Dudağın kenarına yay kurulmuş
Yine kimi vuracaksın
Ve ben ne kadar gamsızım suratına baktıkça
Bundan haberin olmasa da
-Şair burada ne demek istedi-
İşte sana bir belirsiz konu başlığı daha
Sor bakalım şaire
Yada her neyse
Biliyor muymuş ne demek istediğini?
Oysa ki güzelim
Şiir
Ne demek istediğini bilmemektir
İnsan konuşur
Der ki şuram ağrıyor, karnım aç yada ölüyüm
Bu ne demek istediğini bilmektir
Oysa sen hiç duydun mu koskoca adamların
İçimde kuşlar var
Ne mutlu blues öptü bizi
Bir köprü var içimde, insanların atlamak için sıraya girdiği
Diye diye
Duymadın, görmedin elbet
Geç karşılaştık Londra'da
Yahut başka bir kentte
Cüssesi büyük adamların
Şiir olmasına izin vermezler
Reçel sürülmüş ekmek yemezler mesela onlar
Korkamazlar gecelerden
ve bir kadın gibi tatlı tatlı düş kuramazlar
Bir kadında küfretmez mesela trafikte
Yahut bir çocuk bir hayli ciddi aşkını ilan edemez
İşte bunlar hep yazısız yasaklar
Birde öpüşemez
İki kişi
Erkek yahut kadın
Sokak ortasında
Bakarlar
Bakmak ne korkunç bir eylemdir
-Şair burada ne demek istedi-
Bunu ancak sen bil
Bu şiiri yazmamak için elim titriyor
Ve ben
Bir salkım söğüte sarılır gibi
sarılıyorum sana
27 Haziran 2013 Perşembe
avuç içinde ki portakalın türküsü
23 Haziran 2013 Pazar
fi dönemi mektubu
Tanrı dedi ki
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail elini kana batırdı
Bir uçurum koydular dünyanın sonuna
Bir düşüş yoktu aslında
Bir kadının kasıklarında
Bir tabela koydular
Ve bir dağı dünyanın uç noktası olduğuna inandırdılar
Bir ağacı üç noktasından mühürleyip
Bulutlara konuşmayı yasak ettiler
Tanrı dedi ki
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail kitabı araladı
***
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail elini kana batırdı
Bir uçurum koydular dünyanın sonuna
Bir düşüş yoktu aslında
Bir kadının kasıklarında
Bir tabela koydular
Ve bir dağı dünyanın uç noktası olduğuna inandırdılar
Bir ağacı üç noktasından mühürleyip
Bulutlara konuşmayı yasak ettiler
Tanrı dedi ki
Tüm çiçekler güzel olmalı
ve Azrail kitabı araladı
***
Türkçe karakterler kahvesi
Sıradan bir gündü, hüzün ile yıkanmış adamlar doluştuk içeri
İçeride bir demet tiyatro hüznü
Ölü bir gündü
ama bir türlü gömülemiyordu
Çaresizdik
Üçe çeyrek kala vurdular Söğütözünü
Ben dedim
Kadir’in yakasına yapışıp
Bağırdım
Hareket etme sakın
Ben dedim
Öldürme bir gecekonduyu
Radyoda “hatasız kul olmaz” diyordu Orhan Gencebay
Ve onlarca adam ufacık defterine düşlerini sığdıran ilk okul çocukları gibi
Yazıyorduk kendi kutsal kitabımızı
İlk ders
İncitme
***
İçeride bir demet tiyatro hüznü
Ölü bir gündü
ama bir türlü gömülemiyordu
Çaresizdik
Üçe çeyrek kala vurdular Söğütözünü
Ben dedim
Kadir’in yakasına yapışıp
Bağırdım
Hareket etme sakın
Ben dedim
Öldürme bir gecekonduyu
Radyoda “hatasız kul olmaz” diyordu Orhan Gencebay
Ve onlarca adam ufacık defterine düşlerini sığdıran ilk okul çocukları gibi
Yazıyorduk kendi kutsal kitabımızı
İlk ders
İncitme
***
21 Haziran 2013 Cuma
Eksen Eğikliği: 6 Ay Gece
Eksen
eğildi.
Bir gecede milyonlarca yıllık dünyanın ekseni eğildi.
Yaşadığım ülke karanlıkta kaldı.
Hiç birimiz ne yapacağımızı bilemedik önce. Telaşla öfkeyle, korkarak sarı lamba ışıklarının, floransanların, titrek mum ışıklarının aydınlattığı odalarda konu hakkında tartışıldı.
Jeopolitik konumuzun değişmesi yüzünden önemimizi yitireceğimizi düşünenler oldu. Allah’ın kudreti diyenler oldu. Amerikan - İsrail ortak yapımı bir oyun dendi.
Bir gecede milyonlarca yıllık dünyanın ekseni eğildi.
Yaşadığım ülke karanlıkta kaldı.
Hiç birimiz ne yapacağımızı bilemedik önce. Telaşla öfkeyle, korkarak sarı lamba ışıklarının, floransanların, titrek mum ışıklarının aydınlattığı odalarda konu hakkında tartışıldı.
Jeopolitik konumuzun değişmesi yüzünden önemimizi yitireceğimizi düşünenler oldu. Allah’ın kudreti diyenler oldu. Amerikan - İsrail ortak yapımı bir oyun dendi.
Ben, hiç bir
şey demedim.
Devlet, konuyla ilgili hemen bir koordinasyon merkezi oluşturdu.
