aylak aylak dolaştım. Evim sırtımdaydı. Zaten sahip olduğum tek şey sırt çantamdı. Kafama göre, istediğim yerde, yollarda, parklarda, banklarda, çimlerde oturup yazıyordum, içiyordum, kendi kendime konuşuyordum. Hayat çok güzeldi ve her şey tam da istediğim gibiydi. Her şeyin tam da istediğiniz gibi olduğu zamanlar çok boktandır aslında çünkü kaybedeceğiniz çok şey vardır. Ama bu o zamanlar çok da umurumda değildi.

Geceleri Leicester Meydanı’nda takılıyordum. Nedense o küçük, basit meydanı Londra’nın diğer bütün şatafatlı, devasa ve görgüsüz meydanlarından daha çok seviyordum. Ucuz bir şişe şarap alıyor, meydanın yanındaki parkta oturuyor ve yazmaktan sıkılana kadar yazıyordum. Son treni yakalayıp pansiyona dönüyor, ertesi gün öğlene kadar bulaşık yıkayıp, garsonluk yapıp, köpek gezdirip yeterince şarap ve doyacak kadar yemek parası kazandıktan sonra yine meydana geri dönüyordum. Dediğim gibi hayat gerçekten de çok güzeldi ve tek bir şeyi bile sorgulamadan sonsuza dek bu şekilde yaşayabilirdim. İhtiyacım olan tek şey kalem, kağıt, şarap ve zamandı ve hepsi de bende fazlasıyla vardı.

Meydanda bir Shakespeare heykeli vardı. ‘Böyle Shakespeare mi olur lan?’ dedirtecek kadar kötü bir heykeldi. Sağ elini çenesine dayayan Shakespeare diğer eliyle ‘Karanlık yok ama cehalet var’ yazılı mermer bir kağıdı gösteriyordu ve bu anlamsız görüntü bana adamın solak olduğundan başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Ancak onun tam altındaki, başında tüylü kırmızı şapkası, altında siyah dar pantolonu, sırtında siyah pelerini ve elinde kırmızı güllerle ki güller midemi bulandırır; özellikle kırmızı olanlar, bütün gün garip bir ortaçağ İngilizcesiyle Shakespeare’den soneler okuyan orta yaşlı adam Shakespeare’e on basardı. Durup dinleyenlere de elindeki güllerden veriyordu ve sırf bu yüzden etrafında birkaç tur atıyor, yürüyerek onu biraz dinledikten sonra az ilerde parkın köşesinde istisnasız her gece esrar çeken hırpani evsizlerin az ilerisindeki ağacın altına oturup boktan öyküler yazıyordum. Evet. Hayat o günlerde gerçekten de çok güzeldi.


Bir gece treni kaçırdım. Her zaman içtiğimden bir şişe fazla şarap içmiştim ve yazmaya çalıştığım berbat öyküden, dolayısıyla da kendimden nefret etmiştim. Böylece, zaten hayatta hiçbir zaman saatim olmadığından zaman kavramımı kolayca yitirdim ve istasyona vardığımda tren çoktan gitmişti. Böyle durumlarda bir katilin soğukkanlılığını taşırım. Bir sonraki trenin saatine baktım. Sabah 6.50. Londra’da, sokakta geçirmem gereken neredeyse 5 saat ve cebimde sadece 30 pound vardı. İstasyondan çıktığım anda aklıma Leicester Meydanında, parkın kenarında takılan evsizler geldi. En iyisi oraya gitmekti. Zaten o meydan benim de evimdi ve bana göre bir yeri eviniz gibi hissetmeniz için çatıya, duvarlara ve uyduruk eşyalara ihtiyacınız yoktur. Dahası, bütün gün onların yanı başında oturduğumdan seslerini, adlarını, hikayelerinin ayrıntılarını biliyordum ve gidip onlarla biraz daha şarap - ve belki de- cigaralık içebilir, sohbet edip eğlenceli bir gece geçirebilirdim.

Altıncı sigaramı söndürdüğüm anda meydana varmıştım ve takım tam tekmil eksiksiz hatta fazlasıyla oradaydı çünkü yanlarında pelerinli Shakespeare de vardı. Bu sefer elinde güller yoktu ve bu gerçekten de içimi rahatlatmıştı. Dört kişi yuvarlak halde benim ağacımın altına oturmuş ellerindeki cigarayı döndürüp sohbet ediyorlardı. Önce az ileride içki satan dükkâna girdim ve sabahki tren biletimin parasını ayırıp iki şişe ucuz şarap ve biraz tütün aldım. Sonra yanlarına yürüdüm, hiçbir şey demeden şarapları ortaya koydum, Shakespeare’in yanına bağdaş kurup oturdum, sigara kağıdımı ve tütünümü çıkarıp sarmaya başladım. Ben sigaramı sarmayı bitirip yakana kadar hiçbiri tek kelime bile etmedi. Ve sonra Shakespeare bana dönüp dedi ki;

'Bir erkeğe yaraşan her şeyi göze alırım; ama daha fazlasını göze almak erkeklik değildir.' Sonra elini uzatıp gözüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına koydu ve başını hafifçe yana eğip hayranlıkla yüzüme bakmaya başladı. O an sanki zaman durmuştu. Çok klişe ve boktan bir tabir belki ama gerçekten de öyleydi. Hiçbiri nefes bile almıyordu ve sanki ben uzaydan, denizaltından ya da ıssız bir adadan gelen acayip bir varlıkmışım gibi tuhaf gözlerle beni inceliyorlardı.

Hepsine tek tek bakıp ‘Macbeth.’ dedim omuzlarımı silkerek. ‘Boş verin. Hayat gelip geçen bir gölgedir. Hadi şarap içelim.’ Sonra o çocuksu, şaşkın hallerine bakıp gülümsedim, ortaya koyduğum şaraplardan birini aldım, çantamdan çıkardığım kurşun kalemle mantarını içeri iterek açtım, bir yudum içtim ve Shakespeare’e uzattım.

İkinci şişe şarap biterken, cigara bilmem kaçıncı kez ortada dönerken ve biz kahkahalarla birbirimizin yaptığı boktan esprilere gülerken çevremizde aniden tuhaf gölgeler belirmeye başladı. Birileri ağaçların arasında dolanıyor, mırıldanıyordu. Ama hiçbiri bunun farkında değildi sanırım çünkü kahkahaları kesilmemişti. Etrafa bakmak için tedirginlikle, birden ayağa kalktığım anda boğazımda bir kol ve şakağımda soğuk bir namlu hissettim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir buzdağı kadar soğukkanlıydım. Sessizliğin içinde serin bir rüzgar esiyor, yapraklar hışırdıyor, boğazımı sıkan adamın nefesi ucuz bira kokuyordu.  Ama bunların hiçbiri umurumda değildi çünkü benim gördüğüm tek şey Shakespeare’in dehşetle parlayan kocaman, siyah gözleriydi.

O an, birden, delicesine cesaretimi topladım. Şakağımdaki namlu sallanıyordu. Adamın eli titriyordu ve bu benim için yeterliydi. Korkmak yerine öfkelenmiştim. Hem de önüme çıkan herkesi gözümü kırpmadan öldürecek kadar. Dişlerimi sıkıp adamın boğazıma dolanan koluna tırnaklarımı geçirdim, gırtlağından hırıltıyla gelen bir ‘aah’ nidasıyla kolunu gevşettiği anda kurtulup arkamı döndüm ve bacaklarının arasına okkalı bir tekme savurduktan sonra silahı tutan eline var gücümle vurdum. Adam yerde iki büklüm kıvranırken eğilip yerden silahı aldım. Buz gibiydi. Adamın korkudan terlemiş alnına dayayıp yalvarmaları eşliğinde bildiğim en iğrenç küfürleri sıraladıktan sonra silahı sırt çantama attım ve gittim.

Dediğim gibi, gitmeye methiye düzmenin aptallık olduğunu bilecek kadar çok gitmiştim ve bu da onlardan biriydi sadece. Trene bindim ve sırt çantamda bir silahla bir daha dönmemek üzere Londra denen berbat şehri ve Shakespeare’i terk ettim. 

İşte her şey aslında bu kadar basitti. Ve hayat o günlerde gerçekten de güzeldi. 




10 Haziran 2013 Pazartesi

Kolpa Anarşik Sayıklamalar

Birini insanlara gösterdiğiniz, diğerini kendinize sakladığınız, bir üçüncüsünün ise farkında bile olmadığınız tüm yüzlerinizi alın ve galaksilerce uzağa gidin.

Satın aldığınız materyallerden aldığınız haz kadar anlamsız anılarınız, taptığınız kağıt parçalarının çokluğuyla ölçülen yaşantılarınız, herkesle paylaşmaya pek meraklı olduğunuz ‘küçük’ mutluluklarınızla birlikte uzaklaşın.

Yüreğiniz kan revan içindeyken oynadığınız gülen yüz maskeli oyunlarınızı, herkesle ve her şeyle dalga geçerek inşa ettiğiniz kişilik hegemonyasını ve çevremde yarattığınız gereksiz gölgelerinizi de alın ve beni fıçımda, yalnız başıma, yalın ayaklarımla bırakıp gidin.