Devlet, konuyla ilgili hemen bir koordinasyon merkezi oluşturdu.
Sonra yerli
bilim ve din insanları, sorunu çözemeyince dünyadan yardım istediler. Araştırma
yapmak için dünyanın en başarılı bilim ve din insanlarından kurulu bir ekip
geldi.
3 ay geçti.
Büyük kavgalar oldu. Bir atom bilimci, Macar bir hahamın kafasında sandalye
kırdı. Uyuyakalan Papa’nın asasını çalan bir din bilimci, İsviçreli Muhafızlar
Kıtası tarafından yakalanınca linçten zor kurtuldu. Bir Pagan şamanı, aşık
olduğu jeolog için voodoo büyüsü yaparken kaldığı otel odasında yangın
çıkarttı.
Çıkan
yangından 2 hafta sonra bir karar verildi. Kararı Diyanet İşleri Başkanı ile
Stephen Hawking birlikte açıkladılar. Papa, asası çalınınca ülkeyi terk etmişti.
Karar: Eksen
eğilmişti.
Sebep: Bir yere kadar Allah’ın takdiri, bir yerden sonra uzun bilimsel açıklamalardan ibaretti.
Sebep: Bir yere kadar Allah’ın takdiri, bir yerden sonra uzun bilimsel açıklamalardan ibaretti.
Ve artık 6
ay gece, 6 ay ise gündüzü yaşayacaktık.
Şaşırdık.
Bunu yaşayan başka ülkelerde vardı dediler. Ama bir anda olması acayipmiş,
onunda üstünde çalışıyorlarmış.
Duruma
alışmamız için tüm bunlar yaşanmadan önce şu yaşadığımız durumu yaşayan
ülkelerden insanlar davet edildi. Bize yaşam koçluğu yapacaklardı.
Evlerimizi
bu duruma göre nasıl dekore etmemiz gerektiğine dair bir kitap yazdı gelen bir
İsveçli. Yaratıcı fikirlerinden dolayı hükümet tarafından Karanlık Ayları
Kontrol Başkanlığı kurdurulup, başına geçirildi.
Sürekli gece olduğu için gündelik işlerimizi yapmanın pratik 5 yolunun tarifi ile ilgili bir kurs programı hazırlayan Greenland’li, devletten gelen iş tekliflerini kabul etmeyip, özel sektörde kalmayı tercih etti ve garajını en iyi arabalarla doldurdu.
Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…
Sürekli gece olduğu için gündelik işlerimizi yapmanın pratik 5 yolunun tarifi ile ilgili bir kurs programı hazırlayan Greenland’li, devletten gelen iş tekliflerini kabul etmeyip, özel sektörde kalmayı tercih etti ve garajını en iyi arabalarla doldurdu.
Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…
Niktofobisi
olan insanlar intihar etmeye başladı.
Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…
Geçicek dendi. Ne kadar zor olabilirdi ki…
Ağaçlar
güneş ışıksız kaldı. Eldeki ultraviolet lamba stokları yok denecek kadar
sınırlıydı. Onu da zaten zenginler kendi çocuklarının gelişimlerinin doğru
devam etmesi için alıp evlerine taktırmışlardı.
Araştırmalarını
sürdüren Stephen Hawking ile ülkemizin ünlü medyatik güzellerinden biri
arasında aşk haberi çıktı. Magazin dünyası bu haber ile çalkalandı.
Ben ise zorlansam da işe gidiyor, evdeki tüm vakitlerimde de uyuyordum. En önemli ve en zor bulunan şey aydınlatma ürünleriydi. Fabrikalar stok yetiştiremiyor, bu da fiyatlara yansıyordu. O yüzden bir süre sonra gazyağı kullanmaya başladım. Gazyağının kokusu ilk başlarda midemi bulandırsa da artık alışmıştım.
Ben ise zorlansam da işe gidiyor, evdeki tüm vakitlerimde de uyuyordum. En önemli ve en zor bulunan şey aydınlatma ürünleriydi. Fabrikalar stok yetiştiremiyor, bu da fiyatlara yansıyordu. O yüzden bir süre sonra gazyağı kullanmaya başladım. Gazyağının kokusu ilk başlarda midemi bulandırsa da artık alışmıştım.
5 ay 29
gündür dünyanın ekseni eğikti.
1 gün sonra güneş doğacaktı.
1 gün sonra güneş doğacaktı.
Güneşin
doğuşunun en güzel, daha önce kimsenin adını duymadığı, şehirlerarası otobanın
kenarındaki bir köyden izlenebileceğine dair bir haber çıktı, önceden ‘sabah
postası’, ‘gündüz neşesi’ gibi isimleri varken şimdi geceye dair isimler taşıyan
gazete ve dergilerde.
İnsanlar
hemen rezervasyonlarını yaptırdılar güneşin doğuşunu en güzel yerden izlemek
için. Güneşin doğacağı sabahın gecesi köye sadece rezervasyonu olanlar
alınıyordu.
Ben o gece
yalnızca artık geceden korunmak için kapattığım yatak odamın perdelerini açmış,
uzandığım yataktan dışarıya bakıyordum.
Açıklanan
imsak saati 06:47.
O gün toplam kayan yıldız sayısı 34.
O gün toplam kayan yıldız sayısı 34.
Benim 5 ay
29 gün boyunca gökyüzünde gördüğüm casus uydu sayısı ise 13.
Saat, 06:46.
Köy camisinin megafonunun mandalına dokunan imamın nefesi duyuldu köyün içine
dağılmış hoparlörlerde..
Herkes
ellerini havaya kaldırdı.
Köy
camisinin imamı yanında duran ılık sudan büyük bir yudum alıp, boğazını
yumuşattı.
Geri sayım
başladı.
10.9.8.7.6.5.4.3.2.1.0
Alkışlar,
çığlıklar, ıslıklar eşliğinde köy imamı ezana başladı.
Ezan bitti.
Alkışlar, çığlıklar, ıslıklar devam etti.
Herkesin
yüreği, ruhu ve en önemlisi karanlık yüzünden artık bir kedininki kadar keskin
gözleri ufuk çizgisindeydi.
07:03. Ufuk
çizgisi kızarmaya başladı.
Herkes
yanındakine sarılıyor, gülüyor, ağlıyordu.
Köyden canlı yayın yapan bir kadın muhabir şöyle geçti anonsunu: ‘-Evet, şu anda burada insana dair bütün duygular sel oldu akıyor adeta’.
Köyden canlı yayın yapan bir kadın muhabir şöyle geçti anonsunu: ‘-Evet, şu anda burada insana dair bütün duygular sel oldu akıyor adeta’.
07:10. Ufuk
çizgisi kıpkırmızıydı.
Devlet
tarafından hazırlanmış olan havai fişek gösterisi başladı. O özel şafak vakti
için yüzlerce havai fişek hazırlanmıştı. Havai fişek ne kadar karanlıkta
olsak da medeniyetin simgesiydi. Sırayla atılan fişekler gökyüzünde görsel bir
şölen yaratırken, yapılan açıklamada kullanılan fişeklerin kuşlara hiç bir zarar
vermediği söylenmişti. Zaten etraftada hiç kuş yoktu.
Atılan
fişeklerden gökyüzü özlenen gündüz gibi aydınlıktı. Köydeki insanlar çılgınlar
gibi eğlenirken, evlerinde kalanlar böyle bir şöleni kaçırdıkları için
üzgündüler.
07:30. Havai
fişek gösterisi bitti.
İnsanlar
tekrar ufuk çizgisine döndüler. Güneş, titrek vaziyette gökyüzünde kalmaya
çalışıyordu. İnsanlar hep bir ağızdan güneşi gaza getirmek için bağırıyordu.
07:47. Güneş
göründü. Ama sadece 1 saatliğine.
Dayanamadı.
Olmadı. Titrek ışıkları söndü. Birileri tarafında bacaklarından aşağıya
çekildi. Hem de 1 dakika gibi bir sürede.
07.49. Köy
halkı ve köye dışarıdan gelenler arasında çatışma başladı. Turistler
kendilerinin ticari bir komploya kurban gittiğini söylüyorlardı barikat
kurarken, elindeki çapa ile turistlerin üzerine koşan köy muhtarının aklında
ise ahırdaki hayvanlarını kurtarmaktan başka bir şey yoktu.
07.51.
Yaklaşık 2 saat sonra başlayacak bir işim olduğu için – Greenland’li hocadan aldığımız
eğitimler sayesinde artık eski formumuzda çalışabiliyorduk- yatak odamın
perdesini kapatıp, biraz uyumaya karar verdim.
6.ayın ilk sabahında ülkede şimdiye kadar yaşanmış en büyük iç çatışmalardan biri olmuştu. Devlet olayların içinde kendi olmadığı için rakamları açıkladı. Binlerce kişi ölmüş, yüzlerce dönümlü ekili arazi ateşe verilmiş, ağırlıklı büyükbaş olmak üzere bir sürü hayvan telef olmuştu.
6.ayın ilk sabahında ülkede şimdiye kadar yaşanmış en büyük iç çatışmalardan biri olmuştu. Devlet olayların içinde kendi olmadığı için rakamları açıkladı. Binlerce kişi ölmüş, yüzlerce dönümlü ekili arazi ateşe verilmiş, ağırlıklı büyükbaş olmak üzere bir sürü hayvan telef olmuştu.
6.ayın ilk
sabahında Diyanet İşleri Başkanı bu sefer tek başına bir açıklama yaptı.
Yapılan araştırmalarda varılan sonuçlarda sapmalar olduğunu söyledi. Güneşsiz
geçen bu zor günlerde hepimizi birlik ve beraberliğe davet etti, ölenlere
rahmet, yakınlarına başsağlığı dileyerek konuşmasını bitirdi.
18 Haziran 2013 Salı
k.da son tango
Sıkıntımı hikâye etmeyeceğim adamım. Ellerim tutmuyor sıkıntımdan. Bunları sana anlatmayacağım. Gözlerinin ve ayaklarının ne kadar çirkin olduğunu anlatacağım sana. Ne kadar kötü koktuğunu söyleyeceğim. Burnumu sızlatan o yoğun erkek kokusundan bahsedeceğim. Bir böcek olsam ağzına girmek istemezdim. Keşke bir böcek olsaydım. Ağzında yok oldum. Dişlerinin arasında dolaştım; öyle pisti ki. Anlattıkça dişlerinden diline dilinden boğazına ilerliyorum. Korkarım ki dilimle dilini koparmak, gırtlağından akan kanlarla seni boğmak istiyorum. ve bunu yapamadığımı fark edince göğsünü hatırlıyorum. göğsün... öyle hızlı inip kalkıyordu ki Allah olsan dokunmazdım. Keşke Allah olsaydın. Hele içini çekip bana baktığında yattığım yerde derin bir çukur oluşuyordu. Ben çukurdayken üstümü örtmeliydin. Çünkü gözlerini gözlerimden çekmiyorsan üstümü örtmelisin. Çukurda ve sebdeb uzak kalırım böylece. Beni iyi dinle. Öğrettiklerimi öğren.