İlişkilerinizin yalancı sureti, aşklarınızın klonlanmış sahteliği, yangın yerine dönmüş idlerinizin üstünü örtmek üzere battaniye olarak kullanmak için süperleştirdiğiniz egolarınız ve bile isteye köleleştirdiğiniz gözü bağlı yaşantılarınız kadar dünyanız. Ve öylesine her şeye sahip olduğunuzu sandınız ki aynılıklar sıranızın dışına taşmış en küçük bir söz kadardı tahammül sınırlarınız. 

En çok da sahip olmayı bir halt sandınız. 


Heyecanla kabul ettiğiniz her felsefe ve şiddetle reddettiğiniz her düşünce kadarsınız.

Kaybedecek çok şey elde etme hırsıyla geçti günleriniz ve aslında bunların size sahip olduğunu anlayamadan taşlarınızı dizdiniz. Sonra özenle hamlelerinizi planladınız ve hevesle oyuna başladınız. Siz mükemmel oyuncular olduğunuzu düşünürken içimden güldüğüm tüm yalanlarınız, birkaç hamle sonrası görünen basit yanılgılarınız, insanları yaftaladığınız sıfatlarınız, çok karmaşık ve farklı yaşamlarınız,  paşa gönüllerinize endeksli alışkanlıklarınız, uymaya çok meraklı olduğunuz toplumsal normlarınız, özenle mubahlaştırdığınız günahlarınız ve sadece ten ve terle sınırlı dokunuşlarınızla beraber yok olun.

Ben bu oyunda yokum. O yüzden uzak durun.

Evet, mızıkçılık yapıyorum. Bu yüzden beni dışlayın. Yazdıklarımı yüzünüzde alaycı tebessümlerle okuyun. Ben konuşurken içinizden kahkahalar atarak dinleyin. Ki böylece beni sevmeyin, hatta benden nefret edin. Ve kolayca kaçıp gidin.

Ben bu oyunu oynamak istemiyorum. Gerektiğinde tüm oyunları bozmaya çalışıyorum ve itiraf ediyorum bunu yaparken çok eğleniyorum. Çünkü ben yaşadığım boktan gezegenden gülünç bir kukla tiyatrosu izliyorum.

Ben aslında en başta kendimi kovuyorum ama yine de önce siz gidin. 

Varlığımı unutun. Etrafımdan yok olun.

Tüketim saçmalıklarınızı, moda bloglarınızı, çarkı döndüren çok değerli yaratılarınızı, diyet saçmalıklarınızı, tarihin kötü bir ekosu olan devasa yapılarınızı, kişisel gelişim zırvalıklarınızı, taptığınız para imparatorluklarını, yalancı görüntülerle özenle süslenmiş aptal kutularınızı da beraberinizde alıp gidin ve benden uzak durun.

Çünkü ben sizinle oynamak istemiyorum.

Ve ben bu oyunda zaten en baştan beri yokum. 


Ali


19 Temmuz 1936 yılında
İspanya’da Franco’nun bizzat katlettiği bir çocuktum aslında
Fransa’da 1968 yılında öğrencilerin fırlattığı kaldırım taşı bir parçamdı sanki
Çok dillerde seslenildide
Hiç birinde dönüpte bakmadım
Ne vakit özgürlük dense
Akla geldim parça parça
Bi vakitler Led Zeppelın diye bağırdım !
Bi vakitler Neşet Ertaş ile ağladım !
Ben yolunu şaşırmış göçmen kuştum
Ben kör olmasına rağmen kızılı görüyordum
Ben Can Yücel’e yolda çarpan adamdım
Hani şu küfür işitse gülen !
Uzun bir bina idim
Ağaçlara imrenen
Bir ağaç idim
Up uzun bir bina için kesilen.
Koştum sanki bir ömür
Koştum sanki buydu ömür
Ara ara aklıma düşer o kasaba
Kanlar içindeki annesine masal okuyan Alfredo
Ben kaçamadım
Gözlerim açık yaşadım
Dehşetin her dakikasını görmek zorundaydım..
Ben köhne bir meyhaneydim
Damarlarında orospular gezen bir meyhane
Koridorlarım kusmuk..
Buna rağmen yaşamakta..
Ben bendim
Benim adım Ali idi
Benim adım çiçekti
Bana seslenme bunlar ile
Sen bana sadece insan de !