Ve hayır, sana hiçbir şeyi hikâye etmeyeceğim. K'den ne kadar tiksinidiğimi anlatacağım. Evet adamım, ben hikâyelerimi dişleri temiz, ayakları güzel ve hatta çoğunlukla tüysüz insanlara anlatırım. Lanet olası bir adamdan kalma kötü bir alışkanlık bu. Temizlere anlatılacak hikâyeleri o öğretmişti bana. Gece yataklarımızda temiz insanlar görmek için... Çok irkindi, yatağında temiz kadınlar...
K. evet, sana K'den bahsedeceğim. Her sokağında kustuğumu biliyor muydun? Bir seferinde kaşımı patlatmıştım kustuktan sonra ağzımın içini öpen bir adam yüzünden. Kanlı, irinli, kusturan hardcore hikâyeler anlatabilirim elbette. Bunlar temiz insanlar için değildir. Kusmuştum ve adam ağzımdan öpmüştü o halde. K' nin sokakları o pis insanlarla doluydu adamım. K' de sabaha kadar sokak köpekleriyle yatmıştım. K' nin sokakları o pis adamları seven sokak köpekleriyle doluydu adamım.
K'nin bütün sokaklarında pantalonlardan ayakkabılara sızan dışkı izleri vardır. O pis kokudan ölmüşümdür. Her sokağında cesedim vardır.
K'den nefret ediyorum adamım. İki sene evvel oradan kaçmıştım. Oradan kaçıp geldiğim ilk günü hi unutmuyorum. Alkol kokusu... Yoktu. Temizdi. Zeki Demirkubuz okkalı bir tokat atmıştı yüzüme. Siktiğimin temiz şehri allahımı şaşırtıyordu. -Bunları hikâye edeceğim adamım, affet.- Allahım şaşmıştı. Varda ve yokta yalnız kalmıştım lan. K'de hiçkimseye, hiçbir kokuşmuş mahluğa tahammülüm yoktu. O siktiğimin şehrinde de duramıyordum. Beterin beteri varmış adamım. Kadınların asla sarhoş olamayacağı bir şehre gittim. Oradan kaçıp. Allah oraya, S.'ye gittiğim için beni bir daha affetmesin. Sarhoş olamayacağım bir şehirde, K'nin bütün pislikleri üzerimde... Anlatmayacağım.
Geçen hafta seni K.'ye çağırdım. K'nin hiçir sokağında seninle yürümemiştim daha evvel. Kafama tüküreyim. Nasıl da pistin. Pislikten geçilmiyordun ve çok çirkindin. K'de seninle raks ederken...
Şimdi ben ne yapacağım? Gün yüzü görmeyeyim.
KozmosKumpanyası
Ve hayır, sana hiçbir şeyi hikâye etmeyeceğim. K'den ne kadar tiksinidiğimi anlatacağım. Evet adamım, ben hikâyelerimi dişleri temiz, ayakları güzel ve hatta çoğunlukla tüysüz insanlara anlatırım. Lanet olası bir adamdan kalma kötü bir alışkanlık bu. Temizlere anlatılacak hikâyeleri o öğretmişti bana. Gece yataklarımızda temiz insanlar görmek için... Çok irkindi, yatağında temiz kadınlar...
K. evet, sana K'den bahsedeceğim. Her sokağında kustuğumu biliyor muydun? Bir seferinde kaşımı patlatmıştım kustuktan sonra ağzımın içini öpen bir adam yüzünden. Kanlı, irinli, kusturan hardcore hikâyeler anlatabilirim elbette. Bunlar temiz insanlar için değildir. Kusmuştum ve adam ağzımdan öpmüştü o halde. K' nin sokakları o pis insanlarla doluydu adamım. K' de sabaha kadar sokak köpekleriyle yatmıştım. K' nin sokakları o pis adamları seven sokak köpekleriyle doluydu adamım.
K'nin bütün sokaklarında pantalonlardan ayakkabılara sızan dışkı izleri vardır. O pis kokudan ölmüşümdür. Her sokağında cesedim vardır.
K'den nefret ediyorum adamım. İki sene evvel oradan kaçmıştım. Oradan kaçıp geldiğim ilk günü hi unutmuyorum. Alkol kokusu... Yoktu. Temizdi. Zeki Demirkubuz okkalı bir tokat atmıştı yüzüme. Siktiğimin temiz şehri allahımı şaşırtıyordu. -Bunları hikâye edeceğim adamım, affet.- Allahım şaşmıştı. Varda ve yokta yalnız kalmıştım lan. K'de hiçkimseye, hiçbir kokuşmuş mahluğa tahammülüm yoktu. O siktiğimin şehrinde de duramıyordum. Beterin beteri varmış adamım. Kadınların asla sarhoş olamayacağı bir şehre gittim. Oradan kaçıp. Allah oraya, S.'ye gittiğim için beni bir daha affetmesin. Sarhoş olamayacağım bir şehirde, K'nin bütün pislikleri üzerimde... Anlatmayacağım.
Geçen hafta seni K.'ye çağırdım. K'nin hiçir sokağında seninle yürümemiştim daha evvel. Kafama tüküreyim. Nasıl da pistin. Pislikten geçilmiyordun ve çok çirkindin. K'de seninle raks ederken...
Şimdi ben ne yapacağım? Gün yüzü görmeyeyim.
KozmosKumpanyası
17 Haziran 2013 Pazartesi
Sonra Shakespeare Dönüp Bana Dedi Ki...
Tek başıma, her şeyi
binlerce kilometre uzaklara bırakıp arkama bakmadan kaçtığım o yaz adamın biri
Leicester Meydanında başıma bir silah dayadı. Okul, aile, aşk, sistem,
hayaller, ideolojiler, vs. gibi saçmalıklarla uğraşmaktan gına gelip deliler
gibi yazdığım, ama sadece yazdığım zamanlardı. Londra’nın yakınlarında küçük
bir kasabada boktan, yıkık dökük bir pansiyon, geçici bir iş, tek gidiş uçak
bileti ve bol boş zaman ayarlamıştım. Sırt çantamı ve cüzdanımı alıp bir gece
yarısı yola çıktım.
Ve işte bu kadar kolay
oldu her şey. Ve aslında gitmek çok basittir. Buna derin anlamlar, gizemli manalar
yüklemeye gerek yok. Sadece uçağa, trene, otobüse binip gidiyorsun işte. O kadar.
Duygusal cümleler uydurup kendini ulaşılmaz havalarına sokup cesuru oynamak çok
aptalca. Gitmek korkaklıktır çünkü ve ben bunu çok iyi bilecek kadar çok
gittim.
Bir süre köpek
gezdirmekten, kahve servis etmekten ve bulaşık
yıkamaktan arta kalan zamanlarda sokaklarda aylak aylak dolaştım. Evim
sırtımdaydı. Zaten sahip olduğum tek şey sırt çantamdı. Kafama göre, istediğim
yerde, yollarda, parklarda, banklarda, çimlerde oturup yazıyordum, içiyordum,
kendi kendime konuşuyordum. Hayat çok güzeldi ve her şey tam da istediğim
gibiydi. Her şeyin tam da istediğiniz gibi olduğu zamanlar çok boktandır
aslında çünkü kaybedeceğiniz çok şey vardır. Ama bu o zamanlar çok da umurumda
değildi.
Geceleri Leicester
Meydanı’nda takılıyordum. Nedense o küçük, basit meydanı Londra’nın diğer bütün
şatafatlı, devasa ve görgüsüz meydanlarından daha çok seviyordum. Ucuz bir şişe
şarap alıyor, meydanın yanındaki parkta oturuyor ve yazmaktan sıkılana kadar
yazıyordum. Son treni yakalayıp pansiyona dönüyor, ertesi gün öğlene kadar
bulaşık yıkayıp, garsonluk yapıp, köpek gezdirip yeterince şarap ve doyacak
kadar yemek parası kazandıktan sonra yine meydana geri dönüyordum. Dediğim gibi
hayat gerçekten de çok güzeldi ve tek bir şeyi bile sorgulamadan sonsuza dek bu
şekilde yaşayabilirdim. İhtiyacım olan tek şey kalem, kağıt, şarap ve zamandı
ve hepsi de bende fazlasıyla vardı.
Meydanda bir
Shakespeare heykeli vardı. ‘Böyle Shakespeare mi olur lan?’ dedirtecek kadar
kötü bir heykeldi. Sağ elini çenesine dayayan Shakespeare diğer eliyle
‘Karanlık yok ama cehalet var’ yazılı mermer bir kağıdı gösteriyordu ve bu anlamsız
görüntü bana adamın solak olduğundan başka hiçbir şey ifade etmiyordu. Ancak
onun tam altındaki, başında tüylü kırmızı şapkası, altında siyah dar pantolonu,
sırtında siyah pelerini ve elinde kırmızı güllerle ki güller midemi bulandırır;
özellikle kırmızı olanlar, bütün gün garip bir ortaçağ İngilizcesiyle
Shakespeare’den soneler okuyan orta yaşlı adam Shakespeare’e on basardı. Durup
dinleyenlere de elindeki güllerden veriyordu ve sırf bu yüzden etrafında birkaç
tur atıyor, yürüyerek onu biraz dinledikten sonra az ilerde parkın köşesinde
istisnasız her gece esrar çeken hırpani evsizlerin az ilerisindeki ağacın
altına oturup boktan öyküler yazıyordum. Evet. Hayat o günlerde gerçekten de
çok güzeldi.
Bir gece treni
kaçırdım. Her zaman içtiğimden bir şişe fazla şarap içmiştim ve yazmaya
çalıştığım berbat öyküden, dolayısıyla da kendimden nefret etmiştim. Böylece,
zaten hayatta hiçbir zaman saatim olmadığından zaman kavramımı kolayca yitirdim
ve istasyona vardığımda tren çoktan gitmişti. Böyle durumlarda bir katilin
soğukkanlılığını taşırım. Bir sonraki trenin saatine baktım. Sabah 6.50. Londra’da,
sokakta geçirmem gereken neredeyse 5 saat ve cebimde sadece 30 pound vardı.
İstasyondan çıktığım anda aklıma Leicester Meydanında, parkın kenarında takılan
evsizler geldi. En iyisi oraya gitmekti. Zaten o meydan benim de evimdi ve bana
göre bir yeri eviniz gibi hissetmeniz için çatıya, duvarlara ve uyduruk
eşyalara ihtiyacınız yoktur. Dahası, bütün gün onların yanı başında
oturduğumdan seslerini, adlarını, hikayelerinin ayrıntılarını biliyordum ve
gidip onlarla biraz daha şarap - ve belki de- cigaralık içebilir, sohbet edip
eğlenceli bir gece geçirebilirdim.