kafalarda çiçekler açmış


9 Haziran 2013 Pazar

19/3 (kafam da deli sorular)



bu şehirden gitmem/bu şehirden gitmek fikrine o kadar inanıyorum ki şu sıralar cankurtaran'da bir banka oturup "Bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, " diyen kafavis'i tekrar etmekte bir işe yaramıyor...
"ey şehir sen yoksun" diyorum sultanahmet meydanına çıkarken ezginin günlüğü'ne eşlik edip bu ağaçlar bu evler bu insanlar bu gazeteler fotoğraf çekenler ve hatta turistler hiç biriniz yoksunuz ulan!! bir tek şu gölge de mayışmış kedi diyorum içimden...
git oğlum bu şehirden diyorum tencere ve tava sesinden ve tomalı ağbilerden uzağa... evlerinden güneşi göremeyenler şehrinden git diyorum topraksız ağaçsız çocukların şehrinden...
ne kadar kötü olabilir ki 2 adım toprak için yol refüjlerinde yol kenarlarında piknik yapanlardan ne kadar kötü bir yer olur ki diyorum gideceğin yer

ne dersin sokakların da biber gazı kapsüllerinin olmadığı çocukların güneş göreceği şantiyelere dönmemiş ve halk otobüslerinin halk konservesi olmadığı bir yere gitsek...senin foursquare'den yer bildirimi yapamayacağın benim twit atamayacağım yerlere...

hani böyle kimse de olmasın hani olur bir çocuğumuz olursa bulacağı ilk kalemle duvarları karaladığında ayıplayacak kimseler yani
hani böyle edip cansever'in dediği her şeye yetişilen hiç bir şeye geç kalnmayan yerlere hani onun dediği gibi ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini bir dantel gibi işleyeceğin yerlere

sosyal/sosyal yaşayacağımız yerlerden toprak üstün de çocuk büyüteceğimiz yerlere gitsek kırsak ablukayı hmm ne dersin...?

...ruhi...

-oğlum sahiden bu mektubu vermeyeceksin değil mi daha tanımadığın bir kıza

+bu da mı gol değil?

23 Mayıs 2013 Perşembe

19/2

Hakan'a o soruyu sorduktan sonra 19 gün boyunca günde 19 kere düşündüm acaba o kız beni sever mi?Düşünürken vardığım kanı hakan'a o soruyu sorduğumdan 19 gün sonra yani kasım'ın 19unda saat 19:19 da karşısına çıkacaktım.(çok mu saçma sizce)


bir yanım saçma diyor bir yanım totemdir diyor ikilemlerle başbaşa gün sayıyorum.bir yanım çay içiyor bir yanım oralet.asıl sorun bu olayın saçmalığı değil asıl sorun o saatte şimdilik benden haberi olmayan sevdiceğimin ne yapıyor olacağı...asıl bu sorun beynimin içinde kırsal alanda ki 87 tilkinin birbirine değmeden salvolar atmasına sebep oluyor...o anda neler yapıyor olacağı ile ilgili aklıma gelen sebepler şimdilik şunlar...


1-Hoca'nın son dersi bitirmesini bekliyor
2-Buzdolabında ki küflenmiş salçanın üstündeki küfü çöpe atıyor
3-Zincirlikuyu'dan metrobüse binme maratonuna hazırlanıyor
4-Kulaklığından tom waits dinliyor.(müslüm gürses'de kabulum)
5-beşiktaş sahilinde denizi izliyor.
6-mephisto'da fanzin kurcalıyor.
7-atik valide'den inen sokaktan iniyor.
8-şehrin azizleri'ni izlerken anti depresan içiyor.
9-akraba düğününde halaybaşı
10-mustafa amca'da çay içiyor
11-uyuyor
12-bakkala sepet salmış iki ekmek istiyor

....


ve daha niceleri...

bir tekerliğin 19 kere döndüğünü düşünün işte o an bir tekerlek ayaklarımın ucunda sokağın sonuna doğru 19 kere dönseydi ayaklarının ucuna yuvarlanırdı.
o an 19 azılı katil 19 ar kurşunla herbiri 19 yerimden vursaydı ancak öyle mıhlanırdım yerime.
o an 19 tane aztek yerlisi dünya'nın en büyük 19 metropolüne bırakılmış olsa hepsinin şaşkınlığını size açıklayabilirdim.
o an 19 tane şairin istanbul'a ithaf ettiği dizeleri ona uyarlayabilirdim.
o an o gözlerini gördüğüm ilk an çok şey yapabilirdim ki sepeti salan teyze 'oğlum bana 2 tane ekmek alırmısın' diye bağırmasaydı. 19 gün oradan öyle seni izleyebilirdim...