Altıncı sigaramı söndürdüğüm
anda meydana varmıştım ve takım tam tekmil eksiksiz hatta fazlasıyla oradaydı
çünkü yanlarında pelerinli Shakespeare de vardı. Bu sefer elinde güller yoktu
ve bu gerçekten de içimi rahatlatmıştı. Dört kişi yuvarlak halde benim ağacımın
altına oturmuş ellerindeki cigarayı döndürüp sohbet ediyorlardı. Önce az
ileride içki satan dükkâna girdim ve sabahki tren biletimin parasını ayırıp iki şişe ucuz şarap ve biraz tütün aldım. Sonra yanlarına yürüdüm, hiçbir şey
demeden şarapları ortaya koydum, Shakespeare’in yanına bağdaş kurup oturdum,
sigara kağıdımı ve tütünümü çıkarıp sarmaya başladım. Ben sigaramı sarmayı
bitirip yakana kadar hiçbiri tek kelime bile etmedi. Ve sonra Shakespeare bana
dönüp dedi ki;
'Bir erkeğe yaraşan her şeyi göze alırım; ama daha fazlasını göze almak erkeklik değildir.' Sonra elini uzatıp gözüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına koydu ve başını hafifçe yana eğip hayranlıkla yüzüme bakmaya başladı. O an sanki zaman durmuştu. Çok klişe ve boktan bir tabir belki ama gerçekten de öyleydi. Hiçbiri nefes bile almıyordu ve sanki ben uzaydan, denizaltından ya da ıssız bir adadan gelen acayip bir varlıkmışım gibi tuhaf gözlerle beni inceliyorlardı.
Hepsine tek tek bakıp ‘Macbeth.’ dedim omuzlarımı silkerek. ‘Boş verin. Hayat gelip geçen bir gölgedir. Hadi
şarap içelim.’ Sonra o çocuksu, şaşkın hallerine bakıp gülümsedim, ortaya
koyduğum şaraplardan birini aldım, çantamdan çıkardığım kurşun kalemle mantarını
içeri iterek açtım, bir yudum içtim ve Shakespeare’e uzattım.
İkinci şişe şarap biterken, cigara bilmem kaçıncı kez ortada dönerken ve
biz kahkahalarla birbirimizin yaptığı boktan esprilere gülerken çevremizde aniden
tuhaf gölgeler belirmeye başladı. Birileri ağaçların arasında dolanıyor,
mırıldanıyordu. Ama hiçbiri bunun farkında değildi sanırım çünkü kahkahaları
kesilmemişti. Etrafa bakmak için tedirginlikle, birden ayağa kalktığım anda
boğazımda bir kol ve şakağımda soğuk bir namlu hissettim. Gözlerimi kapatıp derin
bir nefes aldım. Nasıl oldu bilmiyorum ama bir buzdağı kadar soğukkanlıydım.
Sessizliğin içinde serin bir rüzgar esiyor, yapraklar hışırdıyor, boğazımı
sıkan adamın nefesi ucuz bira kokuyordu. Ama bunların hiçbiri umurumda değildi çünkü
benim gördüğüm tek şey Shakespeare’in dehşetle parlayan kocaman, siyah
gözleriydi.
O an, birden, delicesine cesaretimi topladım. Şakağımdaki namlu
sallanıyordu. Adamın eli titriyordu ve bu benim için yeterliydi. Korkmak yerine
öfkelenmiştim. Hem de önüme çıkan herkesi gözümü kırpmadan öldürecek kadar. Dişlerimi sıkıp
adamın boğazıma dolanan koluna tırnaklarımı geçirdim, gırtlağından hırıltıyla gelen bir
‘aah’ nidasıyla kolunu gevşettiği anda kurtulup arkamı döndüm ve bacaklarının
arasına okkalı bir tekme savurduktan sonra silahı tutan eline var gücümle vurdum. Adam yerde
iki büklüm kıvranırken eğilip yerden silahı aldım. Buz gibiydi. Adamın korkudan
terlemiş alnına dayayıp yalvarmaları eşliğinde bildiğim en iğrenç küfürleri
sıraladıktan sonra silahı sırt çantama attım ve gittim.
İşte her şey aslında bu kadar basitti. Ve hayat o günlerde gerçekten de güzeldi.
10 Haziran 2013 Pazartesi
Kolpa Anarşik Sayıklamalar
Birini insanlara
gösterdiğiniz, diğerini kendinize sakladığınız, bir üçüncüsünün ise farkında
bile olmadığınız tüm yüzlerinizi alın ve galaksilerce uzağa gidin.
Satın aldığınız
materyallerden aldığınız haz kadar anlamsız anılarınız, taptığınız kağıt
parçalarının çokluğuyla ölçülen yaşantılarınız, herkesle paylaşmaya pek meraklı
olduğunuz ‘küçük’ mutluluklarınızla birlikte uzaklaşın.
Yüreğiniz kan revan
içindeyken oynadığınız gülen yüz maskeli oyunlarınızı, herkesle ve her şeyle
dalga geçerek inşa ettiğiniz kişilik hegemonyasını ve çevremde yarattığınız
gereksiz gölgelerinizi de alın ve beni fıçımda, yalnız başıma, yalın
ayaklarımla bırakıp gidin.
İlişkilerinizin yalancı
sureti, aşklarınızın klonlanmış sahteliği, yangın yerine dönmüş idlerinizin
üstünü örtmek üzere battaniye olarak kullanmak için süperleştirdiğiniz
egolarınız ve bile isteye köleleştirdiğiniz gözü bağlı yaşantılarınız kadar
dünyanız. Ve öylesine her şeye sahip olduğunuzu sandınız ki aynılıklar sıranızın
dışına taşmış en küçük bir söz kadardı tahammül sınırlarınız.
En çok da sahip olmayı bir halt sandınız.
En çok da sahip olmayı bir halt sandınız.
Heyecanla kabul
ettiğiniz her felsefe ve şiddetle reddettiğiniz her düşünce kadarsınız.
Kaybedecek çok şey elde
etme hırsıyla geçti günleriniz ve aslında bunların size sahip olduğunu anlayamadan
taşlarınızı dizdiniz. Sonra özenle hamlelerinizi planladınız ve hevesle oyuna
başladınız. Siz mükemmel oyuncular olduğunuzu düşünürken içimden güldüğüm tüm
yalanlarınız, birkaç hamle sonrası görünen basit yanılgılarınız, insanları
yaftaladığınız sıfatlarınız, çok karmaşık ve farklı yaşamlarınız, paşa gönüllerinize endeksli alışkanlıklarınız, uymaya
çok meraklı olduğunuz toplumsal normlarınız, özenle mubahlaştırdığınız
günahlarınız ve sadece ten ve terle sınırlı dokunuşlarınızla beraber yok olun.
Ben bu oyunda yokum. O
yüzden uzak durun.
Evet, mızıkçılık
yapıyorum. Bu yüzden beni dışlayın. Yazdıklarımı yüzünüzde alaycı tebessümlerle okuyun. Ben konuşurken
içinizden kahkahalar atarak dinleyin. Ki böylece beni sevmeyin, hatta benden
nefret edin. Ve kolayca kaçıp gidin.
Ben bu oyunu oynamak
istemiyorum. Gerektiğinde tüm oyunları bozmaya çalışıyorum ve itiraf ediyorum
bunu yaparken çok eğleniyorum. Çünkü ben yaşadığım boktan gezegenden gülünç bir
kukla tiyatrosu izliyorum.
Ben aslında en başta
kendimi kovuyorum ama yine de önce siz gidin.
Varlığımı unutun. Etrafımdan
yok olun.
Tüketim
saçmalıklarınızı, moda bloglarınızı, çarkı döndüren çok değerli yaratılarınızı,
diyet saçmalıklarınızı, tarihin kötü bir ekosu olan devasa yapılarınızı, kişisel gelişim zırvalıklarınızı, taptığınız
para imparatorluklarını, yalancı görüntülerle özenle süslenmiş aptal
kutularınızı da beraberinizde alıp gidin ve benden uzak durun.
Çünkü ben sizinle oynamak
istemiyorum.
Ve ben bu oyunda zaten en
baştan beri yokum.
Ali

19 Temmuz 1936 yılında
İspanya’da Franco’nun bizzat katlettiği bir çocuktum aslında
Fransa’da 1968 yılında öğrencilerin fırlattığı kaldırım taşı bir parçamdı sanki
Çok dillerde seslenildide
Hiç birinde dönüpte bakmadım
Ne vakit özgürlük dense
Akla geldim parça parça
Bi vakitler Led Zeppelın diye bağırdım !
Bi vakitler Neşet Ertaş ile ağladım !
Ben yolunu şaşırmış göçmen kuştum
Ben kör olmasına rağmen kızılı görüyordum
Ben Can Yücel’e yolda çarpan adamdım
Hani şu küfür işitse gülen !
Uzun bir bina idim
Ağaçlara imrenen
Bir ağaç idim
Up uzun bir bina için kesilen.
Koştum sanki bir ömür
Koştum sanki buydu ömür
Ara ara aklıma düşer o kasaba
Kanlar içindeki annesine masal okuyan Alfredo
Ben kaçamadım
Gözlerim açık yaşadım
Dehşetin her dakikasını görmek zorundaydım..
Ben köhne bir meyhaneydim
Damarlarında orospular gezen bir meyhane
Koridorlarım kusmuk..
Buna rağmen yaşamakta..
Ben bendim
Benim adım Ali idi
Benim adım çiçekti
Bana seslenme bunlar ile
Sen bana sadece insan de !
kafalarda çiçekler açmış
9 Haziran 2013 Pazar
19/3 (kafam da deli sorular)

bu şehirden gitmem/bu şehirden gitmek fikrine o kadar inanıyorum ki şu sıralar cankurtaran'da bir banka oturup "Bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, " diyen kafavis'i tekrar etmekte bir işe yaramıyor...
"ey şehir sen yoksun" diyorum sultanahmet meydanına çıkarken ezginin günlüğü'ne eşlik edip bu ağaçlar bu evler bu insanlar bu gazeteler fotoğraf çekenler ve hatta turistler hiç biriniz yoksunuz ulan!! bir tek şu gölge de mayışmış kedi diyorum içimden...
git oğlum bu şehirden diyorum tencere ve tava sesinden ve tomalı ağbilerden uzağa... evlerinden güneşi göremeyenler şehrinden git diyorum topraksız ağaçsız çocukların şehrinden...
ne kadar kötü olabilir ki 2 adım toprak için yol refüjlerinde yol kenarlarında piknik yapanlardan ne kadar kötü bir yer olur ki diyorum gideceğin yer
ne dersin sokakların da biber gazı kapsüllerinin olmadığı çocukların güneş göreceği şantiyelere dönmemiş ve halk otobüslerinin halk konservesi olmadığı bir yere gitsek...senin foursquare'den yer bildirimi yapamayacağın benim twit atamayacağım yerlere...
hani böyle kimse de olmasın hani olur bir çocuğumuz olursa bulacağı ilk kalemle duvarları karaladığında ayıplayacak kimseler yani
hani böyle edip cansever'in dediği her şeye yetişilen hiç bir şeye geç kalnmayan yerlere hani onun dediği gibi ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini bir dantel gibi işleyeceğin yerlere
sosyal/sosyal yaşayacağımız yerlerden toprak üstün de çocuk büyüteceğimiz yerlere gitsek kırsak ablukayı hmm ne dersin...?
...ruhi...
-oğlum sahiden bu mektubu vermeyeceksin değil mi daha tanımadığın bir kıza
+bu da mı gol değil?
23 Mayıs 2013 Perşembe
19/2
Hakan'a o soruyu sorduktan sonra 19 gün boyunca günde 19 kere düşündüm acaba o kız beni sever mi?Düşünürken vardığım kanı hakan'a o soruyu sorduğumdan 19 gün sonra yani kasım'ın 19unda saat 19:19 da karşısına çıkacaktım.(çok mu saçma sizce)
bir yanım saçma diyor bir yanım totemdir diyor ikilemlerle başbaşa gün sayıyorum.bir yanım çay içiyor bir yanım oralet.asıl sorun bu olayın saçmalığı değil asıl sorun o saatte şimdilik benden haberi olmayan sevdiceğimin ne yapıyor olacağı...asıl bu sorun beynimin içinde kırsal alanda ki 87 tilkinin birbirine değmeden salvolar atmasına sebep oluyor...o anda neler yapıyor olacağı ile ilgili aklıma gelen sebepler şimdilik şunlar...
1-Hoca'nın son dersi bitirmesini bekliyor
2-Buzdolabında ki küflenmiş salçanın üstündeki küfü çöpe atıyor
3-Zincirlikuyu'dan metrobüse binme maratonuna hazırlanıyor
4-Kulaklığından tom waits dinliyor.(müslüm gürses'de kabulum)
5-beşiktaş sahilinde denizi izliyor.
6-mephisto'da fanzin kurcalıyor.
7-atik valide'den inen sokaktan iniyor.
8-şehrin azizleri'ni izlerken anti depresan içiyor.
9-akraba düğününde halaybaşı
10-mustafa amca'da çay içiyor
11-uyuyor
12-bakkala sepet salmış iki ekmek istiyor
....
ve daha niceleri...
bir tekerliğin 19 kere döndüğünü düşünün işte o an bir tekerlek ayaklarımın ucunda sokağın sonuna doğru 19 kere dönseydi ayaklarının ucuna yuvarlanırdı.
o an 19 azılı katil 19 ar kurşunla herbiri 19 yerimden vursaydı ancak öyle mıhlanırdım yerime.
o an 19 tane aztek yerlisi dünya'nın en büyük 19 metropolüne bırakılmış olsa hepsinin şaşkınlığını size açıklayabilirdim.
o an 19 tane şairin istanbul'a ithaf ettiği dizeleri ona uyarlayabilirdim.
o an o gözlerini gördüğüm ilk an çok şey yapabilirdim ki sepeti salan teyze 'oğlum bana 2 tane ekmek alırmısın' diye bağırmasaydı. 19 gün oradan öyle seni izleyebilirdim...
bir yanım saçma diyor bir yanım totemdir diyor ikilemlerle başbaşa gün sayıyorum.bir yanım çay içiyor bir yanım oralet.asıl sorun bu olayın saçmalığı değil asıl sorun o saatte şimdilik benden haberi olmayan sevdiceğimin ne yapıyor olacağı...asıl bu sorun beynimin içinde kırsal alanda ki 87 tilkinin birbirine değmeden salvolar atmasına sebep oluyor...o anda neler yapıyor olacağı ile ilgili aklıma gelen sebepler şimdilik şunlar...
1-Hoca'nın son dersi bitirmesini bekliyor
2-Buzdolabında ki küflenmiş salçanın üstündeki küfü çöpe atıyor
3-Zincirlikuyu'dan metrobüse binme maratonuna hazırlanıyor
4-Kulaklığından tom waits dinliyor.(müslüm gürses'de kabulum)
5-beşiktaş sahilinde denizi izliyor.
6-mephisto'da fanzin kurcalıyor.
7-atik valide'den inen sokaktan iniyor.
8-şehrin azizleri'ni izlerken anti depresan içiyor.
9-akraba düğününde halaybaşı
10-mustafa amca'da çay içiyor
11-uyuyor
12-bakkala sepet salmış iki ekmek istiyor
....
ve daha niceleri...
bir tekerliğin 19 kere döndüğünü düşünün işte o an bir tekerlek ayaklarımın ucunda sokağın sonuna doğru 19 kere dönseydi ayaklarının ucuna yuvarlanırdı.
o an 19 azılı katil 19 ar kurşunla herbiri 19 yerimden vursaydı ancak öyle mıhlanırdım yerime.
o an 19 tane aztek yerlisi dünya'nın en büyük 19 metropolüne bırakılmış olsa hepsinin şaşkınlığını size açıklayabilirdim.
o an 19 tane şairin istanbul'a ithaf ettiği dizeleri ona uyarlayabilirdim.
o an o gözlerini gördüğüm ilk an çok şey yapabilirdim ki sepeti salan teyze 'oğlum bana 2 tane ekmek alırmısın' diye bağırmasaydı. 19 gün oradan öyle seni izleyebilirdim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
